Acil durumlarda okunacak şiirler yazan bir kadınla karşılaştım yıllar önce. Adı Dilek. Öyle özgürdü ki, öyle korkusuzdu ki, öyle kemiği yoktu ki kelimelerinin. Kalemini hayranlıkla ve yaralarımla okudum.. Odamın duvarlarına yazdım en sevdiğim şiirlerini, okul defterlerimin sayfalarına..
Orada gördüm Sylvia'yı. Belki de bu yüzden yaz demişti Tanrı Dilek'e bu kitabı.. Araştırdım, öğrendim. Öğrendikçe daha derine indim. Şiirlerindeki vedaları gördüm, kalabalığın içindeki yalnızlığını.. Çocuklarından, onları da kendi kuyusuna çekmemek adına vazgeçişini izledim..
Sonra Nilgün'ü tanıdım. Biliyordum adını, biliyordum edebiyata olan katkısını. Okul sıralarında öğrendim bunları. Ama ben Nilgün'ü sadece biliyordum.. Tanımıyordum. Okul sıralarını sevmediğini öğrendim önce mesela. Aslında çevresine umut saçan bir insan olduğunu ama içinde bambaşka bir dünya kurduğunu. Hayatı sevdiğini ama bu hayatı kabul edemediğini. Belki bir çiçeğin koparılması bile onun kalbine bıçak saplıyordu. Belki bir çocuğun gözyaşı kalemine mürekkep oluyordu. Önce şiirlerini sakladı sonra şiirlerine saklandı.
Gittiler..
İki farklı bedenin içinde yaşayan aynı ruh idi onlarınki. Önce Sylvia gitti sonra Nilgün. Sylvia onu hiç görmemişti ama Nilgün her gün onunlaydı..
•••
Sınırı olmayan sohbet başladı, Sylvia ile Nilgün'ün arasında, aynı gökyüzünün altında.
O gün ağaçlar onlara bir kez olsun dokundu ve onlarla ilgilenecek vakti oldu çiçeklerin..









