Bana sorarsan aşk, insanın içinde sessizce kanayan bir yer. Kimsenin görmediği, kimsenin “geçer” diyerek kapatamadığı bir yara. Ama öyle aniden açılmış bir yara da değil; her gün biraz daha derinleşen, sen fark etmeden seni değiştiren bir şey.
Ben aşkı, hiç yaşanmamış bir hikâyenin yasını tutmak olarak öğrendim. Dokunamadığın birinin yokluğunu özlemek… Sesini duymadığın hâlde suskunluğuna alışmak… Sana ait olmayan bir gülüşü, sanki sana verilmiş gibi kalbinde saklamak. Aşk dediğin şey bazen bir bakışta başlar ama hiç bitmez; çünkü başlamaya bile cesaret edemediğin yerde, bitiş diye bir şey olmaz.
Platonik aşk, insanın kendine kurduğu en zarif tuzaktır. Kimseye söz vermemişsindir ama yine de sadıksındır. Kimse seni incitmemiştir ama canın yanar. Çünkü bütün beklentiler, bütün ihtimaller, bütün “ya olsaydı”lar yalnızca senin içinde yaşar. Karşı taraf hiçbir şey bilmezken sen gecelerce aynı ismi içinden geçirirsin. O uyurken sen uyanıksındır. O gülerken senin kalbin biraz daha ağırlaşır.
Aşk bazen başkasını sevmek değildir; kendini eksiltmektir. Kendinden çalarak bir başkasına anlam yüklemektir. Onun en küçük hareketine koca anlamlar sığdırırsın. Sana atılmamış mesajları beklersin, sana söylenmemiş cümleleri tamamlarsın. Ve en kötüsü şu: Tüm bunların gerçek olmadığını bilirsin… ama yine de duramazsın.
Aşk, karşılıksızsa daha çok bağırmaz; daha çok susar. İçinde büyür, içine çöker. İnsan bir noktadan sonra “onu” değil, onun sende bıraktığı hissi sevmeye başlar. Çünkü o his, seni hayatta tutan tek şey olur. Acı verse bile vazgeçemezsin. Çünkü o acı, sana “hissettiğini” kanıtlar.
Bana göre aşk, yarım kalmış bir cümlenin sonunu her gün yeniden yazmaya çalışmaktır. Hiç gönderilmeyecek bir mektubu defalarca yazıp yırtmaktır. Ve yine de “belki bir gün” demekten vazgeçememektir.
Aşk, platonikse daha gerçektir belki de. Çünkü yalandan korunur. Hayal kırıklığından değil, gerçekleşmemekten beslenir. Ve insanı en çok yaralayan şey de budur: Hiç yaşanmamış bir şeyin bu kadar can yakabilmesi.
Adı konulamamış bir yalnızlık.
Kalpte sessizce büyüyen bir sızı.
Ve geçmeye niyeti olmayan, ama insanın onsuz da yapamadığı bir his.