Kuraklık ana! Bir son bulamadık senin için, bir başlangıç da. Bilememe kapanında öyle yönsüzüz ki! Felaketin kıyısını hatırlatan senin tarafsızlığındı, her zaman. Gündüz kaçağı gözün geceye saldı bizi, susku karanlığında yazdı hep giz sözünü, çekinmeden. Önceleri tayfun yığınları, bora çoğulluğu soluyordu yaşamımıza. Sonra zifir durukluğu; söndü, çekip gitti yıldızlar da. Böylece serildik yatay, paylaşım olanaksızlığı konutunda. Işıltılarını geri alan şimşeklerin ilenciyle, yer dışı kaldık. Bu yer ölümü tanımamıştı, henüz, yaşama tanıklığına ant içmişti. Bu yemin kalkanını yüzümüze çevirerek savunmakta kendini hâlâ; kollarımız bağlı, hiçbir karşılık yok bizden yansıtabileceğimiz. Bir an kısacık bir önsezi anında, bir bileşim umudunda, kalkanın gözü değişiyor, konutun kızgın ve atılgan, tehditleriyle geri bıraktırıyor bu önseziyi ya da devinim umudunu. “Dur” diyor, “hangi karşılık sana kucak açar, belli sayı için sıfırdan farklanan?” “Nasıl bir kaçışla vazgeçmek bu ürkünç aralıktan?” Ürkünç tavrıyla başlamanın hiçliğini yineliyor, alıkoyuyor en küçük kımıltıdan. Bizlerin yanıtı bu alıkoyuşta buluyor varlığını, dönencenin dışına bırakılmış olanda, kendiliğinden. Ürkekçe bakıyor, bakıyoruz…











