Canım John Nash, hâlâ beni en etkileyen başrolsün.
“Doğuştan iki beynin var ama yarım kalplisin.” diyen arkadaşın, senin hakkında bu kadar yanılamazdı. Sırf topluma uyum sağlayamadın diye duygusuz biri sandılar seni. Ne yazık ki toplumumuzda hâlâ böyle. Herkes kendi yansımasına bakmadan rahatça etiketleyebiliyor birbirini. Ve tabii diğerleri de onaylıyor…
Oysa insan görünenin ardına bakabilse, her şey o kadar berrak ki.
Film boyunca bana sorsalar, dehânın ardındaki o kocaman, koşulsuz sevgiyi ben o kadar net görüyordum ki… Arkadaşlarını sahiplenme şeklin, sevgini sözlerden çok davranışlarınla gösterme çaban…
Yüreğini bütün o karmaşanın içinde bile kirletmeden yaşayabilmene, kendi zihninin sana kurduğu dünyayla gerçeklik arasında kendine bir yol bulmaya çalışmana hayrandım. Yaptığın işleri mükemmeliyetçilikten gelen o idealist tavrınla harmanlayıp, çoğu insanın göremediği bir şeyin peşinden yalnızca önüne bakarak ilerledin.
Ama belki de en çok Alicia’ya hayrandım.
Çünkü o, herkesin senden vazgeçtiği yerde seni görmeye devam etti. Seni hastalığından, dehândan, tuhaflıklarından ya da insanların sana biçtiği bütün sıfatlardan ibaret görmedi. Sadece John’u gördü.
Ve belki aşk tam olarak buydu.
Birini, kendisinin bile kendisini tanıyamadığı zamanlarda tanımaya devam etmek. Onun zihnindeki karanlığı senin yerine aydınlatmaya çalışmadan, sadece yanında kalmak. “Seni iyileştireceğim.” demeden, “Buradayım.” diyebilmek.
Yıllar önce bu filmi izlediğimde çok küçüktüm. John Nash’e hayrandım; zekâsına, dünyaya bakışına, o bitmek bilmeyen arayışına… Ama bugün dönüp baktığımda fark ediyorum ki beni asıl etkileyen şey yalnızca dehâsı değilmiş.
Bir insanın, bütün kırılganlığıyla birlikte yine de sevebilmesiymiş.
Ve bir başka insanın, herkesin gördüğünden fazlasını görüp o sevgiyi karşılıksız bırakmamasıymış.
Ben aşka sizinle inandım..
Belki bu yüzden yıllar geçse de “A Beautiful Mind” benim için yalnızca bir dehanın hikâyesi değil.
İnsanın kendi zihniyle savaştığı yerde bile kalbinin yolunu kaybetmeyebileceğinin hikâyesi.
Herkes senin zihninle ilgilenirken Alicia senin kalbine baktı. Herkes seni anlamaya çalışırken o seni sevmeyi seçti. Ve sen, bütün o karmaşanın içinde, sana uzatılan o eli tutmayı hiç bırakmadın.
“Hep sayılara inandım, içinde bir mantık olan denklemle hesaplanan… Ancak hayatım boyunca onlarla uğraştıktan sonra mantık nedir diye soruyorum. Buna kim karar veriyor ? Araştırmalarım sırasında fizik, metafizik ve hayal alemlerine gidip geri döndüm ve kariyerimin en büyük buluşu gerçekleşti. Mantıklı nedenler yalnızca, ama yalnızca gerçek sevginin gizemli denkleminde bulunabilir. Bu gece burada olmamı sana borçluyum. Var olmamın nedeni sensin. Sen benim mantığımsın. Teşekkür ederim...”
Bu sözü ilk duyduğumda belki tam olarak anlayacak yaşta değildim. Ama yıllar sonra dönüp baktığımda, sanırım filmde beni en çok yaralayan ve en çok büyüleyen şeyin ne olduğunu anlıyorum.
İnsan bazen birini neden sevdiğini açıklayamaz. Bütün nedenler yetersiz kalır. Ama yine de bilirsin.
Ben John Nash’i yıllar önce sevdim. Önce dehâsını sevdim. Sonra o dehânın arkasındaki adamı. Ve belki de en çok, bütün dünyanın “ondan vazgeç” dediği yerde Alicia’nın vazgeçmeyişini sevdim.
Çocukken hayran olduğum o adamın hikâyesine bugün yeniden baktığımda, aslında en çok kalbine hayran olduğumu fark ediyorum.
Kocaman yürekli deha adam. ♡













