layk serisinden çok yüzümü güldüren dünyanın en tatlı kadını tarafından bu kadar beğenilmek oldu. #100HappyDays

oozey mess

Jar Jar Binks Fan Club
No title available
tumblr dot com
occasionally subtle
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Cosmic Funnies
$LAYYYTER
Mike Driver
taylor price

Discoholic 🪩
Xuebing Du
Cosimo Galluzzi
★
almost home
art blog(derogatory)
Misplaced Lens Cap
🩵 avery cochrane 🩵
No title available

No title available

seen from Türkiye

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Argentina

seen from United States
seen from United States

seen from Hong Kong SAR China
seen from United States
seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Norway
seen from Venezuela
seen from Germany
seen from Colombia
seen from Ecuador
@luvisenough-blog
layk serisinden çok yüzümü güldüren dünyanın en tatlı kadını tarafından bu kadar beğenilmek oldu. #100HappyDays
Three Deers Wallpaper by Linn Warm
harikaymış. geyiğin desenlisi <3
Gerçek hayvanlar ile gerçek üstü kareler
mükemmel değil mi?
Katerina Plotnikova muhteşem bir seri yaratmış. Gördüğünüz her hayvanın canı, kalbi, duygusu gözünden vücudunun duruşundan, halinden yayılmıyor mu kareye? ne de güzel yaratıklar bu hayvanlar. insanlardan çok daha saygı duyulası olduklarını düşünüyorum.
Çok hissediyorlar ve insanlar gibi kaos yaratmadan doğalarının onlara sunduğu ile var oluyorlar. Aç gözlülükleri oluyorsa da sadece materyal. Bu bile onlara insanlardan daha çok saygı duymaya yeter.
Kendilerini egemen ilan etmiş bir sürüye rağmen ve onlarla aynı dilde iletişim kuramadıkları halde var olmaya devam ediyorlar. İnsanların tırnak içinde hüküm sürdüğü (sürdüğünü sandığı) ve ona göre darp ettiği dünyada hayatta kalmayı sürdürüyorlar.
O yüzden ben "kedi" ye inanıyorum dermişim şimdi değil mi ama? Kedi diye bütün ülkeyi oyaladıkları hayvan hepsinden daha değerli.
Daha fazlası için Katerina’nın diğer mecralarına da göz atabilirsiniz.
http://www.pinterest.com/porcelainista/photography-katerina-plotnikova/
https://www.facebook.com/katerina.plotnikova/photos
She smell like daisies. touch this image. sign it in your way
Çocuklar gibi şendi
Midemde kelebekler, kucak dolusu teşekkür günü bugün.
Böyle dediğim anda bile başta düşündüklerimin üstüne tonlarca teşekkür sebebi geliyor aklıma. Tuhaf ama diyorum işte şans benimki. İnsanlar böyle dedim mi gülüyor ama evren seviyor beni. O kadar çok teşekkür edecek şeyim var ki şu hayatımda.
Bugün hava 5 derecelerde, Cansen atmosferi ve biyolojisinde hissedilen hali -10 derecelerde seyrederken bizim evden çıkıp sitenin gerçekten dik yokuşunu tırmanmak bile ağırıma gitmedi. İlginçti. O an bir sürü teşekkür ettim işte. Çünkü evrenle aramızda tatlı bir bağ var, aslında herkesin var bence ama farkedebilene görünüyor sanırım bu. Algı meselesi.
Hep yazıyor ve düşünüyorum bunu; baktığın yere göre değişir. Her tür mesele algılarımıza ve dünyaya, bizi çevreleyen alanın tamamına nereden ve nasıl baktığımıza göre değişiyor. Bu da böyle bir şey bence. Evrenle bir bağ kurduğumuz zaman, onunla bütün bir şekilde hareket ettiğimi ve yaşadığım her şeyin bir sebebi olduğunu hissedebiliyorum.
Bu da genel olarak öfkelenmemi, hırçınlaşmamı, sinirlenmemi gerektiren hiç bir şey olmadığını, içinde varolduğum bu akışta herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve bir sebebe hizmet ettiğini görmemi sağlıyor. İşte tam da bu huzurdur.
Zamanlardan bir gün, sevdiğim ve değerli bir arkadaşım bana demişti ki, Cansen hayıflanmaya gerçekten bir gerek yok. Bu hayatta çok istediğin bir şey olmuyorsa bunun ancak iki sebebi olabilir; isteğinin gerçekleşmesi ya sana zarar verecektir ve sen bunu göremiyorsundur, ya da evrenin senin için daha büyük planları vardır. İnandım ben buna.
Ben çoğu şeye inanıyorum aslında. Bir başka değerli insan, her ikisine de (Hüseyin ve Görkem) selam olsun, demişti ki, "ben insanlara inanmayı seçtim Cansen. Hayatı o kadar kolaylaştıran bir şey ki.. Denemelisin." gerçekten öyle. Bir kez deneseniz, siz de görebilirsiniz. Gerçekten düşünce yükümüzün büyük kısmını alıp götüren bir şey. İnsanlar ne diyorsa birebir ona inanmak.
Bunun sebebi belki inanmanın iyiliği, naifliği ve iyileştiriciliğindedir. İnanmak bize tuhaf bir güç sağlamıyor mu sizce de? Bence öyle. Ben inanırım; insana, evrene, kendi varlıklarımızın bir anlamı olduğuna ve bu akış içinde tam da bu sebepten bulunuyor olduğumuza; hatta her bir varlığın temel çabasının var oluşunun amacını bulup, bu amacı gerçekleştirerek özgürleşebileceğine.
Ben amacımı buldum evet kesin bu diyebilecek bir insanoğlu bilmiyorum ben, ama insanlar benim bildiklerimden çok fazla tabii... Belki de vardır. Ben kendi varlığımın amacı hakkında kesin bir bilgiye sahip olmasam da, bir çeşit misyoner olduğumu sanıyorum.
İnsanlar arası duygu, sevgi, mutluluk akışı için çabalayan bir misyonerlik sanki benim görevim. Herkes daha çok hissetsin, daha daha çok sevsin ve sınırsız mutluluklar edinsin istiyorum. En büyük hayalim bu sanıyorum.
Bir film var. http://www.imdb.com/title/tt1481572/
linkten göz atabilirsiniz. Filmografi olarak mükemmel olmasa da, HIMYM serisinin Ted'ine kemikleşmiş sempatimizi de saymazsak, beni cezbeden tarafı ismi ve sloganı olmuştu.
Happy Thank You More Please
"Mutluyum, teşekkür ettim, ve daha da çoğunu istiyorum mümkünse." : Mükemmel değil mi? Baya. Baktığın yere göre değişir diyorum sürekli ya. O kadar doğru geliyor ki kalbime başka türlü diyemiyorum. Bakıp da mutlulukları görmek o kadar da zor olmamalı.
Ne şanslıyım, ne mutlu bana ki; gerçekten mutluyum bu hayatta ve bunun için hayatıma girmiş tonlarca insana teşekkür borçluyum. İyisine, kötüsüne, tatlısına, acısına, tuhafına, komiğine.
Bir anlık bir el seğirmesi ile her birini buraya yazmak istedim ama mümkünü yok gerçekten. Çünkü içinde gittiğimiz bu yolda her temas ettiğimiz insanın hayatımız için bir anlam ifade ettiğine, hayatımızın bir parçası olduğuna inanıyorum. Bununla beraber her birimizin de temas ettiklerimizin hayatlarının bir parçası olduğuna çünkü biz bir bütünüz. Bu evrenin bütününün irili ufaklı parçaları... Ne kadar farklı olursak olalım bu bütünün parçaları olma noktasında birleşiyoruz. Ve bu gerçekten inanılmaz. Enfes bir düzen. Nefis bir birliktelik.
Midemde kelebekler hep bugün çünki, Pazartesi hayatıma yepyeni, hiç bilmediğim güzelliklerle gelecek. Çeşit çeşit insan, çeşit çeşit deneyim yine. Çiçek gibi olacak. Yine mi güzeliz be canım, yine mi çiçek... Serçemize ve Madam Despina'ya, Müzeyyen Abla'ya saygılar eşliğinde buradan dinleyebilirsiniz... http://www.youtube.com/watch?v=ioOGxuUSIo8
Bugün soğuk havada yürürken site içinde, kocaman bir ağaç gördüm. Rengarenkti. Işık ışık. Nefis. Resmi bile var bak.
Mutluluğun resmini çizemedim Abidin abi; ama o an çektim mesela.
Bu benim. İlk fotoğraftaki. Güzel, benim için pek değerli birinin çektiği bir karedir bu. Severim de. Çok belirsizlikler olsa da, bana çok şey anlatan, hissettiren bir fotoğraftır. Ben sigara içmem normalde. Hiç içmedim diyemem. Çok bozuldu mu kafam bazı bazı evet. Ama normalde içmem. Halbuki bu pozun en temel ifadesi sigara içen bir hatun. Değil mi ama...
Duyularımızın bize sağlayabildiği ve zihnimizde yaratabildiği algılar, fikirler ne kadar dar bir perspektife sahip. Hale bakın. Baktığın yere göre değişiyor işte. Ne acaip. Zihnimiz çok basit bir makina gibi çalışıyor bazı zaman. Sana sunulanı alma, kodlama ve onun üzerinden bir fikre varmak kolaylaştıkça, hızlandıkça yüzeyselleşiyoruz. Çünkü kolay.
Ne yazık sadece kolay diye, rahatımıza geliyor diye büyük resmi kaçırmak. Her şeyi basite indirgeyip yargılamak, en düz formuyla düşüncenin, kararlara, fikirlere varmak... Ne yazık şey. Halbuki çok daha fazla açısı, yönü katmanları oluyor olayların. Sorgulamadıkça görmesi zor.
Bülent Ortaçgil'in bir şarkısı var; güzeldir, çok güzel. Bu İş Zor Yonca. diye.http://www.youtube.com/watch?v=k6h6yy3v068
Der ki üstadım,
Bu İş Zor Çok Zor Yonca Çünkü Gülmeyi Unutunca Taş Yüreklerde Kilitli Duygular Kapılar Açılmayınca Bu İş Zor Çok Zor Yonca Çünkü Bizler İstemeyince En Çok Bağıran En Doğru Sayılır İnsanlar İşitmeyince Bu İş Zor Çok Zor Yonca Çünkü İnsanlar Günler Boyunca Hiç Soru Sormadan Durur Bu İş Zor Çok Zor Yonca Çünkü Sevmeyi Bilmeyince Bahar Gelir Farkedilmez Olur İnsanlar Gülmeyince Bu İş Zor Çok Zor Yonca Çünkü Bizler Duymayınca Birinin Eli Herkesin Elinde İnsanlar Umursamayınca Bu İş Zor Yonca Çünkü İnsanlar Yıllar Boyunca Hiç Soru Sormadan Durur
Hepimiz hiç soru sormadan durduğumuz zamanlardayız. Hayat diye isimlendirip sadece maddesel ihtiyaçlarımıza kafa patlatıp, var oluşumuza hiç bir anlam katmayacak hedefler kurduğumuz zaman dilimleri içinde yaş alıyoruz. Kolaylaştırabildiğimiz kadar herşeyi, ucuzlaştırıp, değersizleştirebildiğimiz kadar basite indirgiyoruz. Ama hiç sormuyoruz, neden, ne için, nasıl ve benzeri sorgulamalara girmiyoruz.
Ama en önemlisi hiç sevmiyoruz artık. Sevmenin getirdiği göz parlamalarıyla bakamıyoruz birbirimize. Bu üzücü işte. Yine de ben, seviyorum ulan! İnsanlar beni alt üst, güvenimi yerle bir, kalbimi parça parça etse de. Aptallık belki ama. Hep var bende bu olacak da. Sevmek hiç gitmeyecek benden. Çünkü sevmeyi bilmeyince, bahar gelir farkedilmez olur.
Aşk var. Yeri hala sıcak. Çok uzağa gitmiş olamaz.
Junkie'lerimin önünde saygıyla eğiliyorum.
Hiç fark ettiniz mi? Anlarımız mutlu olmak için çırpınmakla geçiyor. Bir şey yapıyorsak onun için. Bir amaç uğruna çabalıyorsak da bu amacın amacı mutluluğu yakalamak oluyor.
Ne güzel şey. Keşke hep mutlu olsak. Hepimiz. Sevmemek ya da öfkelenmek, hırslanmak için hiç sebebimiz olmazdı o zaman. Bazı zaman her şey tam olmuyor işte.
Çeşit çeşit yollarla arıyoruz mereti. İronik ama fazlaca manevi olan bir şeye ulaşmak için fazlasıyla maddi arayışlardayız. Mesele tamamen algı ile ilgili; ama basit değil bunu içselleştirmek. Algı ve bilgilerimizi bükebildiğimiz, sınırlarını genişletebildiğimiz derecede mutlu olabiliriz.
Mesela ben tatlı yerim. Bayılırım. Tatlı mutlu eder diye bi bilgi var kafamda. Çukulata olsun. Dondurma. Gofret hele de. Makaron olsun veya her şey vanilyalı olabilir. Olur.
Alışveriş de bir seçenek ne kadar yeni şey satın alır, ne kadar daha fazla edinirsen o kadar mutlu olacaksın güya. Sahiplik duygusunun insana verdiği yalancıktan haz.
Bazısı alkol alır örneğin. Kendi zihni içindeki bütün bilgi, yargı ve algılarla baş etmek istemediği için. Alkolün kendi gibi bunları da katılıktan çıkarıp, akışkan, birbirine karışan, netliği azalmış hale getirmesi güç ve rahatlık verir o kişilere. Alkolün zihne sağladığı belirsizlik sebebiyle hiç bir sorumluluk almak gerekmemeye başlar. Bu zihinle hiç bir kesin cevap vermek, belirli yargılara varmak ve bu sebeple kasılmak gerilmek gereksiz olur. Algı, zaman, duygular, paylaşımlar daha rahat, gevşek ve esnek hale gelir. Her şey daha çiçek her şey daha 69 dur.
Böyle bir rahatı tadan kişi kalıplı, keskin, gerçekçi, kozmopolit zihin haline dönüş yaptığı zaman alkol kafasını özler ve buna maddesel olmaktan çok daha fazla duygusal bağ geliştirir. Hep bunu ister hayatında ve yavaş yavaş bağımlısı olur.
Bir de başka bağımlılar var. Madde bağımlıları. Hendrix mesela.
Hayatımda bir sürü bağımlıya denk geldim. Çeşit çeşit junkie tanıdım; ama ben hiç junkie olmadım, olamadım. Arzuları ve kafa yapılarına hayran olmama rağmen korkaklığım, ödlekliğim, belki de hayatı onlardan azıcık daha olduğu haliyle sevebiliyo olduğum için. Tam bilmiyorum.
Ama zihnimi özgürleştirmeme, yargı kalıplarımı kırmama, belirsizliğin tadını almama tonlarca olanak tanımış oldukları ve hayatıma yeni ufuklar kattıkları için her birine teşekkür borçluyum.
Birbirinden güzel zihinler, sınırsız gökyüzünüze beni misafir etmiş olduğunuz için çok çok teşekkür.
"Partilemek niye benlik değil gecesin"den bildiriyorum.
Dün akşam adidasalloriginalsparty http://www.radioadidasoriginals.com/#/all-events/803/adidas-all-originals-party vardı. Hasköy Yün Fabrikası'nda... Saat iki buçuk civarında parti başlayacak, sanatçılar, modacılar, ikonik simalar ortalarda gezinecek, eğlenceli panelvari bir ortamda keyifli zaman geçirilecekti. Gündüz teması buydu, geceye dönerken saat Sam Sparro* http://samsparro.com/ çıkacaktı. Ki kendisi yukarıda göreceğiniz enfes adamdır. Ama bugün kabul ediyorum ki, youtube'dan ya da hollywood vari videokliplerinden kendisini izlemek daha etkileyiciymiş. Niye mi? Detayları aşağıda...
Program ne kadar tatlı gözükse de benim esas amacım 20.00'da sahne alacak Sam Sparro'dan bir iki şarkı duymaktı. Belki de bilinç altımın bunun farkında olup, bana oyunları sonucu evden ancak 7 buçuk gibi çıkabildim.
Mekan iyiydi, etraf güzel... Biz gece boyunca ayaktaydık. Sam çok uzun bir süre sahneye çıkmadı. Gerçekten uzun süre, 8 de çıkması gereken adam sahneye geldiğinde saat 11'di. Kendisini orada ayakta 3 saat bekledim. Çok da sempatik olmayan sarhoş insan görüntülerine denk geldim. Çok yüksek sesle müzikler çaldı ve benzeri. Ama yine de benim Sam'in çıkacağına inancım tamdı. Bu yüzden durdum. Bana "Sam Sparro senin gibi bir seyircisi olduğunu bilse, Hindistan'a gitmiş keşiş bile olmuştu bence. Zaten daha yapacağı bir şey kalmamış buralarda" dediler.
Meğersem Sam ortadan kaybolmuş, bütün program yetkilileri onu arıyormuş. Ben bunu tuvalet ziyaretlerimden birinde yetkili kızlardan birinden öğrendim. Sakin zihinli hatun bana diyorum sakin olun bir yerde rakı içiyordur ya da adana dürüm yemeye gitmiştir diye kimse dinlemiyor dedi. Güzel bakmış değil mi? En azından beni gülümsetti.
3 saat sonunda sahneye çıktı, güzel çaldı. Benim hayalini kurduğum Black and Gold http://www.youtube.com/watch?v=eHuebHTD-lY ve I Wish I Never Met You yu http://www.youtube.com/watch?v=sgeGCrwvkwI ard arda çaldıktan sonra yorgun vücutlarımızda hafif bir sersemlik o çalmaya devam ederken mekandan çıktık. Çıkarken ben yine de "ben şarkılarımı dinledim" diyordum zafer sarhoşu gibi.
1800'ler Fransa'sında sokaklarda inanılmaz güzellikteki balo elbiselerimiz içinde resepsiyondan resepsiyona koşmamız gerekirken, zamanın içindeki bir boşluk ya da kaymadan dolayı yanlışlıkla buraya düştüğümüze inandığım kadına bu yazı.
Bu logoyu tanıdın mı Fişekhanım? Hani bize uyumaya geldiğinde odamda görüp aa bu ne güzelmiş ben bunu bi yerden hatırlıcam sanki.. diye soran bakışların.
Bizim seninle saatlerimizi ve mutluluklarımızı uğruna harcayıp yine sebebini bulamadığımızın sebebini buldum dün gece. Bu logoda saklı işte o. Aklımız almıyor ya nasıl bu kadar da insanların zihinleri, kalpleri öfke kusar, bundan işte. Buldum ben onu buldum.
Biz eşitiz bebeğim. Ve farklıyız evet. Çok da farklıyız birbirimizden ama çok da eşitiz. Birbirimizden daha iyi daha kötü, daha alçak daha yüksek, daha güzel daha çirkin değiliz. Sen, ben. Aslında hiç kimse değil; ama bu benim gözüm. Senin gözün. Duygumuzla bakıp, sevdiğimizden. Severek bakınca başka türlü görmek mümkün değil sana hiç ama hiç bir zararı dokunmamış insanları.
Ama hep böyle olmuyor işte. Hırs diye bir duygu var. Kıyas var. Hayatla ve kendiyle başa çıkamayan insanlar bunu başarabilmek için hırslar ediniyorlar kendilerine. Kıyaslamak en temel davranışlarına dönüşüyor. Kalıp gibi bir anlamda.
Çünkü kendi anlamını bilmez ya da hep yaratamadığını hissedersen o durumda kendini anlamlandırmak için tanımlara,kıyaslara ihtiyaç duyarsın. Bu kıyaslar da tabi "bir diğerinden ne başka" olduğunu getirir. Eşitliği kırar ve farklılığı normal ve zenginleştirici algılamaktansa daha iyi, daha kötü; daha güzel, daha çirkin; daha başarılı daha başarısız oluşlarla tanımlamaya yönlendirir.
Kendi değerini anlamak için, kendini tanımlayamamanın verdiği bilgilerle kıyas yapan ve bunu başkalarını değerlendirip onlara nasıl davranacağını belirlemek için kriter bilen insanlara bu fotoğrafı anlatmak anlamını,bunun ne olduğunu çok mümkün değil evet ama biz bilsek yeter belki de.
Ben biraz olsun huzur buldum bunu açıklayabildiğim için. Ben hiç bir zaman herhangi birinden "daha bir şey" oraya ne sıfat koymak istersen koy, olamadım öyle daha. Ne kadarsak o kadarız zaten değil mi?
Değerimizi tartmanın, ölçmenin, bilmenin yolu başkalarıyla karşılaştırma yapmakla olmuyor sanırım. En azından benim için olmuyor.
Minik kalbimde senin yerin kocaman, unutma olur mu? Gözümün bebek kısmısı.
ya aşk diye bir şey hiç olmasaydı?
olan yeri bulur oraya giderdim.
Bugünün maaş günü olması şerefine düzenlediğim kendimi şımartma alışveriş serilerinin birindeyiz. Hava hafif esintili ama üşümüyorum.
Ne zamandır aklıma takılan bir şey var ki; ben headphone insanı değilim. Evet müziği dinlemesi keyifli oluyor; ama ne kadar stilize olursa olsun benim tarzıma, tavrıma oturmuyor, büyük, eğreti kalıyor, fazla geliyor bir anlamda. Bir kaç ay önce almış olduğum headphone u kullanırken bir takım sıkıntılar yaşıyordum. Baykuş küpelerimi müzik dinlerken çıkarmak zorunda kalmam gibi! Ve baykuş küpelerimi severim.
Bu sebeple bugün iş çıkışı Nişantaşında yürürken D&R a girip kulak içi kulaklık arandım ve itiraf ediyorum sadece markası ve kutusunun rengi görüntüsü alıyorum tamam dedirtti bana oradaki bir çok seçeneğim arasında.
Epey güzel kutunun içinden kendi gibi güzel de bir katalog çıktı. Açıldığı gibi sizi karşılayacak HELLO suna, hele de hemen yan sayfasının orta yerindeki kalp şekline, divane oldum.
Resmen nefis.
Kendisini hemen takıp ev yolunu onunla geldim bile. Bakalım onunla toplu taşıma maceralarımız nasıl olacak.. Gün gelir yine kulaklıktan bildirebilirim.
Sevgilerimle.
Bir mutluluk hikayesi.
Şu Migros'un aklını öpeyim ben. Nasıl da güzel yapmış mutluluk festivalini düşünerek. Teşekkürler Migros. ))
Bugün yine işten çıkıp eve dönerken içimde bir kıpır kıpır his diyorum ki, kesin benim gözümden kaçmış bişeyler vardır o festivalde bir yerlerde. Her an herşeye yüzde yüz açık algılar ve yargılarla bakamıyoruz çünkü. Hatta yüzde on bile iyidir belki.
Ve tabi festival beni kırmamış daha türlü türlü güzelliklere denk geldim. Ay sonu olmasının da verdiği belirli bütçe hesabımla alabildiğim bi iki şey oldu, ama baya bi keyiflendim onlarla. Daha da sürecek bu keyif eminim.
Biraz şımarıklık edip ders çalışırcasına okumak üzere Vogue ve Harper's Bazaar a yapıştıktan sonra, dipnot o kadar ağırlar ki gerçekten liseli öğrenciler gibi taşımak zorunda kaldım, etrafa bakınmaya başladım.
Lipton'cum canım mutluluk festivali için özel olarak hazırladığın 'soft cashmere' serisi vanilya, tarçın ve gül aromalı demleme çayın aklımda, seni unuttum sanma. Yarın maaş günü. Benim olacaksın.
Bugünün esas cevherine gelirseek... Kendisi Nescafe'nin tatlı festivalimiz için getirtilmiş özel ürünlerinden biri yukarıda resimde görebileceğiniz 'Cafe Parisien'... Parisien der de ben ona sahip olmadan durabilir miyim gerçekten. Mümkünü yok. Tabi hemen aldım. Eve koşar adımlarla geldim.
Geçenlerde Milano'da bir markette görmüş olduğum süt markası 'Eva Fresca' yı burada görüp de tipine, şişesine, tipografisine vesair bayılıp, hem de burda var diye şaşırıp almıştım.
Suyu ısıtıp, mis gibi kahvemin o altın kağıdı yırtıldı mı çıkan kokusuyla mest hemen hazırladım... İtiraf ediyorum aynı reklamlardaki gibi hissediyordum. Deneyin siz de hissedeceksiniz. ))
Üzerine biraz da sıcak süt ekledim. Nefis oldu. Şiddetle tavsiye ediyorum. Kuvvetli bir kahve üzeri biraz sıcak sütü herkese.
Öpücükler.
Bir tatlı hikayesi:
İşten çıkıp eve gelmelerimden biri. Tabii fazla mesaiye kalmadığım nadir günlerden belli ki Migros kapanmadan yetişebilmişim. Bizim evin orda bir Migros var dolmuştan indiğim gibi içeri daldım. Rutin 'baba ben Migros'tayım eve bişey lazımmı telefonu'ndan sonra, yukarda gördüğünüz enfes Dr.Oetker kutusu gözüme değdi.
Üstünde 'backin' ve 'seit 1891' yazıyor. Retro hissinden sarhoş biçimde, satın almak için kasaya ilerlerken bir baktım, içi Çikolata Soslu Çikolata Parçalı Cheesecake yapmak üzere tasarlanmış malzeme dolu. Üstünde bir de not var. 'Migros "Mutluluk Festivali" için özel olarak tasarlanmıştır' diyor. İyi ki de festivalmiş, iyi ki de tasarlanmış.
Eve gelip hemen işe koyuldum ve cheesecake'i yaptım. Şimdi dolapta, gecenin bir yarısı yaptığımdan donması vesaire derken anca sabah kalkınca adam gibi yiyebildim.
Tatlıya gelirsek... Görüntüsü iyi, tadı da fena olmadı; ama hazır malzemedense kendi ellerimle yapınca daha güzel oluyor diye düşünüyorum.
Buda bir köyden geçiyordu ve insanlar gelip onu aşağıladı. Kullanabilecekleri tüm aşağılayıcı sözcükleri kullandılar, bildikleri tüm küfürleri sıraladılar.Buda orada durdu, sessizce ve dikkatlice dinledi ve sonra, “ Bana geldiğiniz için teşekkürler ama acelem var. Bir sonraki köye ulaşmak zorundayım, insanlar beni orada bekliyor olacak. Bugün size daha çok zaman ayıramayacağım ama yarın geri dönerken daha çok vaktim olacak. Eğer söyleyip isteyip de söyleyemediğiniz bir şeyler kaldıysa yarın yeni
devamını göremiyorum ama belirsizliğin tadı ve güzelliği çoğu şeyde yok...
Yakında Sam Sparro'ya olan bağımlılığım damardan destekle dindirilme boyutlarına ulaşacak. Bütün bir günü onu dinleyerek geçirmem normal mi emin değilim.
now we take you to some place. just enjoy.