* St.Antuan Kilisesi - Beyoğlu
$LAYYYTER
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
No title available
Claire Keane

ellievsbear
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
RMH
art blog(derogatory)

Origami Around

Kiana Khansmith

blake kathryn
occasionally subtle

Product Placement
I'd rather be in outer space 🛸
Three Goblin Art

Discoholic 🪩

if i look back, i am lost
Acquired Stardust

Andulka

titsay

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from United States
seen from Brazil
seen from India
seen from Germany

seen from Türkiye
seen from United Kingdom
seen from Germany

seen from United States
seen from South Korea

seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from Germany

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States

seen from Germany
@minardil
* St.Antuan Kilisesi - Beyoğlu
*Saint Stefan - Bulgarian Orthodox Church - Balat
İstanbul’da daha yeni öğrendiğim her yerden birer birer özür dilemenin vakti geldi *-*
* Ecumenical Orthodox Patriarchate - Balat
Albüm ismine aşık olduğum gerçeğini daha sindirememişken şarkılara da tekerrrr teker aşık oldum. Kendine bir iyilik yap bu gece, bir de Movement - No Plan - Shrike’ı dinle olur mu *-*
Yemin ederim sizin yüzünüzden. En ufak bir iyilik bir hoşluk yapmadan önce kafamın içinde bağıran “Salaksın kızım sen, kullanıyorlar seni böyle böyle ruhuuunnn duymuyor” sesleri hep sizin yüzünüzden. Nezaketi, yumuşacık kalpleri, sevdiği insanların üzülmesine dayanamayan tüm kurabiyeleri “zayıf” diye yaftalayan, bizi sık sık salak hissettiren o pislikleri önüme dizin lütfen - tokatlayacağım :ı
tag urself
i am #johnkeats
Hoşgeldiiiinnn Aprilis!
“April” kelimesinin kökenine baktığınızda Latince bir kelime olan aperire karşınıza çıkıyor, sonrasında da anlamının “to open” yani “açmak” olduğunu görüyoruz.
Çiçekler gibi açacağımız, doğaya sıkı sıkı sarıldığımız bir bahar olsun takipçi. Seni seviyorum zalim nisan, biliyorsun aramızda çok garip bir bağ var *-*
(Samuel Coleridge oku, doğaya sarıl -.-)
Anlaşılmayan, boşa giden kinayeye üzüldüğüm kadar üzüldüğüm çok az şey var. Benim “ofise gelip giden favori müşterilerim” tadında bir listem var ama bu da bir kinaye mesela. Tip tip insan var gerçekten, daha geçen gün bir abimize çeviri ücretini söylediğimizde “YOK BENDE O KADAR PARA FALAN” cevabıyla karşılaştık mesela. Ardından bize Osmanlı torunu olduğunu anlattı (?), dedeleri Osmanlı zamanında filologmuş o da bu işleri bilirmiş o yüzden (?). Ofis yetkilimiz de dayanamadı “Tabi dedeleriniz filologsa çeviri piyasası fiyatlarını biliyorsunuzdur haliyle, doğru” dedi. Biz zaten çevirmen ekibi olarak gülmemek için kendimizi kasmışız, abi bir de dümdüz bir suratla “Doğru dediniz, bilirim tabi!” demez mi.....İnsanlar çok garip, insanlar çok çokkk garip Mukadder :(
Sevgi nasıl oluyor da korkunç zaaflardan filizlenip kocaman bir güce dönüşüveriyor düşünmesi ne güzel, ne sonsuz *-*
21.yüzyılda yaşamaktayız ama hala bir kadın evlenmemeyi tercih ettiğinde çoğunlukla bunu tercih etmiş olmuyor; evde kalmış oluyor.
21.yüzyılda yaşamaktayız ama hala bir kadının yaratıcılığı çocuk doğurmakla sınırlandırılabiliyor.
21.yüzyılda yaşamaktayız ama hala bir kadın bir şey üretme fırsatı elde ettiğinde takdir ve kabul edilmek için “ha ama bakın eve gidip çocuğuma da bakıyorum, evdeki görevlerimi de yerine getiriyorum, her şey yolunda ve yerli yerinde yani” eklentisine ihtiyaç duyabiliyor.
21.yüzyılda yaşamaktayız ama hala onlarca “olur inşallah” işitirken “çocuk istemiyorum” demek zorlaşıyor, çoğu zaman böylesine bir şeyin bile açıklaması gayet günlük konuşmalarda isteniyor.
Artık hiçbir serzenişime “21.yüzyılda yaşamaktayız ama” diye başlamıyorum çünkü çoğu şey kaç yüzyıl geçerse geçsin ufacık ufacık ilerleme kaydediyor. Hızlansak ne olur, hızlanmalıyız ne olur :ı
“What, you egg!”
“Begone, you DWARF!”
“Villain, I have done thy mother.”
Can not and would not deny that the Shakespearean insults serve much better than the modern ones.
Eğer günün birinde bir eser yazabilecek olsam ne yazmak isterdim, hangi türde yazardım diye düşünüyorum cevabım hep aynı oluyor: kısa öykü. James Joyce’un The Dead’ini, Doris Lessing’in öykülerini, Miss Brill’i, Hemingway’i okuduğumda hep doğruluyorum bu hayalimi. Kısa öykü dersini aldığım hocam bir yazardan alıntı yapmıştı derste:
“Daha çok vaktim olsaydı daha kısa yazardım.”
Kısa öykü yazmanın çok zor olduğunu düşünüyorum. İnsanın soluğunu kesiyor, burna bir yumruk gibi geliyor, bazen seni epifaniye sürüklüyor ve “noldu şimdi ya” hissini yaşatıyor ya buna BA YI LI YO RUM. Umarım birgün kalemim o kadar güçlü olur ve bir yerlerde birilerinin bağ kurduğu, korktuğu, korktuğu için değişime gittiği ve belki de başı sıkıştığında açıp bir daha okuduğu karakterler yaratabilirim. Çok çok isterim, kısa öykünün bendeki etkisi tümmm bunları içeriyor çünkü. Şu üç yılda değişimlerimin mimarı şu yukarıdaki yazarlar ve daha nicesi, keşke hepsine bi kerecik sarılabilsem :(
Aklımı kaçırırsam da epik şiir yazacağım ama, çünkü ancak çok delirirsem epik şiir türüne bulaşırım hahshaj :ı
Cidden, bir düşünsene senin hayallerinde hangi tür var?
Merhaba, şimdi inekleri doğal ortamlarında gözlemliyoruz: amfi önünde dersi beklerken =B
Durup dururken Snow White’ı Pamuk Prenses diye çeviren kimdi acaba diye düşünürken buldum kendimi. Bu sıralar yeni hobim çünkü, geçenlerde de Henry James’in psikolojik gerilimi Turn of the Screw isimli novellasını “Yürek Burgusu” diye çeviren çevirmeni acımasızca eleştirmiştik bölüm arkadaşımla ve çokkkk keyifliydi. Henry James’in Turn of the Screw başlığıyla sıkılan bir vida misali eserdeki gerilimin kademeli yükselişini kastettiğinin bilen bizler için pek de tatmin edici bir çeviri değildi. Çok keyifli ya. Snow White olmuş Pamuk Prenses mesela, ne kadar uygun ne kadar başarılı ne kadar bağdaştırılabilir?
METRODA VAKİT GEÇİRECEK BİR UĞRAŞ BULDUM *-*
Sorduğu soruya cevap alamayınca önündeki The Arden Shakespeare Edition Hamlet’i kürsüye vurup “READ YOUR DAMN TEXT” diye kükreyen bir profesörüm var. Hayatımda hiç “sinirlenince çok güzel oluyorsun.....” düşencelerine dalıp işittiğim azardan utanmayı unuttuğum olmamıştı :(
Hayır, şu sahnenin havasına bi bakar mısın?!
Geçen sene aşığı olduğum Milton dersini veren profesörüm “Bence Homer daha başarılı, sonuçta bir Meksikalı bile (?!) Homer dediğinizde tanıyor, Milton’ı bilen topluluk daha az” diyen bir dangalağa ellerini sakince önünde birleştirip hafifçe gülümseyerek “Peki ne zamandır edebi eserleri değerlendirme kıstasımız Meksikalı insanlar?” cevabını verdiğinde bu hisse yaklaşmıştım.
Ben mezun olunca günlük hayata nasıl alışacağım, kürsüye vurulan kitaplar ve “şimdi hayatını bitireceğim” gülümsemeleri olmadan NASIL YAŞARIM?!?
Ö LE CE ĞİM hahahahahahahahah
“Çok yalnız hissediyorum.” kriziyle ayaklarını yere vura vura sarılacak birini arayan drama queen tarafımın şu sıralar fazla sesi çıkıyor. İnsan hastayken birçok şeyle uğraşıyor ama benim en çok uğraştığım şey maaalesef kahretsin ki bu..
Shut the f* up you emo teen :(