for more : link
Keni

blake kathryn

No title available

Love Begins
YOU ARE THE REASON
AnasAbdin
d e v o n

@theartofmadeline
occasionally subtle

★

izzy's playlists!

No title available
Jules of Nature
Xuebing Du
Sweet Seals For You, Always
No title available

JVL
Game of Thrones Daily

roma★
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
seen from Nepal
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Canada

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from United States
seen from Mexico
seen from Mexico
seen from Chile
@photostorming
for more : link
Link
the moon is a royal companion
Gözümüz gibi baktığımız, aylarca üzerinde çalıştığımız dergimizin yeni sayısı çıktı. Kitapçılara ve mağazalara düşmeden önce buradan satın alabilirsiniz.
Bir İstanbullu Geceyi Sevmesini İyi Bilir
İstanbul’u özlemek: Bir gece vakti sıcak evini bırakıp, rüzgarını arkana alarak, yollara koyulmak ve arka sokakların gizemini çözmeye çalışmaktır. İstanbul’u özlemek için O’nu terk etmek de gerekmez, şehrin tam merkezindeyken bile aniden özlersin. Karanlığını, soğuğunu, pisliğini, karmaşıklığını iyice kanıksadıysan, yara izlerini ezberlediğin bir sevgili gibidir artık. Her şeye rağmen ve her haliyle sevilendir. Vazgeçsen ya da terk etsen de olmaz, birlikteyken de çoğu zaman anlaşmazlığa düşersin. Yine de bu şehir senindir ve gittiğin her yerde arkandan gelecektir.
Saat 23:00 civarı evin kapısını, bi ihtimal uğrayacak olan hırsızlara karşı iyice kilitledikten sonra atlayıp motora önce Şişli’den geçer, sonra Osmanbey ve Kurtuluş’un arka sokakları üzerinden Tarlabaşı’na çıkarsın. Tarlabaşı üzerinden de, Pera’nın arkasından dolanarak Galata’nın eğri büğrü taşlı yollarından geçersin. Çünkü İstanbullu olmak o eğri yollardan geçmek demektir. Motorunu kapatıp, yokuş aşağı kendi kendine giden iki tekerleğe teslim olursun. İstanbullu olmak Yüksek Kaldırım’da gece gece dolaşmak demektir. Orada artık eski genelevlerin çoğu olmasa da, esnaf hala iş başındadır. Bir de haritalarıyla gezinen birkaç yabancı turist çıkar karşına. Dümdüz indiğin yoldan, ikinci soldan saparsın. İşte karşındadır yılların Alageyik Sokağı. Yaşlı binalarının ışığı sönmüş, bayram olmasına rağmen kondom satan büfeler kapalı kalmıştır. Sebebini merak edersin. Bir İstanbullu daima bilir ki, özellikle de bayramları Alageyik’in misafiri bitmez. Kapılarında “cep telefonu, kesici alet, kemer ve eşya” emanet alan küçük kulubülerinin olduğu yüksek binaların içi daima dolu olur. Bazen bir kadın kahkahası, bazen de kart sesli bir adamın kahkahası sokakta yankılanır. Asmaların yola gölge yaptığı sokaktan geçerken solda yer alan büfeye bakar, “kim bilir ne iyi kar eder bayramda bu büfe” diye içinden geçirirsin. Dolunay tam karşındadır. Binaların arkasından öyle bir gözünü alır ki ay, arnavut kaldırımı parke taşları arasından geçerken bir an dengeni kaybedip yalpalayabilirsin. İstanbul’a gelen bir kaptan için bu genel evler sokağı zamanında ne kadar önemliyse, senin için de bu ve bunun gibi sokaklar o kadar önemlidir. İstanbul’un, binbir yüzünü görebileceğin İstiklal Caddesi’nden, parfüm kokulu Nişantaşı’ndan, esintili Bebek sahilinden, muhteşem güzellikteki evleri barındıran Yeniköy’den, depo ve dükkanların sıralandığı Karaköy’den veya Bankalar Caddesi’nden ibaret olmadığını bilirsin. İstanbullunun kalbi sokaklarda, gecenin karanlığında, bilinmeyende, sırlarda, ehemmiyeti olmayan köşelerde atar. Alageyik Sokağı’nın boş olmasına şaşırırken, sokakta bir adam görürsün. Beyaz kazaklı, saçları yağlı adam “olur da buralara yolun düşerse, şimdilik müşteri almadıklarını fakat kendisinin sizi başka bir yere yönlendirebileceğini” bildirir. Yolun bitiminde durur, yukarıda sıralanmış renkli ampüllere bakarsın. Bu gece sönüktür hepsi; bu da dolunayın sokağa daha da güçlü yansımasına sebep olmuştur. O an bu şehri her haliyle seversin, bütün yara izlerini tek tek kafanda sıralarsın. Köşe başından biri ıslık çalsa dönecek ve Yüksek Kaldırım’da gece gece bir ıslık da sen çalacaksındır. Ama bu gece o kadar sakin olan İstanbul’da henüz bir ıslık sesi kulağına çalınmamıştır.
Kemeraltı Caddesi’ne indiğinde, büfelerin önlerinde ıslak hamburger yiyenler, peçeli Arap kadınlar, motorlarıyla yarış yapanlar, Galata Köprüsü’ne doğru yavaş adımlarıyla yürüyen ayakları çıplak çocukları gördükten sonra geri dönersin. Galipdede’den tekrar yukarıya doğru çıktığında sıra Tarlabaşı sokaklarından geçmek vardır. Serdar-ı Ekrem’in bitiminden ilk sağ yapıp, Kırım Kilisesi’nin yanından geçerek Kumbaracı’ya çıkarsın. Kadının biri kapısının altına gazete kağıtları yerleştirmekle meşguldür. Biraz üşüdüğünden, durup da sebebini sormaya üşenirsin. Kumbaracı’nın dik yokuşunu çıkarken motorun egzoz kokusu gelir. Filistin bayrakları asılı balkonlara bakıp, gerçek bir İstanbullunun kesinlikle Kumbaracı Yokuşu’nu “her haliyle” seveceğini bilirsin. Burası yüzyıllardır kişilik değiştiren, bazen bu kişilikleri arasında geçiş yapmaktan yorulsa da, o dik yokuşu sayesinde dinç kalabilmeyi başardığı insanların yaşadığı sokaktır. Bir öğlen vakti okuldan çıkan çocuklarının, pembe barbie’li çantalarını taşıyan başı örtülü anneler, şikayet etmeksizin bu yokuşu defalarca çıkacaklardır.
İstiklal Caddesi’ne yeniden çıktığında, gözlerin gecenin sırlarını arayan diğer İstanbulluları arar. Bir bir baktığın gözlerde ya eski sevgiliyi, ya da şaşkın bir turist görürsün de bir İstanbulluyla karşılaşamazsın. Muhtemelen onlar şu anda evlerinde uyuyordur ya da üşümemek için battaniyelerine sarılmış bir şekilde pencerelerinden bakıyordur.
Kasımpaşa Stadı’ndan Tarlabaşı sokaklarına kadar gelebildiğin süre zarfında gördüğün her bir sahneyi kaydetmek için hafızan yetersiz, gözlerin kısık kalır. Tarlabaşı’nın en güzel köşe binalarınının birinin önüne gelirsin ve bu saatte dışarıda top oynamalarına şaşırdığın çocuklar topu üzerine fırlatacak gibi bir hareket yaparak, sana orada küçük bir şaka yaparlar. Bir an onlardan biri gibi hisseder, bu histen hoşnut bir şekilde yola devam edersin. Çayhanelerin çelik çaydanlıklarından duman tüter için ısınır. Kahvehanelerde sigara dumanı altında kart oynayan pala bıyıklı amcalara bakıp birkaç sokak öteye gidersin. İçin sanki biraz sigara kokmaya başlamıştır. Kırmızı, neon ışıklı lokantalar ve bakkallar Tarlabaşı sokaklarının, geceleri yanan en yakın yıldızı gibidirler. Sabaha kadar açık kalır ışıkları. Bu ışıkların arasından geçerken gözüne bir pavyon erişir. Pavyonun kapı girişinde bekleyen tesbihli amca ve içeride neler döndüğünü kestiremediğin mekandan uzaklaşmak istemezsin. Çıkışın garanti olsa, içine girmek, saatlerce bir pavyonda vakit geçirmek ve eski İstanbul pavyonları üzerine okuduğun ne varsa o an, orada onları unutmak istersin. Bilirsin ki bir İstanbullu İstanbul’a dair ne varsa okur ama değişimlere karşı çok üzülmemek için de okuduğu ne varsa unutur. Unutmasını bilir. Köşeden saçlarını “çıtçıt” peruklarla uzatmış bir travesti çıkar karşına. Parfümü gelir burnuna… Bu “saçları” aldığı yeri tahmin etmeye çalışırsın… Muhtemelen Tarlabaşı Bulvarı üzerindeki neon renkli perukçulardan biridir. Az sonra o parfüm kokusunu da unutursun.
Rüzgar esmeye devam eder. Dolunayın üzerinden kaybolan bulutlar sayesinde artık gökyüzü daha aydınlıktır. Bu şehrin tüm sokakları sessizliğe bürünür gecenin aydınlığında. Sokak başlarında oturan çocuklar artık üşümeyi unutmuştur ve bu şehre teslim olmuştur. Evine doğru yol alırken bu şehri aldatıyor gibi hissedersin. Sıcak evinle bu sokakları da aldatıyor gibisindir. Halbuki her halinle sevdiğin bu şehre ve onun sokaklarına aittir ruhun, hislerin, kafandan geçen cümlelerin. Bu sokaklarda gündüz başka, gece başka gördüğün hayatlar artık zevk sıvın olmuş, seni şehrin içine her geçen gün daha da çekmektedir. Bir cücenin ıslık çaldığını, bir travestinin yüzlerce renkli balonu sokaklara fırlattığını, bir kerhane tatlıcısının her gece bir adamı şişlediğini, sokak çocuklarının renkli-parlak topu olan çocuklardan nefret ettiğini, mahalle bıçkınlarının ceplerinden çıkardıkları bıçaklarına bakarak saçlarını tükürükle düzelttiklerini, horozunu eline almış bir delinin Rumeli Hisarı’nı ararken kendini ismini bilmediği sokaklarda bulduğunu hayal edersin. Hepsi gerçektir de hayal olmuştur. Hayal olan her şeyin de bir gün gerçek olacağını düşleyerek İstanbul’u bir kerede içine almak istersin. Acıtacağını bile bile sonuna kadar içini O’na açmak.
29.10.2015 / 00:20 - İstanbul
İç Ses
Hayatıma dönüp baktığımda içimden geçen seslerin, dışıma yansıyan tüm seslerimin toplamından daha fazla olduğunu ve bu dış seslerimi uzun zamandır bastırdığımı görüyorum. Hatta bu duruma o kadar kapılmış durumdayım ki, konuşmasam da içimden geçen tüm bu sesleri karşımdaki de anlar ya da hisseder diye düşünüyorum çoğu zaman. Öyle zamanlar oldu ki karşımdakine: "şu an söylediklerimi duyuyor musun?" diye telepatik sorular sorup; karşımdaki kişinin cevap vermediğini görünce hayal kırıklığına uğradım.
- Ne kadar masum durursan dur, senin de içinden bir sürü kötülük geçiyor. Bunu bildiğimin farkında mısın?
- ...
Ses yok
- Hey! Sana diyorum.
Aslında tüm hayatım mürekkebi bitmiş daktilo şeridinin kağıtta bıraktığı belli belirsiz izler gibi silik ve sessizdi. Silik, sessiz ama içten içe gürültülü.
1976 kışının en soğuk gecelerinden birinde; Ocak'ın 12'sinde dünyaya adımımı ilk attığımda derin bir nefes almaktan başka hiçbir şey yapmadım. Beklenen, her yeni doğmuş çocuk gibi küçük bir çığlıkla ağlamakken; ben tüm bu yapmacık çığlıkları içimde atmıştım. O gece hastanede çıkan yangına rağmen ben tek kişilik hayatımın ilk saatlerinde de sessizliğimi bozmamıştım. Annemden dinlediğim kadarıyla hastane o an, (benim tam tersime) panik halinde oradan oraya koşuşturan insanlarla doluymuş. Annem de o anki durumu sindirmiş ve bunun gibi birçok olayı sıkça içine atmış olacak ki, yıllar sonra tüm çığlıklarını tek seferde atmış ve bir daha da hiç susmamıştı.
Zaman zaman değiştirmek istediğim alışkanlıklarımın ne zaman, nasıl başladıklarını bir türlü hatırlayamıyorum. Bir şekilde, belki de benimle var olmuş, büyümüş ve belki ben ölene kadar benimle birlikte yaşayacaklar. İlk ve ortaokul hayatım bu yüzden sancılarla geçmiş, söylemek istediklerimi hep yutmuş ve bazen saatlerce susmuşumdur. Sıranın hep en güzel yerine yerleşen şımarık çocuk Emre'ye içimden bildiğim bütün küfürleri sıralarken, aslında dışarıdan bakıldığında her şey çok yolundaydı. Ya da okulun arka bahçesindeki kum havuzuna anlamsızca atlayan çocukları izlerken ne kadar aptal oldukları ile ilgili yorumlarımı kendime saklardım.
2006 yılının ilkbaharında tüm Kuzey ve Güney Amerika'yı yalnız başıma gezmeye çıktığımda, yıllarca içime attığım her şeyi tek seferde yollara, otobüslere, kaldırımlara, duvarlara ve tek gecelik ilişkiler yaşadığım adam ve kadınlara haykırmaya çalıştım. Yıllarca görünmez olmanın, susmanın ve iç seslerle konuşmanın sonucunda kafayı biraz çizmiş, kendimi yollara atmanın dayanılmaz hafifliği ile sarhoş olmaya başlamıştım. Günün yarısını votka içerek geçiren bir Rus'tan, maç olsa da bira içsek diye düşünen bir Alman'dan, sıradaki pub'ın hangisi olacağına karar verebilmek için bir bira daha ısmarlayan İngiliz'den veya su yerine "köpek öldüren" içerek yaşayan bir Türk şarapçıdan daha sarhoştum. Yıllarca susmak meğer en büyük ayıklık haliymiş ve ben bu ayıklık süresince bir insanın yaşayabileceği en sıkıcı hayatlardan birini yaşamışım. Diğer yandan konuşmak, içinden ne geçiyorsa onu dillendirmek bir insanı insan kılan en büyük unsurlardan biriymiş. Sesli olmak, bir insanı oluşturan kemikleri, kafatası, yüzü ve en az tüm organları kadar önemliymiş. Yıllarca bana ve benim gibi birçok çocuğa öğretilen "Aman sesini çıkarma!" lar ya da "Sessiz Ol!" lar aslında içimde biriken seslerin en başında gelen sebepleri olmuşlar.
13 Ağustos 2006, Joshua Tree'de toplamda kaç kişi olduğunu kestiremediğim kalabalık bir grup ile çok sesli konuşuyoruz. O kadar fazla ses çıkıyor ki, sesler birbirine karışıyor. Herkesin hep bir ağızdan konuştuğu ve kimsenin birbirini pek de anlamadığı bir ortam var. "Karşımdaki ne düşünür acaba?" diye dertlenmeden konuşmak güzel. Kimse karşısındakine bir fikri kabul ettirmeye çalışmıyor. Bazen diyaloglar, çoğu zaman da başka bir sesle sonlanan monologlar hakim ortama. Kazanılacak paralar, alınacak ev ve arabalar uğruna saatlerce ofiste bilgisayar karşısında geçirilmiş ve sonunda "kendin" bile olamadığın onca yıl; "hepimiz aslında bitkisel hayattayız" ve "aslında bu hayatı biz yaşamıyoruz" diyemediğin sayısız günlerin ardından nihayet kendin olabilmek güzel. Nihayet özgür olmak ve birbirinden farklı seslerin arasından yeniden doğmak güzel.
24 Ağustos 2012, Santorini'deyim. Çok güzel bir çift görüyorum. Karşılıklı oturan ve saatlerce yine karşılıklı susan bir çift. Arada kız bir şey söylüyor ve çocuk tasdiklediğini gösteren bir hareket yapıp susmaya devam ediyor. İçtikleri kahve, okudukları kitap, geçmişte seviştikleri insanlar hakkında konuşmadıklarını biliyorum. Sessiz kalmayı ve çok zorunda kalmadıkça fazla ses çıkarmamaları öğütleyen bir toplumda yetişmedikleri de belli üstelik. Milletlerini tahmin edince bütün bu saydıklarım da geçiyor beraberinde kafamdan. Fakat eksik bir şey hissediyorum. Konuşulmadıkça büyüyen, büyüdükçe dile getirilmekten çekinilen bir şey... "Garson!" diye sesleniyor kız ve ben de hesabı istiyorum.
5 Ağustos Salı 2014. Martıların çığlığı... Hani şu tek ayakları üzerinde yüzlerini rüzgara verip çatılarda uyurlarken birden tatlı uykularından uyandırılan martılar. Saat 01:14 aniden birkaç el silah sesi... Sebebini merak edemeyecek kadar çok uykum var. Martılar gökyüzünde çırpınıyorlar ve çığlıkları bu sıcak İstanbul yazında bir nebze olsun hava alabilmek için açtığım penceremden odamın içine doluyor. Yıllar geçiyor ve kocaman bir adam oluyorum. Benimle, bedenimle birlikte sesim de büyüyor. Bazen bir çığlık, bazen yine dillendiremediğim iç ses, bazen de akıp hikayelere dönüşen sesim kocaman oluyor. Her geçen gün sessizliğe daha az katlanabilen bir adam var şimdi aynada. Martıların çığlığı dayanılmaz bir hale geliyor.
... ayna kırıkları,
boynumdan göğsüme sızan bir sıcaklık,
sesim artık bir "hırıltı",
gözlerim kapanıyor,
ve yine sessizlik oluyor...
Nisan ‘15.
Bir an gelir, uykun kaçar. Pencereyi açarsın. Pantheon'un hemen önünde yer alan çeşmeli meydanda olasın gelir. Bisiklete atlarsın, düşersin yollara. Belin açılmıştır, malum rüzgar var. Birbirine çıkan Le Marais sokaklarında kaybolursun. İçin üşür, New York sokaklarındaki evsizlere bakar kendini "şanslı" hissedersin. Yorganı biraz daha çekersin üzerine. İstanbul'un arka sokaklarında hala ıslık çalan ve düdük öttürdükten sonra tehlikeyi savabilen cüceler var mıdır acaba? diye düşünürsün. Cüceler gelir aklına, bir bir. Uzun boylu cüceler. Belki cinayetler işleniyordur o vakit Tarlabaşı sokaklarında, ya da Esenyurt'un arka mahallelerinin birinde haplanıp evleri soymaya hazırlanan kırmızı bereli birkaç adam geziniyordur. Okmeydanı'nda bir biranede yaşlı bir adam ardarda o kadar çok sigara içmiştir ki kokusu taa senin odana kadar geliyordur. Balkona çıkarsın. Kentsel dönüşüme girmiş karşı binanın önce cılız balkonları içini acıtır. Ağlayacak sebep ararsın. Balkonlardan biraz daha üste çıkıp, kafanı çatıya doğru kaldırdığında tek ayak üstünde uyuyan, yan yana dizilmiş martıları görürsün. Sanki bu şehirde cezalandırılmışlar ve tek ayak üstünde uyumak zorunda bırakılmışlar... Gibidirler. Acaba Paris'in martıları da tek ayak üstünde mi uyuyordur şu anda? Üst komşu her gün yere düşürdüğü kolyesini yine düşürmesiyle birlikte o tanıdık çı-tır-tı sesi kulağına gelir. Tek seferde gerçekleşmez o ses, üç ayrı sekansa bölünür. Sonuncusunda tamamen parke zeminine teslim olur kolye. Belki de bir tespihtir her gün zemine çarpan o çı-tır-tı... Kim bilir... Pencerenden uçuşan perdeyi işaret ve baş parmağı aranda birbirine sürterek gıcık bir ses çıkarırsın. O sırada çocukluğunun küpürlü perdeleri aklına gelir. Özlersin. Çocuk olmayı... ve parmaklarının arasına özgürce alabildiğin nice perde kumaşını. Küpürleri, dantelleri ve yaşlı bir cildi andıran kalın kadifeleri. Barselona'daki bir bara dürbünle baktığın o gece gelir aklına. Bar güzeldir ama mideni bulandırır sigara dumanı. Okmeydanı'ndaki biranede oturan o adamın kokusu gibidir aynı. Zaten sigara dumanı üzerine sinen ve parmakları sigara kokan her insan sence çaresizdir. Hatta içten içe yalnızdır da. Onlarla çok içli dışlı olmamak gerekir. Yeni yıkanmış nevresim (ki bu nevresim daima takım olmalıdır) kokuları gelir. Önce aklına, sonra burnuna. Bir evi ev yapan o kokulardır. Hayatı da her defasında yeni baştan yıkamak ve koklamak istersin. O zaman hayat ev gibi olabilir belki. Ölü kokuları, sigara kokuları ve egzoz kokuları bir seferde kaybolur. Her şey ilk günkü gibi sapasağlam olur. Ellerindeki tuzu ve avcundaki sedefi aşağıya silkeledikten sonra, pencereyi kapatmadan önce martılara son bir kez bakarsın. Özenirsin. Belki de en güzel ve en naif şey bu şehirde martı kalmaktır. Ama önce martı olabilmek gerekir. Layıkıyla. Yavaştan uykun gelir. Yeni yıkanmış gibi kokan hayata sarılır, biraz yorganın ayak ucunu açık bırakarak dalarsın. Yeni bir uykuya, sonra yeni bir hayata... Gördüğün ilk rüyada Cihangir ve Beşiktaş'ın bütün turşucularına uğrayıp, turşu suyu içtiğinden; susamış bir şekilde yeniden uyanırsın. Baş ucunda bir bardak dolusu su bulmak seni o anda "şanslı" yapar. Bu defa da kendini martılardan bile daha "şanslı" hissedersin. 15.10.15 // 01:37
Getting ready for tomorrow’s Mini Maker Faire Istanbul with Master Yoda. “Do. Or do not. There is no try.”
Düşünce, konuşma ve yazma. Üç temel varoluş elementi.
Düşünce en katıksızı. Değiştirilebilir olsa da, asla üstü örtülemeyen, saklanamayan ve bir şekilde kendini gösteren bir içe vurum. Bin bir türlü müdahale ile farklılaştırılıp dışa savruluyor. Dıştayken gerçekliğini yitiriyor, sansüre uğruyor. Halbuki neyse o. Kafadan geçen anlık cümleler, ani ses dalgaları gibi. Makyajsız. Ama bir türlü olduğu gibi dışa çıkamıyor. “Bok, pis, gebersin, anal, lanetlenmiş, leş, öteki, amcık, sik”; “lavanta, temiz, yaşasın tabii, makat bölgesi, kutsanmış, mis, bizden, kuku, pipi ” olarak kelimelere dökülebiliyor. Saf ama her zaman manipüle edilmeye mahkum. Pısırık, içe dönük ve yer yer de ezik olan “konuşma” gibi değil. En azından içteyken gerçek, cesur. Ama dışa çıktığı anda karakteri değişiyor. Bambaşka bir hale bürünüyor.
Konuşma. Yazmadan sonra, işlenebilen, değişime uğrayan, hesap kitaptan ve süzgeçten en çok geçen belki de. Düşünce kadar ani olmuyor, zaman alıyor. Düşünceler önce manüpile edildikten sonra konuşma olarak yeniden doğuyor. Kelimeler bazen seçiliyor, bazen de aniden oluşan düşüncenin ertesinde dışa vuruluyor. Rahatlatabilir. Bazen kızdıradabilir. Karşındakiyle aranda bazen sağlam, bazen onarılamaz kadar hassas köprüler kurdurur.
Ve son olarak yazma, kelimelerin belki de en saf olmadan bir araya gelip aktarılış şekli. Bir sürü elemeden geçip en son bitiş noktasına varıyor. Bir kere var oldu mu, düşünce ve konuşma gibi manipüle edilip, değiştirilemiyor. Kalıyor, yaşıyor, büyüyor, çürüyor.
03.10.2015
.
https://instagram.com/alvertigo/
Bugün otobüs duraklarının birinde Suriyeli bir babanın ayakları çıplak oğlunu sevip, sonra da bir iki şakayla onu güldürüşünü gördüm. Bütün bu olanlar o kadar evrenseldi ki, o an baba gözümde hem Türk, hem Arap, hem Kürt, hem Farslı, hem Faslı ... gibi gözüktü. Çocuğun gülümsemesi sınırlarla tarif edilemeyecek kadar gerçekti. O an bir süreliğine para için “dilenmeyi” bırakıp, yalnızca mutluluğa dileniyorlar gibiydi. Öyle hızlı, öyle etkileyici bir andı.
23.09.2015 / İstanbul.
Şimdi sana ne yapman gerektiği söylenecek. Sonra hepsini bir bir yapacaksın. Aylarca ve hatta yıllarca yine ne yapabileceğini söyleyecekler. Sen de inanacaksın. Aylarca, yıllarca yapmaya çalışacaksın. Sonra bir gün gelecek ve aslında yapmak istediklerinin hiçbirinin onların söyledikleriyle örtüşmediğini göreceksin. En azından bunu da anlayabildiğine mutlu olacaksın.
Şimdi sana ne yapman gerektiği söyleniyorsa onun tam zıttını yapmaya başlayacaksın. Kendi yapmak istediklerini, kendi sorumlulukların altında yaptığından ve en azından buna kapasiten olduğunu görebildiğinden yine mutlu olacaksın.
new blog post
new blog post
Ortadoğulu olmanın verdiği bir sorumluluk duygusuyla, bütün mutlu duygularımızı bastırdık ve çok mutluyken bile her an, yeniden mutsuz olabiliriz diye kaygılanırken o mutlu anların içinde var olamadık. Gülmek, anı yaşamak, gezmek, yalın ayak çimenlere basmak “çok” oldu. Dolunayı izlediğimiz her an, keyiflenip bir şişe şarap açacakken tarih çıktı karşımıza, tadımız kaçtı. Ölüm kültürü öyle bir işlendi ki bu topraklara “keyiflenmek” ve hatta belki de en temel duygulardan biri olan “mutluluk” çok görüldü. Kahkaha attığımız her an “şşş yavaş gül” uyarılarıyla karşılaştık. Ne zaman güzel bir an'ı paylaşacak olsak “nazar değer” diye, çok da ballandırmadan anlattık. Mutlu şarkılar dinleyerek büyümedik. Anlamlarını bilmesek dahi ölüm ve melankoli vardı dizelerde.
Politik ailelerimizin başarısızlığa uğramış ve dünyayı değiştirememiş olmasından dolayı, bir nebze de olsa “güvenli” yaşayalım diye apolitik olmaya konumlandırıldık. O kadar çok tabumuz, o kadar çok “kol kırılır yen içinde kalır"ımız vardı ki, bacak aralarımızla beyinlerimiz yer yer çakışmak zorunda kaldı. Gizleyecek, "başkaları ne der” , “komşular duymasın"larımız çok olduğundan "özgür birer çocukmuş” gibi büyüyüp, tutsak birer yetişkin olduk.
Boşalma anına dek güzel gelen salt pornografinin, “o an” sonlandığında benlikte yarattığı utanç ve biraz da tiksinme hissi gibi, yaşamdan önce utandık, sonra tiksindik. Halbuki bu kanıksamanın aksini savunan, “iliklerine kadar yaşayacaksın” diyen şairler de vardı. Ne zaman onları örnek alacak olsak, iliklerine kadar yaşamaktan alıkoyulduk.
Akdeniz kültürünün başıboşluğu, öğlen uykuları, yarınsızlık içinde geçen felsefeleri vardı. Ekonomileri çöktü. Ruhları hala ayakta. Bilinçli aylaklığı ve hiçbir şey yapmadan ve hatta hiçbir şey olmadan bile salt mutlu olunabileceğini kanıtlamak isteyen filozoflar da vardı. Yeri geldi onlara da kulak kabarttık. Dondurmayı dişimiz sızlayana dek ısırdık. Islak çimenlere uzanıp ayı izledik. Yorgan altında geç saatlere kadar fenerle kitaplar okuduk. Kırmızı şaraplar kadehlerden uçup gidince, serin çarşaflarda seviştik. Hem de “ayıp” olmasına rağmen. Güneş tenimizi yakana kadar sokaklarda oynadık. İlk elimize geçen parayla uzaklara yol aldık. Televizyonu açtık tadımız kaçtı. Gazeteyi okuduk tadımız kaçtı. Bireysel olarak mutlu olunabileceğini fakat toplumsal olarak mutluluğu ve huzuru yakalayamadan onun da mümkün olamayacağını anladık. Bu kadar ayrışmışken, bu kadar birbirimizden uzaklaşmış, bu kadar ötekileştirilmişken - ve tabii bu kadar ötekileştirirken nasıl mutluluk düşünülebilirdi. Mutluluk yoksa bir lüks müydü? Üzülen, sınırlara dayanan, ülkelerinden kaçmak zorunda olan ve kendi ülkesinde öldürmek-öldürülmek zorunda olan insanlar varken nasıl mutlu olmaktan söz edilebilirdi? Bu durumda biz mutluluğu üç öğün değil, yalnızca ayda bir kez lüks alışveriş merkezlerinden renkli ve gösterişli kredi kartlarımızla satın alabilirdik. Tükettikçe mutlu olabilirdik. Belki…
Her gün görmezden geldiğimiz, teni güneşten kararmış insanlara rağmen (biz görmeyince o insanlar görünmez olmuyordu aslında), yorgun İstanbul'a, kirli ve insanlık dışı politikalara rağmen ve ölümün tüm gerçekliğine rağmen yaşam yine de güzeldi. Mutluluğun resimlerde kaldığını bilsek de, onun sanki bir lüksmüş gibi empoze edildiğini görsek de yine de arada Ortadoğulu olduğumuzu unutup, bir Akdenizli edasıyla denizin sonsuzluğuna, suyun berraklığına, anason kokusuna, gelmiş geçmiş ilham veren bütün şair ve yazarlara şükredip keyiflenmek çok da büyük bir suç olmasa gerekirdi.
Nasılsa bir gün kaybolacaktı suda suretimiz.
29.08.2015 // İstanbul.
“Su başında durmuşuz, çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. Suda suretimiz çıkıyor, çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. Suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su başında durmuşuz. Önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra ben gideceğim, kaybolacak suda suretim. Sonra çınar gidecek, kaybolacak suda sureti. Sonra su gidecek güneş kalacak; sonra o da gidecek…
Su basında durmuşuz. Su serin, Çınar ulu, Ben şiir yazıyorum. Kedi uyukluyor Güneş sıcak. Çok şükür yaşıyoruz. Suyun şavkı vuruyor bize Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…….”
new blog post
Düşünceler ve Kumlar Üzerine
Buz gibi sudan çıkıyorum, az önce dipteki bütün balıkları gördüm. Balıkların yaşamlarına özendim. Hepsi düşüncesiz bir halde bir kayadan diğerine yüzüyordu. Ege’nin turkuaz rengi sularına kendimi bıraktım. Karşıdaki adayı, suyun yüzeyine uzanır vaziyette izledim, suyun güneşle birleşmesi bazen bulanıklaştırdı adayı. Suyun en dibine kadar dalınca bir süre düşüncesiz öylece kaldım. Şimdi kıyıya geldim ve tuzlu sudan buruşan parmaklarımla kumu alıp, parmaklarımın arasından kaymasını ve yere düşmesini izliyorum. Güneş omuzlarımı, yüzümü yakıyor. Ellerim nemli, kumların bir kısmı elime yapışıyor. Biraz önce çıktığım suya bakıyorum, ne kadar durgun ve berrak. O an denizdeyken kıyıya çıkmayı düşünüyordum, şimdiyse sıcaktan bunalıp yeniden denize gireceğim anı düşünüyorum. Aslında çoğunlukla içinde olduğum anlardan çok o anın bir sonraki adımında gelecek ana odaklanıyorum. Belki de bu yüzden anlarımı yaşamıyorum da, anıyorum bazen. Hep sonradan.
Kuma uzanmış vücudum biraz yanmaya başlarken, beynim de düşüncelerden yanıyor. Artık biliyorum ki (bunu anlamam 20 yılımı aldı) sadece düşüncelerde var her şey. Korkularım, geleceğim, hatta geçmişim, bazen şimdim, endişelerim, mutluluğum, heyecanım, insanlar, şehirler, evler, meydanlar, denizler ve daha birçok şey düşüncelerimde var oluyor. Bazen yapılacakların listesi beni düşüncelerimde yakalıyor ve korkutuyor. Kaçana kadar peşimi bırakmıyor. Yine biliyorum ki, düşünceler eyleme aktarıldığı anda büyük bir rahatlama olur; sözcükler rahatlar, basitleşir ve sadece geriye yapılan eylem kalır. Düşünceler de hafifler. Bu yüzden, bazen düşüncelerime verdiğim vakti, eylemlere vermeyi ve böylelikle kafamın yorgunluğunu da almayı arzuluyorum. Düşünmektense, yapmak, düşünmektense gitmek, düşünmektense yaşamak, düşünmektense gelmek, düşünmektense sonlandırmak… gibi.
Gözlerimi güneşe çevirince bir süre bir şey göremeyip sonra güneşe alışıyorum. Güneşi seviyorum. Yalnızca güneşte kalmalıyım. Güneşten alıp gözlerimi başka bir yöne yönelttiğimde ise her şey bulanıklaşıyor. Fosfor rengine dönüyor biraz önce yüzdüğüm deniz. Adalar neredeyse yok. Yunan adaları. Eskiden Ayvalık’taki bir komşumuzun dürbünüyle Midilli Adası’na bakar, plajlarında oturan mini insanlarını gözlemlerdim. Gözetlerdim. Hatta sanırım bazen büyük bir hevesle dikizlerdim. Düşüncelerim ve adalar, bir de güneşin başımı döndüren gücü. Hepsi birlikte birleşiyor ve uykum geliyor. Hepsini kafamda dikizliyorum. Çevreden gelen birkaç insan sesi, çocuk ağlamaları ve hafif bir dalga sesi, bir de ağustos böceklerinin cızırtısı iyice uykumu getiriyor.
4 yaz önce, bu zamanlarda Borges’nin Kum Kitabı’nı okuyordum. Anıları ve anlattığı kumlu hikayeler içimi sızlatıyordu. Şimdi başka bir kitap okuyorum, Tezer Özlü’nün. Sözcükler yine içimi sızlatıyor. Ama hiç değilse düşünceler kadar değil. Sözcükler bir var, bir yok. Aslında hep var ama sen okuduğun, duyduğun, gördüğün sürece var. Düşüncelerse hep düşünülmek için. Gerekli, gereksiz düşünceler. Uykum geliyor. Kumlar giriyor kulaklarıma. Kumlar sırtımı iyice yakıyor. Deniz hiç bitmese, yaz hiç bitmese. Her yazın ayrı bir kenti, ayrı bir şarkısı oluyor. Bu yaz hep bir neşeli çalıyor radyo. Kentim uzaklar. Gövdem uzakları istiyor. O kadar uzak olsun ki, düşünce hızıma bile yetişsin uzaklığımın hızı. Öyle şeyler istiyorum. İnsan sürekli bir şey ister. Bakalım ne zaman olur… Ne zaman beni çağıran uzaklara geri dönerim.
İyice ağırlaşan göz kapaklarıma karşı koyamıyorum, bir anason kokusu kadar yakınımda uyku. Uyumak, düşüncesiz bir zamana teslim olmak ve uyanınca peynir ile anason kokularına kavuşmak istiyorum. Karşımda adalar, deniz ve gün batımı öncesi sessizlik. Aklımda sadece kumlar var; kumların bıraktığı izler. Çantamın içine giren kumlar, saçlarıma yapışan, yıllar önce ayaklarımı içine sokup çukur yaptığım, üzerine bambularla şekil çizdiğim kumlar. Kale yapmak yerine daima deniz kabuklarıyla süslediğim kumdan pastam, habire tırmıkla oyduğum kumdan yüzeyler, içine gömdüğüm kumdan yüzlerle uykuya dalıyorum. Hafif bir Ege rüzgarı esiyor ve beni bütün kirli düşüncelerden arındırıyor.
19 Temmuz 2015 / Asos
Ayvalık, Bademli // 14.07.2015