Öylesine bakıp öylesine geçerseniz İstanbul sokaklarından,göreceğiniz ahval değişmeyecektir.Kalabalıklar,kalabalıklar ve kalabalıklar. Gergin insanlar,tahammülsüz tavırlar,kavgalar. Varmak istediği yere koşar adım giden kimseler...Çünkü bu kimselerin her zaman yetişmeye çalıştığı birşey muhakkak olacaktır bu şehirde.Bundan olmalı ki yavaş yürüyen her insan zamanla adımlarını hızlı atmaya alışacaktır burada.Adımlarını hızlı atan insan geride kalmak istemediği için bunu yapar,lakin bu şehirde insanlar bunu ayakta kalmamak için yapıyor.Ve insan insandan işte o zaman ayrılıyor.
Velhasıl İstanbul’a öylesine bakarsak sadece bunları görebiliriz. Ancak kafamızı şöyle bir kaldırdığımızda,yeryüzündeki kalabalıklardan önce,gökyüzündeki sakinliği görebiliriz. Sokağın başındaki hengameye rağmen sokağın sonunda karşımıza çıkan Galata Kulesi gibi nice güzellikleri de görebiliriz. Belki de güzelliklerini gördükçe demin bizi avuçlarının arasına alıp ruhumuzu sıkıştıran İstanbul’u alt edebiliriz.Huzuru ancak güzellikleri görerek getirebiliriz.Güzellik gönlü açar,öyle değil mi? Gelin “İstanbul’da yaşamak çok zor!” meselesine bir de böyle bakalım. Aksi takdirde bu şehir bizi yutar. Sahi yutmak demişken, ne diyordu Cengiz Özkan bir türküsünde;
“A İstanbul beyim aman sen bir han mısın,
Varan yiğitleri de beyler aman yudan sen misin?”.













