Kayboldum. Bilinmezliğin en ücra köşelerinde. Zifiri karanlık buz gibi bir odanın ortasına oturmuş ne görüyor ne de biliyordum, neredeyim
ben, ne hissediyordum, hissedebiliyor muydum. Korkuyor muydum? Neyden? Karanlıktan mı? Yalnızlıktan mı? veya Bulunamamaktan mı? Korktuğumu biliyordum, ama neyden korktuğumun cevabı zihnimin kuytularında bile yoktu. Hiç bu kadar kapılmamıştım karanlığa, hiç bu kadar kaybolmuş hissetmemiştim sahi. Kimdim ben ve ne işim vardı burada. Hissettiğim şeylerin bir çevirisi var mıydı peki, hissettiğim şeyler gerçek hisler miydi yoksa bunca yıl sadece hissettiğimi sanarak mı yaşamıştım, nasıl anlatacaktım kendimi. En zorlandığım şey oldu her zaman bu, kendini anlatmak. Anlatabilmek. Zordur hissedilenlerin cümlelerle sunulması, hep altın tepside her şeyimi sunmamı isterlerdi. Ben ise her defasında daha çok kilitlerdim kendimi o sandığa. Aradım durdum yıllarca gerçekliğimi, sandığımda büyüdüm usulca. Kimdim ben, ve nasıl hissedilirdi duygular. Son hız koşarken çarptım bir duvara. Hiç beklemediğim "bi'anda".
Ruhumu dondurmuştu kahve gözleri. Toprak gibi kokuyordu bakışları. Üşütüyordu ama yakıyordu da aynı zamanda. Farklıydı. O da kaybolmuş gibiydi tıpkı benim gibi. Çarpıştı ruhlarımız. İki karmaşık ruh, iki alev gibi beden, iki kanayan kalp, bir çift yeşil bir çift de kahve. Yeşillerim tutundu toprağına. Nasıl oldu anlamazken kenetlenip kök salmıştım sanki. Bir insanın ruhu şiir okur gözleri kokar mıydı. Onun ruhu kulağıma en güzel şiirleri fısıldıyor, gözleri de mis gibi toprak kokuyordu.
Hem ölümü anımsatıyordu hem de yeniden doğuşu. Ruhu öyle güzel sevişiyordu ki ruhumla, dalgaların usulca kıyıya dokunuşu gibiydi şiir yazılası. Dokunuşları melodi gibiydi. Her gece başka bir şarkı sunuyordu bana. Bakışları sanat gibi, sayfalarca resmedilesi. Sesi de ev gibiydi, sıcak ve ruhumu okşuyordu tonu. Kokusunu bıraktım sona. Hiç bir şeye ve hiç kimseye benzemiyordu. tüm imkansızlıklar bir araya gelip kokusunu doğurmuş gibiydi. O kokuyordu. Burnumu usulca alev gibi yanan boyun boşluğuna dokundurup güçlüce içime çekiyordum. Ciğerlerim yanana kadar tutuyordum içimde. İyice kazınsın ciğerlerime kendimi unutsam bile kalsın bende diye. Öyle de oldu.
O gitti. Ciğerlerimdeki kokusunun imzası, tenimdeki dokunuşlarının izi. Ve ruhumdaki dudak lekeleri. Usulca öptü gitmeden ruhumu. İşte ben o gün öldüm. Şimdi ise yalnızca bedenden ibaretim. Ruhum gözlerindeki toprakta gömülü, adım dilinin ucuna asmış kendini. Kokum da o son sarılışımda kaldı onda. O günden sonra ne kalbim ne de ruhum uğramadı bir daha. Hem bedenime hem de ruhuma dokunan ilk ve son insan olarak kaldı orda.
Gitti ve her gün daha çok sevdim onu. Unutmamı beklerlerken, ben daha çok bağlandım ona. Yokluğuna ihanet edemedim. Gülmekten çekindim, onsuz mutlu olmaktan. Sevilmekten korkup insanlardan kaçtım. Sahi gittin madem bendeki seni neden bana bıraktın. Acısın diye mi. Peki ya ruhum ve kalbimi neden alıp götürdün, bir parçam sende kalsın diye mi. Aşk yoktu hani, hatırlar mısın seninle ilk tanıştığımız zamanla ikimiz de aşk diye bir şeye inanmadığımızı söylemiştik birbirimize. Aşk eğer bir şey olsaydı işte bu his olurdu. Gelmeyeceğini bilerek sevmek. Onsuzken bile bir başkasının sevgisine ihtiyaç duymamak, ve hissetmek. Sayende artık hissedebiliyorum. En güzellerini de en acılarını da. En önemlisi, aşkı da. Aşk gerçekmiş inanıyorum artık, yalnızca acıtırmış. Aşk buysa eğer çok yazık hiç aşık olmamış insanlara, kalbin yapabildiği güzelliklerin tadına bakmamış olanlar, ve bir ruha hiç dokunamamış olanlar. Acıyorum onlara. Sonra da bana. Sana bir daha hiç dokunamayacak, öpemeyecek olan bana. Acıyorum ruhunu ruhuma denk düşüremeyecek oluşuma ve acıyorum bir daha asla sevemeyecek olan kalbime. En güzel duygularımı bahşettim sana, kalbim çarptı kalbine ve ruhum dokundu ruhuna, bu öyle güzel bir denk gelişti ki kayboldum sende ve bir daha ne bulunmak istedim ne de duyulmak.
viya








