Vurulmuşum Düşüm, gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Ahmed Arif
occasionally subtle
macklin celebrini has autism
sheepfilms

Product Placement

blake kathryn

Game Changer & Make Some Noise

Discoholic 🪩

Jimmy Eat World
The Bowery Presents

Jar Jar Binks Fan Club

ellievsbear
EXPECTATIONS

@theartofmadeline
Phantogram Three

if i look back, i am lost
Interview Vampire Daily
🪼
untitled
Lint Roller? I Barely Know Her
One Nice Bug Per Day
seen from Japan

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Malaysia

seen from Singapore
seen from Netherlands
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from South Africa

seen from Colombia

seen from United States

seen from Brazil
seen from United States
seen from Australia
seen from Brazil
seen from Peru
seen from Morocco
@mutlukitalaratlasi
Vurulmuşum Düşüm, gecelerden kara Bir hayra yoranım çıkmaz Canım alırlar ecelsiz Sığdıramam kitaplara Şifre buyurmuş bir paşa Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
Ahmed Arif
Osloda mi yaşıyorsun
Hayır, ama umarım bir gün.
twitter hesabın var mı
Evet, hatta artık daha çok oralardayım:
https://twitter.com/jadeanymore
BEN SANA TEŞEKKÜR EDERİM
Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün, Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün; Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim; Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata, Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta. Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.
Ülkü TAMER
Yorgunum! şiir bile okuyamayacak kadar yorgun..
Bu karanlıkların bir güneşi Bu diplerin bir göğü Vardır elbet bu yokuşların da bir düzü
Oh be yine hiçbir şey yolunda gitmiyor da rahatladım..
Büyük Bir İhtimalle Ölmüştük
İlk kez Altan'a söylemiştim "keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım" diye. Söylediğimin manasını derinlerde bir yerlerde kavrayabilmiş ama tam hakikatte ne demek istediğimi anlayamamıştı. Ekledim: "keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım, daha az üzgün bir hayatım olurdu". Gözlerinin yeşili soldu Altan'ın, yaşama sevinciyle kıpırdayan göz bebekleri soğudu.
Şu gölgeli, ürkek, harici dünyasını buralardan soyutlayamadığı için tam 47 yıldır kendine ait olmayan bir hayatın ucuz figüranlığını yapıyordu Altan. Hiç de yakışmıyordu bu rol üzerine, evet. Lakin tam bir İstanbul beyefendisiydi, tüm ütülü takım elbiseleriyle. 21 yaşındayken Nuran diye bir genç kızı sevmiş, kavuşamamış. Altan'ın makus talihi kavuşamaması değil, bütün bunları kabul eder olmasıymış. Uzun uzun anlatmıştı bir güz akşamı yanaklarımızı sertçe yalayıp geçen rüzgarla aynı anda mahalleye doğru yürümeye çalışırken. Ben hazırlıksız yakalanmış üşümüştüm, Altan ceketini vermişti. Altan hazırlıksız yakalanıp aşık olmuştu, ona gülümsemiştim.
O kadar güzel konuşuyordu ki Altan, ne anlatsa dinlerdim. Komik olmaya çalışır, beceremezdi ve ben bunu acayip gülerdim. İlk tanıştığımızda ikimiz de otuzlu yaşlarını tüketen mutsuz insanlardık ve O, tüm çabasıyla yeşermişti işte karşımda. Soluk takım elbiseleri canlanır oldu, her gün yeni bir şiir, her hafta elinde bir çiçekle kapıma gelir oldu.
Edebiyat öğretmeni olarak tayini çıkınca gelmiş bu kayıp mahalleye ve bir daha da gidememiş. Dediğine göre kalmak için nedeni yokmuş ama gitmek için hiç nedeni yokmuş. "Hiç daha büyüktür, ben de kaldım" demişti kapımdaki eşiğe oturmuş çayımızı yudumladığımız serin bir Haziran akşamı. Bir edebiyat öğretmeni ne kadar iyi konuşursa o kadar iyi konuşurdu Altan benimle, etkilenirdim evet, ama sokakta... Sokakta pısırık adamın tekiydi ve eminim onu ilk olarak başkasıyla konuşurken tanısaydım bir daha dönüp yüzüne bakmaya bile tenezzül etmezdim. Çünkü Altan'ın iyi kalbi ancak gecelerce, metrelerce kazılarak ulaşılabilecek gizli bir kuytuda saklıydı ve asla kimsenin yanında gülümsemezdi. Hüzünlü bir roman karakterinden başka bir şey değildi.
Neden bu mahalleye taşındığımı sormaya cesaret ettiğinde tanışıklığımızın üzerinden neredeyse 2 sene geçmişti. Sindire sindire ilerliyorduk ve hakkımızda hiçbir detayı geçiştirmek istemiyorduk. Altan benim kör bir kuyu olan bu mahalledeki tek pusulamdı. Bana bir zamanlar olduğum kişiyi hatırlatan, içimde bir yerlerde hala var olmaya devam eden o eski beni gösteren kutup yıldızım. İşin kötüsü O da aynı fikirdeydi ve bu ikimiz için de çok tehlikeliydi. Farkında olmadan çağlayan nehirlere düşmüş gibi, bir uçurumdan aşağı yuvarlanır gibi, o güz akşamı o rüzgarda savrulmuş gibi hareket ediyorduk. Düşünemiyorduk, düşüyorduk.
Aramızda gizlice verilmiş ve bozmamaya yemin edilmiş bir anlaşma varmışçasına yıllarca süren dostluğumuz boyunca hiç hüzünlü şeylerden bahsetmedik, Sabahattin Ali dahil değil. Ne Afrika'daki açlık, ne orta doğudaki savaş, ne fakirlik, ne yalnızlık, ne de ölüm. Birbirimiz için dış dünyanın tehlikeli duygularına karşı sığınak olmuştuk, huzurluyduk. Bazen hiç konuşmuyor, yan yana kitap okuyorduk ve bu da bize yetiyordu. Bir günü daha kurtarıyorduk.
Bir gün, evinin önündeki bahçede kitap okurken aniden başını kaldırıp muzipçe bir gülümsemenin ardına saklamaya çalıştığı ıslak gözleriyle gözlerimin ta içine baktı, deldi geçti. Ne olduğunu anlamaya çalışan ürkek tavırlarım arasında parıldattı tebessümünü ve dedi ki "düşmek uçmanın yarısı". Vardı böyle ani ama dahiyane bulduğum cümleleri. Haklıydı, her insan yere çakılana kadar gayet de güzel uçmuş sayılabilirdi. Daha önce hiç merak etmemiştim ama o an ağzımdan bir hışımla çıktı bu cümleyi neden kurduğunun sorusu. İşte burası ikimizin de hayatının bir daha aynı olmayacağı o güne denk geliyordu.
Bütün umutlarını ve öfkesini ve hatta kırgınlıklarını döktü masaya Altan:
"Görmüyor musun, ben düşüyorum Ferda? Kanatlarım yok, bunu bile bile attım kendimi de elimden tutup çekmedin yukarıya. Hızla, gittikçe derinleşen bir çukura düşüyorum, gittikçe hızlanıyorum. Bıçak gibi kesiyor hava, tenime her çarpışında. Yere çakılışım ne vahim olacak görmüyor musun? "
Ne zaman patlayacağını bilmediğimiz bir saatli bomba sonunda infilak etmişti ve parçalarımız bütün köşelerine dağılmıştı kalbimizin. Bütün hücrelerimin yaşam suyu çekilmiş, ruhum bir kapana kısılmış kalmış, kalbim bir Fransız ordusunun hain oklarıyla delik deşik olmuştu.
"Keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım... Daha az üzgün bir hayatım olurdu" dedim donuk, şaşkın bir ses tonuyla.
Zor zar cümlelerimi toparlayana kadar geçen sürede kim bilir kaç güneş yanıp kül olmuştur, kaç çiçek solmuş, kaç insan ölmüştür. Kaç insan ölmüştür bilmiyorum ama ben o an Altan için öldüm. Kitabı hızlıca alıp çıktım ya o bahçeden, arkama bile bakmadan, Altan öldü.
Bir daha değil konuşmak göz göze bile gelmedik Altan'la. Göz göze gelmek büyük savaş komutanlarının bile göze alamayacağı bir savaştı. Biz çoktan ölmüştük. Altan yeniden içine kapanmıştı, artık takım elbisesini ütülemeden giyiyordu. Ben perdelerimi açmıyor, salondaki divanda bir karartı gibi oturuyor, ruhu çekilmiş bir beden gibi kendimi oradan oraya sürüklüyordum.
İşte tüm bunlardan tam 5 sene sonra, Altan'ın sesini unutmaya başladığım ama siluetini gördüğümde hala içime sicim gibi akan yaşların yüreğimi kor gibi yaktığı günlerden birinde bir mektup aldım. Öyle uzun, süslü, heyecanlı cümleler yoktu.
kısa ve öz: "Ferda, adını ölene dek kalbimde taşıyacağım" yazıyordu ve komşuların söylediklerine göre ceketinin sol iç cebinden çıkmıştı.
Herkes Altan'ın ölümünde en çok bana çevirdi gözlerini ama ben hiç ağlamadım. Evimin duvarının köşesine yaslanmış dört omuz üzerinde gidişini izledim ifadesizce. Kimseye hakkında bir şey sormadım ama biliyordum, ölüm sebebi bendim. Cesedinin bugün gömülüyor olması mühim değildi, Altan 5 sene önce aramızdan gitmişti. Hiç bakmamıştım suratına bir daha ama çok yaşlanmıştı eminim. Daha seyrek tıraş oluyordu belki de. Kemik gözlüklerinin bir sapı kırık, tamir ettirmeye ya da yenilemeye tenezzül etmeden kullanıyor da olabilirdi. Yaşamaktan ne de kolay pes etmişti.
Şimdi karşımda görsem sorardım, "insan nasıl 47 yaşında ölür Altan", diye. "Bak Cemal Süreya'dan ne kadar küçüksün, ne kadar dize vardı okunmayı bekleyen". Sadece sorularımı cevapsız bırakmadı, aklıma bir mızrakla bir suçlama saplayıp gitti. Altan güçsüz bir hikaye, toprağa tutunamamış bir ağaç gibi solup gitti. Arkasında tek bir şiir kaldı:
"HAMZA
Büyük bir ihtimalle ölmüştük
Şehir kan kıyametti ayaklarımızda
Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk
Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün
Hamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştü
Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarını
Hamza son şarkıyı kırka bölmüştü
Doğrusu iyi idare etmiştik
Doğrusu iyi halletmiştik
Yaşayanlar unutmuştu bizi
Biz öldüğümüzle kalmıştık - Cemal Süreya"
Türküleri yakanlar kanunları yapanlardan güçlüdür.
https://youtu.be/EcqMXNgCP2I
Şimdi umutsuzum fakat Yarın erken kalkacağım, Ayakkabılarımı boyayacağım Belki bir rimel sürerim kirpiklerime Böyle hüzünlü şarkılar değil Hareketli bir şeyler açarım belki radyodan Şimdi umutsuzum fakat Yarın yeni bir gün Hiçbir şey değişmese de yeni, başka Ve hiçbir şey değişmeyeceğini bile bile umutlu. Yeni bir gün, yeni bir güneş. Ve ben yine aynı.
"Kendini bildi bileli kapımı aşındıran ve her seferinde beni hayrete düşüren, gözlerimi coşkuyla parıldatan ve kanımı hızlandıran cümleleri olan bu genç kız gözlerimin önünde, nasıl geliştiğine, çağlayarak çoğaldığına şahitlik ettiğim bir şekilde delirdi. Gülhan, yaşayan bir canlının dünya'ya gösterebileceği en büyük tepkiyi gösterdi ve irade yeteneğinden, mukayese kavramından, aklından ve hatta hatıralarından bana öyle geliyor ki bile isteye vazgeçti."
tamamı için >> http://mayqueen.blogcu.com/mesela-gulhan/24946134.
Bir gün yeniden, kalbim acımadan Bedri Rahmi ve İsmet Özel okuyabildiğim gün tüm insanlığı affedeceğim.
Gökyüzünün de tanıdık olanını özlüyor insan.
BENİ KÖR KUYULARDA
Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı; Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.
ümit yaşar oğuzcan
bilmem kaç yılının bir kasım ayıydı. kasımdı eminim. rastgele sayfalarda herhangi bir şeyleri okuyarak zaman öldürüyordum. fena halde boştu kafamın içi. özleyeceğim kadar boş. aynı zamanda, çok güzel rüyalar görüp, hepsini her tonuna kadar hatırlayacak kadar da dinçti zihnim. her bir rüyam ayrı bir zenginlik, ayrı bir serüvendi.
işte bundan bilmem kaç yıl önce o kasım ayının bilmem kaçıncı günü rastgele okuduğum bir sayfada benim asla unutamadığım bir rüyamı birinin bizzat yaşadığını ve neredeyse aynı ayrıntılarla anlattığını okuyunca tüylerim diken diken olmuştu. nasıl olabilirdi bu? benim rüyamın bir başka birinin gerçekliği olması, üstelik pek çoğumuz için ulaşılmaz derece uzak bir ihtimal olan o rüyanın..
bir şekilde onu yazan kişiye ulaştım ve biraz da tuhaf bulmasından imtina ederek mahcup bir edayla anlattım derdimi, rüyamı, hissettiklerimi. üstelik neden anlattığıma dair bir fikrim de yoktu ama feci heyecanlanıyordum.
“rüyamda oradaydım. anlattığınız yerde. yalnızca birkaç adım gerideydim. soğuğu bile hala yüzümde hissedebiliyorum”.
çok geçmeden cevap gelmişti. yağmurlu, soğuk, gri bir kasım günüydü. eminim. gökyüzü bu kadar griyken içim nasıl da lacivert dolmuştu öyle. koskoca bir okyanus çıkmıştı mesaj kutumdan. dünyanın en lacivert adamıydı sanırım. Pasifik..
“umarım bir gün orada gerçekten karşılaşırız. ve bu şarkıyı dinlerken, buz gibi olmuş kahvelerimizi yudumlarız”
sonra bu şarkıyı hediye etmişti. bu gün, üzerinden sanırım 3 yıl sonra yine ben o ilk heyecan o ilk hayret ve coşkuyla dinliyorum bu şarkıyı. aynı hikayeyi okuyunca yine tüylerim diken diken oluyor ve bu şarkı yine gözlerimi dolu dolu ediyor.
sigur ros - Njosnavelin benim bir gün gerçekten orada olabilme hayalimi canlı tutuyor ve bana o olduğum kişiyi hatırlatıyor. hala bir yerlerde bir laciverdin mümkün olduğunu..
“Psikologlar buna ‘hedonik adaptasyon’ diyor. Aslında ‘hedonik çark’ diyenler de var. Çarkta dönen hamster gibi arıyoruz mutluluğu. Müthiş çaba harcıyoruz, mutluluk getireceğini sandığımız şeyler için ama hep aynı yerdeyiz. Hiçbir yere varmıyoruz.
İki psikoloji uzmanı Philip Brickman ve Donald Campbell, insanın yanlış yollardaki bu nafile mutluluk arayışını şu şekilde özetliyor: Dış dünyada mutluluk ve haz arayışına çıktığımız her zaman aslında hamster çarkına girmiş oluyoruz. Sahip olduğumuz birşeyin, örneğin para ya da makam, daha fazlasını elde ettiğimiz zaman, önce kendimizi mutlu hissediyoruz. Ancak çok kısa süre sonra, elde ettiğimize alışmaya başlıyoruz.
Önceden ‘talih’ olarak gördüğümüz şimdiki seviyemiz yeniden ‘yetersiz’ gelmeye başlıyor. Ve, tattığımız mutluluk hissini sürdürebilmek veya yeniden kazanabilmek için yeniden bu kez daha fazlasının peşine düşüyoruz. Alıştığımız için, artık mutluluk için çok daha fazla şeye ihtiyaç duyar hale geliyoruz.”
Cemal Tunçdemir - ‘’ Piyangonun gerçek talihlisi kim? ‘’