“Birazdan bitecek, bardağın dibinde çay misali nefes
Biraz tavşan kanı
Biraz soğuk
Oysa feda edilesi gözlerimiz varmış gibi yaşadık sevdiklerimiz için
Yine de adımız âmâ’ya çıktı…
İki ayrı dağdan iki hırçın su olup kesiştiğimiz yerde
Baş kaldıran bir çöl yuttu bizi
Prangalı dillerimizde tüm vazifeyi gözlerimize ısmarladık
Son adımında yorgun düştü
Onu da okuyan olmadı…
“Orucun ve namazın kazası var amma
Sensiz geçen zamanın kazası yok sevgili.“
Ahh Nesimi…
İçimizin bağbozumunda esrik eden bu söz var ya
Ankara’nın bozkırında yeşertti bizi…
Yaşadık ki, hasretin bacasında tütmek hakmış bize
Nasip;
Biraz isli
Biraz sisli
Az biraz sıcak
Mukadder kalemin dizgini yok sevgili!
Dört nalında iki kalpten dünya ve dört bin bucak
Şaha kalkmışken onu kim durduracak…
Dudaklarımız ketum
Eksik kalmış çocukça gülüşlerimiz
Eşkallerimiz ağır mı ağır
Gökten düşen mavi kadar
Dermanı akrebin kuyruğunda saklanmış dert bizimki
Korkularımız kadar şifayı tattık
Ve yandığımız kadar yaşadık…
Dallarına kuşlar konmuş gür bir ağaç yüreğim
Yüreğim ;bir kıvılcımda küle dönmüş orman
Her yağmurda kabaran toprak ve
güneşin harında çöldür yüreğim.
Nahiranı çatlamış ihtiyar bir at
Kundaktan henüz çıkmış acer murattır yüreğim
Gelin evi misali vedaya hazır
Taziye evinden hallice yas'tır yüreğim…
Kaybederek öğrendik en büyük savaşları
Az biraz kazandık ganimetsiz!
Biliyor musun sevgili;
Biz hiç savaşmadık
Koşarken mahmuzlu topuklarla birbirimize
Sırat’ta bile yavaşlamadık…
Ez-cümle sevgili;
Susmadan anlatabilmeliydi insan;
özleyince göğün yerle nasıl yer değiştirdiğini…
Şimdilik diyeceklerim bu kadar.
Hoşçakal.”