Birhan Keskin
Küçük bir sahil kasabasındayım. Oturdum, yine düşünülmeyecek ne varsa düşünüyorum. İnsan zaten en çok böyle zamanlarda düşünüyor, yılbaşlarını sakin yaz tatili zamanlarına almalıyız. Geçmişteki hatalarımdan ders çıkarıp, garip garip gelecek planları yapıyorum. Nedendir bilinmez, yılın en çok bu zamanları olur olmaz düşünceler sarar beynimi. Bu sefer karşımdaki yakamozun hatrına daha akla yatkın hayaller kurmaya karar verdim. Mesela sigarayı azaltacağım demek yerine günde 1 adet az içeceğim, ya da spora yazılıp sağlıklı besleneceğim yerine her gün 1 elma yiyip, youtube’tan 4 dakikalık göbek eritici hareketleri yapacağım ve kendime vakit ayıracağım demek yerine başkalarının hayatını daha az takip edeceğim gibi bir takım şirin planlar peşine düştüm. Mutlu değilim ama keyfim yerinde misali geçmiş yaşantılarımdan kuplelerle gecemi zenginleştirme çabasındayım. Yine çok rüzgar var, kulaklarım yanıyor. İlk aşkımdan son aşkıma kadar yaptığım hatalardan bir gram ders almadığımı düşünerek bir sigara yakıyorum. Acaba önümdeki masa 14 yıl önce bugün de burada mıydı? Hatırlamıyorum. Zira o kadar alkol alımına bu derece hafıza takdir edilesi. Ama balkonun trabzanlarını ve karşımdaki denizi ve bu sersemletici rüzgarı dün gibi hatırlıyorum; trabzanlar biraz daha parlak şu an sadece, babam zımparalayıp partlatmış herhalde, canım babam, çok sever böyle işleri.
Bu tip sakin tatilleri hep sevmişimdir, ama asla “keşke küçük bir sahil kasabasında yaşasam” hayalinde olamadım, yapı itibariyle çok sıkılganım, 2 hafta sonrasında kendime sarıp çocukluk aşkıma kadar mesaj atma, sahilde sarhoş yuvarlanıp kafamı kırma potansiyeline sahip olduğumdan minik kaçamaklar benim gibi bir bünye için oldukça yeterli.
Yılbaşı yazın olmalı demiştim, benim yeni yılım her zaman yaz aylarında başlar. Ocak ayına kadar yaşanmışlıklar arttığından benim araf zamanım Temmuz-Ağustos aylarına tekabül ediyor. Alamadığım derslerin, yaşayamadığım mutlulukların acısını çıkarıyorum kendimden. Yanlış anlaşılmasın depresif değilim, sadece hafiften umutsuzluk çöküyor, ruhumu darlıyorum. Her insanın darlanma anlarına ihtiyacı olduğunu düşünürüm, döndüğümde o şirin planlarımı gerçekleştiremeyeceğime de eminim, asla kendime verdiğim sözleri tutamadım çünkü. Hep gelişine yaşadım, yine gelişine gideceğim gibi görünüyor bu dünyadan. Ne istiyorum? diye sormaya başladım kendime çiçekli, muşamba masa örtüsüne bakarken. Kendimi beş yıl önce burada mı hayal ediyordum acaba? Sanmıyorum. Ama işte yine buradayım, ilk aşkımın mutluluğunu yaşadığım yerde, son ilişkimde yaşadığım mutsuzlukları düşünüp sigara içiyorum. Ailem içeride uyuyor, ben açılmaması gereken şarkı listesiyle, yine aynı denize bakarak, aynı hataları yapıyorum. Bu büyümemek ya da akıllanmamak değil; beni, yaptıklarımla sevecek birini bulamamaktan kaynaklanıyor. Görüyorsunuz ki oldukça istikrarlıyım, 14 yıldır hiçbir şey değişmedi şu beynimdeki büyük boşluk dışında. Çok sevdiğimden mi, çok fedakarlık yaptığımdan mı,şuursuzluğumdan mı, dengesizliğimden mi yoksa şahane bir insan olduğum dan mı ( ki bence öyleyim zira bu kadar kendimle kalmamın başka açıklaması olamaz) beklediğim değeri göremediğimi bilmiyorum.
Bir telefon konuşmasının, kısa bir mesajın, tek bir fotoğrafın yarattığı buhranı tarif etmeyeceğim size zira hepsini yaşamışsınızdır kendinizce. Bir ilişkide; kendi kendinize, sanki bir girdaba batmış gibi dibe çekilmenin ne demek olduğunu benden iyi biliyorsunuzdur eminim. Kalbinizdeki kişinin, hani o ruhunuzu içine koyduğunuz bölmeden, sizi ve ruhunuzu parça pinçik edecek şekilde, minik minik çıktığını hissetmediğinizde, “hiçbir şey anlamadım, mutluyduk ama o gitti” dediğiniz an, hani o ciddi şekilde kanadığınız an var ya, bana her zaman bir Birhan Keskin dizesiniz hatırlatır:
“Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
Sanki senden bahsetmiyormuş gibi
Sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
Hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
Fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana”










