Emmental
Serçeler çok sevdi Ayı şehrinde.
cherry valley forever
No title available
Sweet Seals For You, Always
macklin celebrini has autism

Andulka
YOU ARE THE REASON

No title available

izzy's playlists!
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Lint Roller? I Barely Know Her
★
Monterey Bay Aquarium

blake kathryn
art blog(derogatory)
Misplaced Lens Cap
sheepfilms
No title available
No title available
Xuebing Du

Game Changer & Make Some Noise

seen from United States
seen from United States
seen from Czechia

seen from Türkiye
seen from South Africa

seen from Malaysia

seen from United Kingdom
seen from Italy

seen from Germany
seen from United Kingdom

seen from United Kingdom

seen from Argentina
seen from United States
seen from Malaysia

seen from United States

seen from Pakistan

seen from Russia

seen from Türkiye

seen from Türkiye
seen from United States
@nabokovski
Emmental
Serçeler çok sevdi Ayı şehrinde.
Ateşkes
Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayılır mıyız?
okumak güzelleştirir, okuyun!
O kadınlar yaşlanacak ve sana benzeyecek
Der Heilige Geist
Kağıdı düz tutmayı ya da düz yazmayı beceremeyenler…
Dinleyin!
En iyisi: bir dilin eşsüremli ve artsüremli yasaları, dilsel göstergelerin hem nedensizliği hem de çizgiselliği gibi şeylerden konuşalım. İnce Memed olmaları insanların ve "sakın üzülme" diye salık vermeleri, ya da üzülmeyi meşrulaştırmaları gibilerden devam edelim. Ya da üzüldüğümüzde biraz acayip gibi olmalarından dertleşelim. Belki de "üzülerek olur bu işler" gibi beylik laflar edelim. Ben sana ilkbahar havada asılı duruyorken aşık oldum der gibilerden diyelim. Olmadı „çok güzelsin“ diye iç geçirelim.
Hayır, hayır!
Sandal, kollarını iki yana bırakmış, yorgunluktan kayıtsızca salınıyor, salınıyor suyun üzerinde. Salınırken suya dokunarak çıkardığı seslerle mırıldanıyor şarkısını. Havada baharı bekleyen herkesin unuttuğu o şeyi özlüyor. Tahta omurgasını ancak kışa ait olabilecek bir soğukluğa terk etmiş: yanlış zamanda gelmiş olmanın, yanlış zamanı sevmiş olmanın, bu yüzden doğrusu geldiğinde artık ait olamayacağı bir yerde olduğunu kabullenip bir kenara çekilmenin soğukluğu. Gölün soğukluğu.
Hadi canım sen de!
Bilirim ben, içinde balık olmayan göllerin ne denli soğuk olduğunu. Ya da İnci Kefali'nin sadece Van Gölü’nde bulunduğunu. Şimdi biraz göz kapaklarımı izleyeyim, ben yine gelirim.
Bilir, bilirim. Sever, söverim. Gider, gelirim. Gelir, sönerim.
Ağaçlar çıplak, yapraklar sarhoş. Sarhoşlar çıplak, sarhoşlar gülüyor. Bardaklar boş, bardaklar çıplak. Öpüşenler güzel, güzeller çıplak. Düşler, yorganlar çıplak. Kelimeler çarpık, yüzlerimiz çıplak. Gözlerimiz güzel, yalanlarımız çıplak…
Ben sana şiirler okuyorum Söğütlüçeşme’de. Sen elma yiyorsun, elmayla yetinmeyi iyi biliyorsun. Zaten elmayı en iyi sen yiyorsunları da iyi biliyorsun.
Ellerimiz boş, kitapları saymazsak. Hızla deviniyor kalbimiz, yalanları saymazsak.
Ben sana şiirler okuyorum manzarası güzel yerlerde. İşte tam da sırası diyorum, güzel şiir seçmeyi iyi biliyorum. Ellerimiz birleşiyor, utanmaları saymazsak. Gözlerimiz anlaşıyor, bakmaları saymazsak.
Ben sana mektuplar gönderiyorum yıldızı bol kasabalardan. Alıntılarla şiirsel düz yazılar kuruyorum. Mektuplar çıplak, yıldızları saymazsak.
Ulaaaaan!
Diyorum bazen. Ulan sevmeye memelerinden başlarken bu işin ucunu nerede kaçırdık?
şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı varmadı yüreğime için suçlu bir deniz gibi dokunma yüreğime tabansızım, aklım başımda, ellerim uyanık bir atmaca gülüşünde ellerin boyalı da olsa kentten de gelsen dağdan değilsin dokunma yüreğime şu ölenler kimdi, şu şarkı nerden sana dokunma yüreğime sondur bu akşamlar, geceler diriltir beni bir kuşun sesinde sen nerdesin hepimiz nerdeyiz güneş oyalıyor ikindiyi bir kuş sesinde kuşla mukayyet değiliz
Bir Şeyle Mukayyetiz Serbest Değiliz Efendim - Uyar
Beni kötüleme sen Gece uyandım Sevdim diye Kınama sen beni
Soyunuk - Dağlarca
Cekoslavakyalilastiramadiklarimiz
Slavia Cafe`de oturuyoruz Basucumuzda Nazim var Ellerimizde akilli telefon
eylül toparlandı gitti işte ekim filan da gider bu gidişle tarihe gömülen koca koca atlar tarihe gömülür o kadar
T. U
Mavi-Kırmızı
Yatacak sıcak yataklar olursa bir zaman Ve yastığa sinmiş ise göğüs kokuları Ayak bileğinden kavranmış Bir bebek sallanır balkondan
"Gülü çiğdemi filan bırak Sardunyayı karidesi filan bırak Acıyı ve ölümleri bırak Oy pusulalarını ve seçimleri bırak Evet Seçimleri özellikle bırak Çünkü açlık çoğunluktadır"
Turgut Uyar - Açlık Çoğunluktadır
Cezaevi ya da bir öfke usul usul büyürken kuytuda
“Beyaz bir atın gölgesi, sen dur!.. Artık bir davranışa kanmayan gözlerimden. Dur!.. “Duvarlarım, Gel al cepkenimi güzel at, duvarlarım bütün senin olsun Babamla annemin kavgalarından ufak bir kırmızı, Ufak bir kırmızı, duvarda, ufak bir kırmızı Ufak bir kırmızı…” Yemeğe!.. -Evden mi kaçmalıyım? Kaçmamalıyım.-”
Yaşım sekiz… Haberleri izliyoruz ailecek. Muhtemelen ilkbahar, yağmurları anımsıyorum. O zamanlar ülkenin az gelişmiş bölgelerinde yapılan yiyecek – giyecek yardımları bolca haber olurdu televizyonlarda. Yer: Erzincan. Koca bir kamyonun üzerinden adamlar yerde bekleyen kalabalığa koliler dağıtıyor. İçlerinde yiyecek olmalı. İnsanlar çok garip görünüyor gözüme. Benim büyüdüğüm yerdeki gibi değiller. Birbirlerini itiyorlar, eziyorlar. Kavga ediyorlar. Yerler çamur. Bulanıyorlar. İnsanların aç olduklarını o gün anlıyorum.
Gün ertesi gün… Babam Erzincan’a gideceğimizi söylüyor. Babam memur, her zaman bir yerlere gideceğimizi söylüyor. Zaten o zamana kadar üç okul değiştirmişim ama “Erzincan olmaz, insanlar garip, yerler çamur” diyorum. Daha fazla çocukluk yapamıyorum, çünkü kardeşim var, ben ağabeyim.
Aradan zaman geçiyor, babam gidiyor. Okullar tatil olduğu için ben Amasya’da, dedemlerde kalıyorum. Babamı özlüyorum. Televizyonda sürekli Erzincan’ı, babamı arıyorum. Ve teröristleri o zaman öğreniyorum.
Yaz sonuna doğru babamın yanına gitmeye karar veriyorum. Babaannem izin vermiyor. Babamın orada evi yokmuş, cezaevinde bir ranzada kalıyormuş. “Olmaz” diyorlar, diretiyorum. Sonra babam telefonda; “teröristleri de gösterir misin baba?” diyorum. “Elbette” diyor. Ertesi gün otobüsteyim, bir başıma. Yolculuğun ne olduğunu orada öğreniyorum.
Sabah babam beni alıyor, doğru cezaevine. Erzincan’ın İliç adındaki bir mezrası… Ortasından nehir akıyor, adına “Fırat” diyorlar. İrkiliyorum.
Cezaevi küçücük, içinde dokuz mahkûm. En yaşlıları beni karşılıyor. İsmi Turgut olmalı. Pek anımsayamıyorum ama en çok bu ad yakışır ona. Babama sormalıyım, mutlaka hatırlar.
Turgut Amca otobüs şoförüymüş. Beni oraya getiren otobüslerden birini sürüyormuş. Bir gün uyumuş diye 13 kişi ölmüş. Koğuş denen yere götürüyor beni. Televizyon, buzdolabı, halılar… Babamın anlattığı korkunç yerlere hiç benzemiyor, diye düşünüyorum.
Sonra diğerleri geliyor, terlemişler. Avluda voleybol oynadıklarını öğreniyorum. Hepsiyle teker teker tanışıyorum. Biri bana bir avuç bilye veriyor. “Oynarız” diyor. Oynuyoruz da. Bilerek bana yeniliyorlar, anlıyorum. Ama yine de sevinmiş görünüyorum.
Avluda voleybol oynuyoruz. Dört duvar kocaman, üzeri jiletli tellerle çevrili. Plastik top patlıyor, beni yolluyorlar yenisini almaya. Alıp geliyorum, yine patlıyor. Sonra yine.
Akşam oluyor, babam sinirli. Babam zaten akşamları hep sinirli. Rakısını içiyor. Bir de Süleyman Ağabey var, astsubay. Ona soruyorum “teröristler nerede?” diye. “Kaçtılar” diye cevaplıyor. Dağın üst taraflarında mağaraları varmış.
Babam içiyor. “Değirmen başında vurdular beni” çalıyor. Babam içiyor, içtikçe sinirleniyor. Bana kızdığını düşünüyorum, mahkûmlarla top oynadığım için olmalı, diye düşünüyorum. Sonra Turgut Amca beni yatağıma yatırıyor.
Sabah saçlarımı okşuyor birisi. Babam sanıyorum. Bana kızdığı için üzüldü, diye düşünüyorum. Gözlerimi açmıyorum. Biraz daha okşasın, diyorum. “Haydi, kalk yavrum, kahvaltı hazır” diyor Turgut Amca, kalkıyorum.
Dört gün sonra cezaevinden çıkıyorum. Arkamda tertemiz dokuz tane adam. Hepsi ayrı ayrı sarılıyor, öpüyor. Biri peçeteye sarılmış iki dilim kek veriyor, karısı yapmış. Yolda babam bana fındık topluyor ağaçtan. Fındığın ağaç olduğunu öğreniyorum.
Otobüs ilerliyor, türküler çalıyor. Cezaevi kelimesi kafamda sürekli dönüyor. Diyorum ki; ceza belki de topun patlayınca yenisini alamamandır.
Acaba babam içince onlara da kızıyor mudur?
Gözlerimi kapıyorum, arkada bırakmayı o gün öğreniyorum.
“Amca” Nasıldı iki tekerlekli arabalar… “Senin bildiğin bir şey var, bana demiyorsun Söz gelişi aldım bir kayayı Bir kayayı ne yapmalıyım, demiyorsun… Oysa ben senden daha çok şey bilirim büyücüler üstüne Evine sadece geceleri gelen ve sıcak şaraplar içen…”
Sağlık Olsun
Şarkılar ve şaraplar ve şiirler olmasaydı ne de güzel aldanacaktım. Bağlasaydım geceyi gündüze, karanlığa bu kadar yakın olmayacaktım.
"Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden ölümsüz ağaçlar dikecekler…"
"Bir gül zamanı böler karanlıkta"
Ağustos’ta ölenlere bir epilog
Yemek odası Kuğu Gölü’nü en iyi görecek tarafa yerleştirilmişti. Ludwig ev sahibi olarak masanın başında, pencereye sırtı dönük bir şekilde oturuyordu. Keyifli geçen akşam yemeği sonrası masalın da son bölümüne geçildi.
II. Ludwig: Yeter bu saçmalıklarınız. Artık bana esaslı masallar anlatın!
T. Uyar: Ah, yağmur başlayacak.
Molloy: Bana hiç bakmayın. Ben neden burada olduğumu bilmiyorum. Öyle hemen yadırgamayın. İnanın bana her yolu denedim. Her kapıyı omuzladım ama olmuyor. Ne? Yine mi “olmak” dedim. Olmak denen şeyin ne olduğunu pek iyi bilmediğim için bu konudaki fikirlerim de karışık, kusuruma bakmayın.
II. Ludwig: Ah, yine aklıma Elsa geliyor. Bir daha çal Wagner!
Wagner: Elsa, ah kardeş katili güzel Elsa. Bizi bu masaldan kurtaracak olan o’dur. Hiçbir yiğidin kılıcını kuşanmak istemediği yetim o’dur. Fakat neler oluyor? Kuğulu Şövalye Esko Nehri’nden Anvers şehrine doğru usulca yaklaşıyor. “Kimse benim kim olduğumu sormayacak!” diyor. Ah Elsa, o sırada gözyaşları içinde. Sahiplenmenin huzuru, sevinci gözlerinden okunuyor. Löhengrin içten içe mutlu.
II. Ludwig: Ağzına sağlık dostum.
T. Uyar: O zaman ben bir hikâye anlatayım: Bir tarihte bir dağ yamacında onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü.
II. Ludwig: Kaç kişi?
T.Uyar: Onikibinsekizyüzelliüç kişi.
II. Ludwig: Üçyüzbin değil miydi o?
T. Uyar: Hayır, o milli piyango ikramiyesi. Otobüs bileti de olabilir, şu an pek anımsayamıyorum. Bırak dalgayı mübarek, hikâyeyi dinle.
Neyse, yamaç yeşildi. Çünkü bir bahara başlıyordu. Ölenlerin bir kısmı tüfeksiz, onların bir kısmı tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi.
II. Ludwig: Bana top tüfek demeyin, fena oluyorum.
T. Uyar: Sayı bilmezlerdi, toplandılar. Böylece bir yerlerde toplandılar. Yürekleri uzun bir süre atmadı. Aslında çoğu da insan olduğundan yüreksizdi.
II. Ludwig: Ah ne kadar acıklı.
T. Uyar: Bir sürü alan ve ova, bir sürü ağaçaltı ve orman. Ölmemeye bir sürü bahane. Örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular. Çünkü gölgeli bir su her zaman bitmemiş bir yapıda eski bir zaman. Çünkü sonu buysa ölmek elbette gereksizdi.
Barones Elenora: Kızımı bırak Heinrich, eve dönsün.
II. Ludwig: Kızın kim senin?
Barones Elenora: Boncukçu kız.
Gardiyan: Kız zorluk çıkarıyor majesteleri.
II. Ludwig: Ha ha! Şarap testisini değiştirin, düzelir. Geceyi bizimle geçirecek kıymetlimiz.
Canaletto: O kadının elleri vardı camdan, çok iyi hatırlıyorum. Tuttuğu her şeyin içini görebiliyordunuz. Tütün tutuyor, kitap tutuyor, ağaç tutuyordu. Hiçbir şeyi saklamıyordu. Her şey o kadar gerçek, o kadar ulu ortaydı ki; utanmamak elde değildi. Peki, ben ne yaptım? Tuttum gördüğüm her şeyi çizdim. Tüm detaylarını ezberledim. Herkes utansın diye. Açlar, toklar utansın diye ezberledim. Sanki ona baktıkça insanlık yeniden doğuyor, hayatın yeni dengeleri onunla var oluyordu.
Arabacı: Taksimetre işliyor, haberiniz olsun!
II. Ludwig: Sen git, biz trenle döneriz. Burada daha işimiz uzun. Hem sen benimle nasıl böyle konuşursun? Kralım ben, kral.
Gudden: Açıkçası ben akıl sağlığınızdan şüphe ediyorum.
Canaletto: Konuyu değiştirmeyin, rica ederim. O Varşova’daki çirkin II. Stanislaus’un sarayında bile böyle muamele görmedim ben.
II. Ludwig: Yeter Canaletto, ben masal anlatın diyorum, senin şu yaptığına bak!
Barones Elenora: Kızımı bırak Heinrich, eve dönsün.
T. Uyar: Ne kadar yalnız olduğumuzu hatırla Ludwig.
Luzhin: Hangi cam açık?
T. Uyar: Gece oluyor Ludwig. Oysa gece tam yarısıdır bir günün ve daha güçlüdür gündüzden. Mahzende elbet şaraplar dizilidir. Oradan, buradan toplanmış acılar gibi şaraplar. Aç birini Ludwig, bir defa da kendi başına iç. Sokaklara, köprülere, kiremitsiz damlara, taşlara, sopalara, aman vermez silahlara… Kan içindeki adamlara iç Ludwig. Kan önemlidir, paslı demir kokularını hatırla! Kan tatlıdır Ludwig, yoksa hiç denemedin mi? Ah, kendime şuralarda boğulacak bir su bulsam...
II. Ludwig: Yeter artık bu saçmalıklarınız. Ne olur bana esaslı masallar anlatın!
II. Ludwig ertesi gün Starnberg Gölü'nde dizine kadar anca gelen suda ölü bulundu.