Tumblr'da 9. yılımı dolduruyorum 🥳

oozey mess

Product Placement

Andulka

izzy's playlists!

blake kathryn

PR's Tumblrdome

Kiana Khansmith
Fai_Ryy
𓃗
Interview Vampire Daily
Misplaced Lens Cap

Origami Around
RMH
Today's Document
No title available

roma★
Not today Justin
almost home

Game Changer & Make Some Noise

pixel skylines

seen from Belarus
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from United States

seen from United States
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States
seen from Germany

seen from Australia

seen from France

seen from United Kingdom
seen from Syria

seen from Malaysia
seen from Canada
seen from United States

seen from Singapore
Tumblr'da 9. yılımı dolduruyorum 🥳
Buralarda mısın?
Çok nadir 😁
Yazılar hakkında bilgilendirme!
En son Bir Orgazm Masalı serisinde yazdığım tüm yazılar ardarda numaralarla ilave edilmiştir. Yazılar 2015-2018 yılları arasında yayınlanmıştır, fakat bir böümü kaldırılmıştı kitapta yer aldığı için, şu an hepsi blogda var!
Sadece 46 bölüm bu sene gaza gelip hoşbuldum niyetine yazdığım bir yazı oldu, ara ara devam etmeyi planlıyorum ama zaman sorunum olduğu için söz veremiyorum.
Varsa yazmadığım bir konu iletin yazayım!
Artık soru sor bölümü olmayacak çünkü şu anonim bokunu çıkartıyorlar. Saçma sapan sorularla doluyor mesaj kutusu. İsteyen yazıların yorum kısmına sorabilir ya da [email protected] mailine yazabilir ya daaaa oturup googleda araştırabilir!
Bir Orgazm Masalı 1 numaralı yazıdan sonra aşağı doğru okumaya devam ederseniz kısa yazılar, soru cevaplar ve yeniden sıraya uysun diye yayınladığım birkaç yazı bulabilirsiniz!
46.B.O.M-Kadın hissetmez, analiz eder!
Madem ki uzun bir aradan sonra geri döndük, dedim ki beylere büyük bir hizmette bulunayım. (Neredeyse iki senelik bir ara) Sağda solda yazdıklarımı okumadığı halde devamlı onları gömdüğüm ve kadını haklı çıkartmaya yönelik bir davranış sergilediğim doğrultusunda yorumlar okuyorum. O sebeple bu büyük iyiliğimi unutmayın ve azıcık aklınız varsa dediklerimi not edin ve o büzük egonuzu yakalatmayın… Birkaç satır aldatma konusuna değinip aşağıda bilgileri veriyor olacağım beyler ya sabırla okuyun ya da kaydırın gitsin :)) Bu arada uykusuz ve yorgunum yazıp geçiyorum, bu sebeple ne yapıyoruz imla hatalarına bakmıyoruz. Çünkü geldiği gibi yazıp yolluyorum...
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki ihanet eden gerçekten kendine eder. İnsanlara sorduğunuzda haklı sebepler bulmaya çalışırlar ama özünde sebepler hep aynıdır… Örneğin erkeklerin aldatma sebeplerinden en önemlisi ve en yaygını tarihin, toplumun, dinlerin bile şımartıp göklere çıkarttığı arsızlıklarıdır! Öyle onunla mutsuzum, karım beni anlamıyor, çocuk için biradayız falanlar filanlar %99 yalandır! Hayatınızın içine etmek istemiyorsanız bu herifler kıçıyla kuş tutsa bile kaçın diyecem ama ne kadar salak olduğumuzu da biliyorum. Eş olan kadından daha tercih edilir hissetmek, hatta seçilmiş olmasına rağmen eşinin değil de sizin onun anladığınızı düşünmek tam bir ruh hastalığı, net… Neyse konu dağıldı ama iyi oldu:)
Aldatan kadınların çoğunluğu da duygusal sebeplerle aldatır. Ben imkansız ilişkiden kurtulmak istediği için sevgilisini aldatan kadın tanıdım. Bir son olamayacağını bildiği ilişkiden kurtulmak için yapmıştı, ha ilişkiden kurtulamadı o ayrı ama sebep yine duygusallıktı. Kadınlar ilgi ve alaka yoksunluğundan aldatır, istisnalar kaideleri bozmaz diye de ekleyerek devam edeyim… Şimdi ilgi alaka derken affedersiniz tecavüzcü dilindeki gibi “lan herif karıyı düzgün sikemiyor o orospu da gidip başkasına veriyor” durumu değil bu! Bir kadın için sevişme anındaki her dokunuş aslında bir ilgi, kadının algısında sevgi gösterisidir. Sonuçta pratikte ya da genel öğretide kimse istemediği ya da sevmediği bir şeye dokunmaz ya hani, oradan gelir. Elbette erkek gibi hareket eden kadınlar da var, bana uygun gelmese bile içten içe takdir ettiğim hatta kıskandığım olmuştur, onlar konu dışıdır çünkü şu an onlar çoğunluk değil. Bir gün çoğunluk olduklarında RedMan diye bir herif çıkar konu hakkında isyanını yazarak dile getirebilir. “Ulan kadınlar hakikaten hissediyor, gözünden anlıyor adamın” ya da “Beni aldatsın ben kesin hissederim” söylemlerinin kesinlikle yalan olduğunu açıklayarak başlamak istiyorum! En başta size kadın beyninin devamlı analiz ve karşılaştırma yaptığını anlatmam gerek. Örneğin bir kadının “sen çok değiştin, ilk zamanlardaki gibi davranmıyorsun bana” cümlesini kurması için elinde gerçekten sağlam bir veri olması gerek. İlk zamanlar onun elini tutma süresinden tutun da, sarılma süresi, cümle içinde kullanılan kelime sayısı, gözlerinin içine bakma sıklığı, dokunma sıklığı, öpüşme ve sevişme süresi, ohooooo çok uzun bir liste. Bir başka örnek de karşınızdaki kadın, sizinle devamlı telefonda konuştuğunuz mekanların ses yankı biçimini bile kayıt altına alır. Bir gün cart diye aradığında ve yakalandığınızda “neredesin hayatım” sorusuna “arabadayım hayatım” yanıtını verir ve yalan söylemekle suçlandığınızda bilin ki bu bir kadın hissi değildir, sizin salaklığınızdır, şımarıklık ve boş özgüvendir. Ses konusu açılmışken kendimden örnek vermek istiyorum, mesela ben yıllardır yalnız yaşadığım için gece yattığımda duyduğum birçok sesin neden kaynaklı olduğunu bilirim. Hatta duymadığım bir ses olsa bile hafızamda hangi madde ya da materyalin ne şekilde düşmüş ya da sürtünmüş olursa bu sesin çıkacağını bulurum ve rahatça uyurumJ Mesela kokular da biriktirilen bilgi materyalleri arasındadır, her zaman olduğundan farklı bir koku çalınırsa burnumuza onu hemen kayıt ederiz. Olağan dışı bir mimik, bir gülümseme, daha önceki tavırlarınızdan farklı sergilenen tutum, ses tonundaki değişiklikler ve yakalanma paniği ile şirin olmak adına her zaman kullanılan hitap biçimlerinden farklı hitap biçimleri kullanmak kesinlikle çok tehlikeli! Bütün bu veriler küçük küçük toplanıp kocaman bir kusma yumağı haline getirilip üzerinize nefretle boşaltılmayı bekliyor adeta.
Diyeceksiniz ki o zaman nasıl yakalanmayacaz arkadaş? Hah işte burada seri katil taktiği devreye giriyor :)))) Seri katil gibi rutinine bağlı, her zaman olduğunuz kişi olacaksınız. Yani sıklıkla çiçek almayıp bir gün bok gibi vicdanınızla ezik büzük bir buket çiçekle çıkarsanız karşısına elbette bu kadın şüphelenir, çünkü analiz etmiştir ve elindeki veriler bu yöndedir. Bu sebeple ona sık sık çiçek alıp alıştırmaya başlayabilirsiniz! Bir anda durumunuz olmadığı halde lütuf eder gibi pahalı bir hediye ile karşısına çıkmak da şüphelidir, ha anında patlak vermeyebilir hediyenin heyecanı ile ama bir kenara not edilir. Bu sebeple sık sık hediye alıp hedef şaşırtabilirsiniz. En şüphe uyandırıcı şeylerden biri de pik yapan duygu değişiklikleridir. “Bokuna kurban, ağzıma sıç, ne istersen yap bana kadın. Seni öyle seviyorum” cümlelerinden sonra anlamsız hatta hiç dikkat çekmeyecek en ufak şeylerde tepki göstermeye başlıyorsanız bu şüphe uyandırır! Ya da, normalde hart hurt kestiğim kestik bir adamdan bir anda pamuk prenses ya da siniri alınmış bir bifteğe dönerseniz de şüpheli! Bu davranışlar dikkat çekici piklerdir, beynimizde analiz edildiğinde uygun koşullar karşılaştırıldığında karşılığı yoksa şüphe uyandırıcıdır! Az önce bahsettiğim telefonda konuşulurken mekanlardan gelen sesler ya da yankılanma biçimleri, ona bir de ses tonunu ve konuşma biçimini ekleyin. Devamlı kullandığınız bir hitap biçimini kullanmaktan kaçınıyorsanız, yuvarlak ve genel hatta yabancı biri ile konuşur bir tavır sergiliyorsanız yine sıçarsınız. En önemlisi de görüntülü konuşmadır, normal konuşmalarınızda sevgi kelebeği gibi zart zurt her şeyi gösterip bir anda sadece suratınızı ve gökyüzünü tavanı göstermeye başlarsanız bu da şüphe uyandırıcıdır! Asla yapmam bebeğim dediğiniz bir şeyi yaparsanız, yine ayvayı yersiniz! Bütün bu bilgiler biz istemesek de hafızada toplanıyor beyler! Kadın beyninin multifunctional çalıştığını göz önünde bulundurun. Kadın yemek yaparken içine katacağı malzemeleri hassas bir şekilde ayarlayıp, aynı anda kucağında duran bebeğin ateşini ölçüp degerlendirme yaparken konuyu kaçırmadan dizi izleyebilir ve aynı anda da telefonda bir talimat açıklama ya da günlük dedikodu konuşması yapabilir! Yani “offf bu kadın çok kıskanç, çok üstüme geliyor” diye feryat etmeden bilin ki, bunun sebebi sizsiniz. Kimse durduk yerde hayatına stres doldurup manyak olmayı istemez. Rutini bozmayın beyler, rutin önemlidir, rutin hayat kurtarır!
“Ha ha ben işimi bilirim hayatta yakalanmam” diyenler de çıkacaktır. Bunun da birkaç sebebi vardır ve sizin muhteşem bir zeka olduğunuz çok düşük bir ihtimaldir:)))))) İlk sebep, kadının kafası çok yoğundur ve henüz sağlam bir analiz yapamamış, dikkatinden kaçmıştır ama eninde sonunda yakalanırsınız, patlarsınız beyleeeeerrr! İkinci sebep, kadın biliyordur ama koşulları müsait değildir (maddiyat, çoluk çocuk saçma gelenekler) ses edemiyordur. Üçüncü sebep, kadın cinsellikten nefret ediyordur, herif o kadar beceriksiz ve çekilmezdir ki kadın bana bulaşmasın da gitsin başkası çeksin kahrını diyordur! Üçüncü ve en zavallıca sebep de kadın çok seviyordur, deli gibi aşıktır ve aldatıldığını bildiği halde bir gün tamamen kendisinin seçilecek olma ihtimaline tutunuyordur. Ama bu kadınlar da zamanı gelince tekmeyi basar beyler, hem de en kötü tekmeyi onlar basar anlamazsınız bile. Dördüncü ve en yaygın en tiksinç sebep de “erkektir yapar, elinin kiridir” diye düşünen kadınlardır. Zaten eve döndüğünüz evlada baba, sofraya ekmek koyduğunuz sürece dışarıda ne bok yediğiniz umurunda değildir. O zaten kadın değildir artık, toplum tarafından beyni yıkanmış bir robottur. Hatta beş kadına kadar evde toplamanıza izin verenleri var:)
Yukarıda anlattıklarımı detaylandırın kafanızda, her göz kırpışınız, dudak kenarınızın duygulara bağlı olarak bükülmeleri, olağanın dışında nefes almanız bile analiz edilir!
Yazımı bitirmeden önce de size bir bok yemeden önce empati kurmanızı tavsiye etmek istiyorum. Aldatılmanın nasıl bir kalp kırılması, ruh bozulmasına sebep olduğunu düşünün. Bir kadının hayatını mahvedebileceğinizi, güvenini sonsuza kadar yok edebileceğinizi bilin. Bütün umutlarını, gelecekten beklentilerini bir çırpıda yok edebileceğinizi, bir yaşamı mahvedeceğinizi. En iyisi açık olun, aldatmak yerine ona dürüstçe yürümediğini söyleyin ve bitirin, ayrılık acısını bir kez çeker ve hayat devam eder. Ama aldatılmanın şoku ayrılsanız bile hayatı boyunca tüm ilişkilerini mahveder!!! Kısacası omurgasız olmayın beyler, insan olmayı seçin…
Son söz: 1- Bir bok yiyecekseniz spontane yemeyin, oturun planlayın en ince ayrıntısına kadar! 2- Serinkanlı olun, bir seri katil gibi hareket edin! 3- Aldatma ya da aldatılma fantezisi kuran çiftler de vardır, onların bu konu ile alakası yoktur! 4- Rutin! Rutin! Rutin! Rutini bozmayın beyler, nefes alış verişinizi bile rutinde tutun kalp krizi ya da benzeri bir sağlık sorunu yaşamadığınız sürece! 5- Henüz yakalanmamış olmanın rehavetine kapılmayın, kontrolü elden bırakmayın çünkü su uyur kadının analiz gücü uyumaz beyler! 6- Kadının analiz gücünü hafife almayın, sakın!!! 7- Bu boku asla ortak yaşam alanınızda evinizde yemeyin! 8- Orgazm candır… Ama beyler, bunun sizinle alakası yoktur :))
45.B.O.M.-Kıl Tüy
Bilim bize, “normal” kabul edip toplum baskısı ile yaptığımız birçok şeyin sağlığa zararlı olduğunu söylese bile yine de yapmaya devam ederiz. Sağlığa ne kadar zararlı olduğundan ziyade başkalarının ne diyeceği ya da ne düşüneceği bizi daha çok ilgilendirir ve korkutur. Her gün aynı kıyafetle (temiz olsa bile) işe gidemeyiz. Kavga eden komşuları duyup tehlikeli bir durum sezsek dahi polisi arayamayız. Ramazan ayında dışarıda yemek yemeye çekinir, tedirginlik hissederiz. Herifler boşanır boşanmaz hemen yeniden evlenebilirken aynı özgürlük kadın için geçerli değildir. Herifin tekrar evlenmesi güçlü (cinsel anlamda) olduğunu gösterirken, kadının bunu yapması özellikle çocukları varsa aşüftelik ve ahlaksızlık olarak algılanır. Olay hele ki kıl tüy konusuna gelince çifte standart iyice kendini belli eder. Bizler yumuşatılması gereken pirzola misali devamlı dövülmeli, düğün çorbasına atılacak kuzular gibi özenle yolunanlar olmalıydık…
Çocukluğumda etrafımızdaki yetişkinlerin konuşmalarında duyup anladığım kadarı ile kafamda “büyüyünce asla yapmayacağım şeyler” listesi oluşturmuştum. Listenin başında anlayacağınız gibi büyünce “asla seks yapmamak” ve ikinci sırada “asla ağda yapmamak” vardı. Öylesine korkuyordum ki ağdadan, çatır çutur tavuk gibi yolunmaktan anlatamam. Bu korkum yüzünden ergenliğimin ilk senesi bunaltıcı yaz sıcaklarında millet yarı çıplak gezerken benim devamlı pantolonlar ve yarım kollu tişörtlerle gezmeme vesile oluyordu. Taaa ki bir gün misafirliğe gelen anneannem lambır lumbur kapıyı çalmadan banyoya dalana ve beni yıkanırken yakalayan kadar… O anda kopan figanı duymanız lazımdı, anneannemin canından can koparıyorlar sanki. İki elini dizlerine vurarak çömdü banyonun ortasına son ses annemi çağırıyor. Bendeki şoku tarif etmem mümkün değil, çırılçıplak suyun altında, kafamdaki şampuandan akan köpükler gözüme giriyor canım yanıyor ama ben korkudan ellerimle silip gözlerimi kırpıştıramıyorum bile. Zaten ellerim meşgul bir elimle memelerimi diğer elimle apış aramı gizlemeye çalışıyorum. İşin iyi tarafı anneannemin banyoya girme anı benim saçımı şampuanlama anıma denk geliyor, anneannem içeriye girer girmez koltuk altında cılız ve şekilsiz uzamış kıllarımla burun buruna geliyor. Çünkü beni duşun özelliği itibarı ile yan profilden görebiliyor, eğer önden tümümü görebilse bayılıp kalacak…
Annem beti benzi atmış vaziyette koşarak girmişti banyoya, anneannemin o bağrışlarından sonra bir intihar sahnesi filan bekliyordu belli ki. Sonuçta serde ergenlik var, içimizde patlasa da az çok hiçbir şeyi beğenmediğimizi gösteriyoruz. Ne ailemiz aile, ne okulumuz okul, ne vücudumuz vücut, ne de güzelliğimiz güzellik, dünyaya fışkırttığımız isyanımız ve silahımız sivilceler. Çok göze sokma şansımız olmasa da bilinen özellikler işte… Önce annem nasibini aldı hakaretlerden ne pasaklılığı kaldı ne kötü anneliği. Zaten kendi de gençliğinde pismiş de bana nasıl hijyen öğretecekmiş falanmış filanmış. Ben donup kalmışım annem benden daha taşlaşmış vaziyette, birkaç dakika geçmiş ama bakışlarından olayın ne olduğu ile ilgili en ufak bir fikrinin olmadığı belli. En sonunda anneannemin harareti biraz geçince ne olduğunu soracak kadar toparladı. Anneannem dinine küfür etmişler gibi “daha da soruyor musun ne oldu diye, gözünün önündeki pisliği göremiyor musun” diye çıldırıyor bir yandan parmağı ile seksi su damlaları akan ve çömmüş koltuk altı kıllarımı gösteriyor. Sanırsınız yıllarca yıkanmamışım kabuk bağlamışım cildimin rengi değişmiş vücudumda solucanlar ve bakteriler bilumum cirit atıyor alt üstü 10 tane kıl, yani saysanız cidden on tane. Bir de çelimsiz ve oksijensiz kalmış yavrularım görseniz içiniz sızlar, neyse… )
Muhtemelen annem benim içinde kaldığım tatsız durumu fark ettiğinden “gel anne sen şöyle, içeri geçelim, bakacağız çaresine” diyerek zorla tutup anneannemi içeri götürmüştü. Beynimde “bakacağız çaresine” kısmı yankılanırken durulanmaya ve limon sıkılmış banyo keyfimi tamamlamaya çalışmış ve giyinerek korkarak salona girmiştim. Aile yüce kadınlar meclisi keskin bakışları altında ezilerek bir köşeye büzüşüp oturdum. İki kadın benden bir açıklama bekliyordu ama ne demeliydim ki? Özür dilerim kıllarımı özgürce saldığım için mi? Doğamı koruduğum için mutluyum, karışmayın bana! Ya da “aha siz yalnızca koltuk altını gördünüz, bir de şeceristanımı görseniz aklınız uçacak” mı? Cümle kuracak kelimeleri yan yana getirip düzmek mümkün değil, sanki dünyanın en kötü şeyini yapmışım gibi. Suçluyum ama suçluluğumun mantıklı bir açıklaması yok kafamda. Derken anneannem “kılçıklı orospu musun sen” diyerek sessizliği bozdu. (hala ne anlama geldiğini bilmem) Annem “anne deme çocuğa öyle şeyler” diyerek anneannemin ağzından hesapsızca çıkacak olan şeylere engel olmaya çalışıyordu ama nafile. Şu an net olarak hatırlayamadığım onlarca hakaret ve net hatırladığım arada uçuşan “el alem ne der ”ler. Sanki kıçımı başımı açıp geziyordum, el alem benim kılımı nereden görecek ama değil mi? El alemin başka işi yok muydu?
O günü sadece anneannemin söylenmesi ve arada “git yakala şunu yol” demesi ile geçirdik, iki gün daha dayandık ve sonra gitti zaten. Fakat bir süre daha annem bir çaresine bakacak diye ben hazır olda her an başıma gelecekleri bekleyerek geçirdim. İlginç ve şaşırtıcı bir şekilde annem cephesinden henüz bir saldırı olmamıştı, bir hafta geçmişti ben ve kıllarım hala hayattaydık… Derken bir gün annem bir arkadaşı ile birlikte hafta sonu hamama gideceğimizi söylemişti. Oldum olası hamamı çok severim, beni göbek taşına atıp unutsunlar, birileri gelsin sonsuza kadar beni ovalasın mıncıklasın gık demem. En son annemle hamama gidişimizin üstünden de epey zaman geçmiş o zamanlar kıllarım bile yok ve benim aklımın ucundan başıma geleceklerle ilgili en ufak bir şey geçmiyor. Anneannem hep söyleniyor ama annem zaten onu hiç dinlemiyor diye düşünüyorum, annem unuttu gitti gözüyle bakıyorum olaya ve çok rahatım. Derken hamama gitme günü geldi…
Annem, arkadaşı, ben ve arkadaşının benimle yaşıt kızı toplandık hamama gittik. Ayrıca kafamda hamama gidince nasıl kıllarımı nasıl gizleyeceğime dair planlar da yapmışım. Tüm zamanımı peştamal ile geçireceğimi ve kollarımı asla kaldırmayacağımı kesinleştirmişim, içimden tekrar edip duruyorum. Anneannem kıllarımın demosundan bu kadar yaygara kopardıysa kim bilir tüm kıllarımı görenler ne diyecek diye de stres yapıyorum. Neyse girdik hamama ödedik paramızı ve anahtarımızı alıp odamıza yerleşmeye girdik. Arkamı dönüp zar zor üstümü değiştirmeye (insan annesinden hemcinsinden utanır mı, iki gıdım memeyi bile sere serpe gösteremedik analarımıza) çalıştığım anda annemin “gelsene sen buraya” deyip beni kolumdan yakaladığını hatırlıyorum. Diğer koluma annemin arkadaşı yapışmış beni çekiştirerek zorla odadaki uzanma yerlerinden birine yatırdılar. Ne oluyor ne bitiyor diye sorular yağdırıyorum ama beni dinleyen yok, derken içeriye natır teyzenin ellerinde ağdayı çekiştirerek girdiğini gördüm. Başıma gelecekler netleşmişti ve kaçış yoktu, baktım ağlamam zırlamam ben kendim yaparım valla anne demelerim de fayda etmiyor, sonum kaçınılmaz… O gün Noel hindisi pozisyonunda bir kolum ve bacağımdan annem, diğer kolum ve bacağımdan annemin arkadaşı tutuyor natır da çatır çutur çığlıklarım ve gözyaşlarım arasında işini görüyor. Bildiğin tecavüz sahnesi ve ayrıca zihnen gerçekten tecavüze uğruyorum.
O gün hamam bana zindan olmuştu, uzun süre hamama gitmekten korktum, o stresi üzerimden uzun bir süre atamadım. Neydi insanların benim vücudumdaki kıllarla sorunu çözemiyordum. Kimseye zararları yoktu! Neredeyse her gün yıkanan canlılar haline gelmiştik, hijyen olarak sorun teşkil edecek bir durum da yoktu. Kimsenin gözüne de sokmuyordum, rengarenk boyayıp boncuk takıp ortalıkta sallaya sallaya da gezmiyordum ama sanki tüm dünyanın tek derdi benim kıllarımdı. Dünyaya isteğim dışında geldiğim yetmiyor gibi her şeyim pis, her hareketim ayıp diye yaftalanıyordu. Uzun süre annemle konuşmadığımı hatırlıyorum, hatta annemin bana sevimlilik yapmaya çalıştığı tek zaman dilimiydi bu. Canım yanmış, aşağılanmıştım başka nasıl davranabilirdim bilemiyorum, kızgındım. Bir anne kızına nasıl böyle acı çektirebilirdi aklım almıyordu! Bu olay hayatımdaki travmalar listesinde yerini almıştı…
Sonra zamanla alıştıra, alıştıra kendi kendime acı çektirmeyi öğrendim. Doğada sırf başkaları istiyor diye, hakkında kötü konuşacaklar diye kendine canlı canlı işkence çektiren başka bir canlı daha yok. Ama kıl ulan bu! Keratin ve proteinden oluşan zarsız şeyler, 40 mikron kalınlığında minnacık foliküller, üstelik faydalı şeyler, kime ne zararı var. Niye ben vücudumdaki doğal bir şeyden bu kadar utanmak zorundayım diye devamlı içten içe hayıflandığımı biliyorum. Sonraları jileti öğrendim, sadece erkeklere has olan bir şeyi biz kadınlar da kullanabiliyorduk. Muhtemelen akıllı bir hemcins kendine acı çektirmekten yorulmuştu ve herif de aynı iş için kullanıyor deyip denemişti. Sonra tabi kulaktan kulağa yayılarak tüm kadınlar arasında bilinen bir unsur haline gelmişti. Öyle şimdiki gibi yok yumuşak başlıklı, yok bilmem ne saplı kadınlara özel jiletler de yok. Deden, baban ne kullanıyorsa sen de onu kullanacaksın. Ayrıca öyle kullan at jiletler de yaygın değil, evde mevcut olan ne varsa onu kullanacaksın. Bizdeki o metal olanlardandı hani tıraş bıçağı diye geçenlerden, bıçak kısmı değiştirilenlerden. Dünya eziyet, binbir dikkatle aç yeni bıçak koy, ayrıca diğer yandan babanın bıçaklarının eksildiğini fark etmemesi için dua et. Kullandıktan sonra tekrar eski bıçağı yerine tak, iyice sağını solunu kontrol et ki kıl tüy kalmasın baba fark etmesin, oooff feci boktan. Bir de kullanıyoruz ama hep bir korku, yok efendim jilet kılları çoğaltırmış. Demiyorum ki ulan bitki miyim ben polenleme yoluyla kıllarım nasıl çoğalsın, ayıya dönüşme korkusuna rağmen kullanıyorum. Ama rahat merettir jilet, namussuz erkekler canları kıymetli olduğu için bu icadı bulmuşlardır. Bizler efsanelerdeki Havva’nın günahlarını yüklenenlerdik onlar ise Adem’in sefa pezevenkleri… Kimse de dememiş ki arkadaş Adem’de iki gıdım akıl yok muymuş diye, neyse!?
Bağımsızlığımı ilan ettiğim zamana kadar annemin karşısına hep cillop gibi çıktım. Lise ve üniversitede çok duymuşumdur ama “aaaa filancanın kıllarını gördün mü”, “falanca pis şıllık koltuk altı kıllarını almamış” filan diye. Bu hemcinslerimin arkasından konuşanlar da ne yazık ki yine hemcinslerimdi. O alınmamış kıl dedikleri de öyle santimlerce uzamış tüyler değildi, alınsa bile görünen siyah kıl kökleriydi! Ama kraldan çok kralcı dişiler söylediklerinin ucunun onlara ve gelecekte doğuracakları kızlarına dokunacağının bile farkında değillerdi, bol ağızdan konuştular “ayyy ne pis”… Bu hemcinslerden hala çok var, aptal geleneklerini alın akıyla devam ettiriyorlar, hayatları boyunca da “el alem ne der” cümlesindeki el alem görevlerini sorgulamadan başarı ile yerine getiriyorlar. Bağımsızlığımı ilan edip İstanbul’a taşındığımda mümkün olduğunda bu tip dişileri etrafıma almamaya özen gösterdim, iyi de yapmışım…
Kendimce özgürlüğümü yaşadığım günlerde hayatımda biri olduğu zaman tüylerimi temizler, olmadığı zamanlarda özgürlüğüne salardım yavrucaklarımı. Elbette sadece genital bölge ve bacaklarımı serbeste bırakabilirdim, koltuk altlarımı her duş alışımda senelerdir jiletle temizlerim. Eskiden daha sıktı şimdi epey seyreldiler, bazen yaz olmasına rağmen haftalarca ellemediğim olur. Bacaklarım desen yarısında kıl var yarısında yok, hep öyleydi. Oturup saymaya kalksan gerçekten sayılabilir, kıldan kıla iki santimlik açıklık var, genital bölgem de dahil… Zamanında rahmetli anneannem üç beş kıla niye bu kadar yaygara yaptı hala anlamış değilim. Bu kıl tüy korkusu öylesine işlemiştir ki içimize partnerimizle ateşli bir an yaşayacak olsak aklımıza hazdan önce acaba oramda buramda kıllar çıktı mı diye düşünürüz. Ay bacak kıllarım herife batacak mı? (yeni çıkan kıllar jilet gibidir) Sevişirken kazayla koltuk altımıza dokunacak diye yılan gibi kıvrandığımız olur, herifler bunu zevkten yaptığımızı sanır oysa biz pozisyon değiştirmek için yaparız. Zaten nefret ettiğimiz bedenimizle barışmamak için binlerce anneanne hurafesini canlı tutarız.
Cinsel hayatı keşfetmeye çalıştığım zamanlarda tedirginliğim bir nebze azalsın diye ağdacıya gitmeye başlamıştım. Başladım ama ödüm kopuyor hala, ilk ve son ağdacım Seher abla kulakları çınlasın çok severdi beni, e tabi ben de onu. İlk gittiğimde canım acıyacak diye nasıl bir yüz ifadesi takındıysam fark etmiş seans boyunca fıkralar anlatmış güldürmüştü beni. Sevmesinin bir diğer sebebi de nadir az kıllı müşterilerinden biriydim, işlemi yapmaya girdiğimizde onbeş-yirmi dakikada komple ağdam biterdi. Bazen zamanımın gelmesini beklerken benden önceki yolunan müşteriyi bir saat bazen bir buçuk saat beklediğim olurdu. Ve biliyor musunuz, bunu ben daha uzun süren ilgi diye algılar ve kıskanırdım. Çünkü Seher abla ağdayı yaptıktan sonra cımbızı çıkartır ve çekilemeyen kılları tek tek çıkartır temizlerdi, çok güzel anlardı onlar saçınızla annenizin oynaması gibi. Benim ise hem kılım azdı hem de cılızlardı işim çabuk bitiyordu, gariplerimin genel özelliği çelimsiz olmalarıydı. Genel olarak ilgiyi yakınlarımızdan bulamayınca olmadık yerlerden beklerdik, muhtemelen bu sebeple ağdacı ve kuaförler hayatımızda önemli bir yere sahip ve her zaman değiştirmekte zorlanırız. Şimdi bunu okuyan bazıları bu durumu cinsel haz gibi algılayabilir. Ama kesinlikle öyle bir şey değil, bu sevildiğini bilmek ve aynı anda yaşamak gibi bir duygu. İlgi görmek, özen gösterilmek, dediğim gibi annenizin saçlarınızı okşaması gibi…
Ağda kıllarımızın geç çıkmasını sağlıyordu, şüphesiz bu büyük bir avantajdı ama zamanla kıl dönmesi dediğimiz olay bende epey artmıştı. Arkadaş ne kalın kafalıymışım ki bunu bile bile, her kıl dönüğüne küfür ede ede yine de gidip ağda yaptırırdım. En sonunda genital bölgemde aşırı hassasiyet ve kuruluk sebebiyle doktora gitmiştim. Evde çıplak dahi dursam yürürken apış aramın sürtünmesi canımı yakıyordu, kıyafetle çektiğim rahatsızlığı tarif etmem mümkün değil. Vulvamda binlerce karınca geziniyor ve aynı anda ısırıyorlardı, böyle bir duygu. Doktor baktıktan sonra kontakt dermatitim olduğunu ve bundan sonra ağda yapmamam gerektiğini söyledi. Zaten gereğinden fazla hassas bir tenim vardı üstüne üstlük ben birileri için ona devamlı dışarıdan zarar veriyordum. Yine ilk yaptığım işi anneme söylenmek oldu tabi, küçükken ottan boktan etkilenip kaşınmaya başlayınca ya da bu şampuan benim canımı yakıyor dediğim halde umursamaz çok nazlandığımı söylerdi. Al çocuğu bir doktora götür değil mi? İnsan nazdan canım yanıyor der mi? Olay bu olay ben ağdaya son verdim, iyi ki de vermişim sonraki zamanlarda denk geldiğim birkaç yazıda özellikle genital bölgeye yapılan ağdanın ne kadar zararlı olduğunu öğrendim…
Hadi koltuk altı bacakları geçelim ama en hassas bölgemizde bulunan kılların ne kadar işe yaradığını özellikle anlatmak isterim. Yaygın yanlış kanının aksine genital bölgemizde bulunan kıllarımız dış etkenlerden kaynaklı enfeksiyonları önler. Bölgenin devamlı nemli olması gerektiği için kıllar bu görevi başarı ile yerine getirir. Bölgenin hassasiyetini arttırır, sinir uçları hasar görmediği için cinsel haz duyuları daha etkindir. (genital bölgeye sıkça ağda yapmak, zamanla bölgede bulunan sinir uçlarının hassasiyetinin kaybolmasına hatta dış dudaklarda deformasyona neden olmaktadır) Kıl kökleri teri emdiği için en az koltuk altımız kadar terleyen genital bölgemiz sadece gerektiği kadar nemli kalır. Giyilen dar kıyafetlerden tahriş olmamızı engeller! Yapılan araştırmalara göre ağda yapmayan kadınların cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranları ağda yapanlara nazaran daha azmış! Çünkü ağda sonrası boş kalan kıl köklerine bakteri ve ya virüslerin yerleşmesi daha kolaydır! Uzmanlar ilk ağda gününde cinsel ilişkiden kaçınılması konusunda hemfikir! Ve en ilginç olanı da, genital bölgenizde bulunan kıl yoğunluğuna bağlı olarak feromon üretimi gerçekleşir. Bildiğiniz üzere feromonlar biyolojik olarak salgılanan bir tür kimyasaldır. Kraliçe arı, diğer binlerce arının ona kölelik edip dur durak bilmeden çalışmasını sağlayan şeydir. Neyse işte, genital bölgemizde ne kadar kıl varsa o kadar feromon salgılıyoruz demektir. Bunu salgılamak demek karşı cinsin ilgisini çekmek demektir!!! Salın yavrucakları, yolmayın…:) Bize annelerimiz büyüklerimiz hep yalan söylemiş, kıllısı değil esas kılsızı pismiş…
E tabi geldi yazıyı bu güne bağlamaya. İlk zamanlar Ed ile başladığımızda tedirginliğim devam ediyordu. Sonra zamanla az biraz saldıkça kıllarımı baktım herifin umurunda değil. Kıllı da olsam seviyor kılsız da olsam seviyor. Hatta benim bu Seher abla zamanından bir alışkanlığım kaldı ki sormayın. Bilen bilir, instagramdan takımın resmini paylaşmışlığım da var. Benim güzel bir cımbız takımım var… Eskiden daha sık yapardım ama uzun süredir sadece gerildiğimde yapıyorum eğer Ed fırsat verirse tabi :) Alıyorum elime cımbızı çekiyorum önüme bacağımı başlıyorum kıllarımı tek tek yolmaya. Çekirdek çitlemek gibi, ardı arkası gelmiyor. Önce birkaç tane çekip rahatlarım diyorum sonra bakıyorum sonu bucağı yok. Kimi örgü örmek gibi rahatlattığını, kimi de siyah nokta sıkmak gib olduğunu söylüyor. Açıkçası bunu bir ben seviyorum sanıyordum, ne kadar yaygın olduğunu görünce çok hoşuma gitmişti. Hatta iki kız arkadaş karşılıklı oturup sohbet ederken elimizde cımbızlarla kıl yolduğumuz bile olmuştur. :) Bir gün evde neye gerildim bilmiyorum aldım cımbızı oturdum koltuğa, karşımda televizyon keyif yapıyorum ve Ed’in geldiğini duymamışım. Birden karşımda görünce tabi şaşkınlıktan cımbızı saklayacak yer bulamıyorum, e aptal kafa herif bilmiyor mu kılsız doğmadığımı değil mi. Benim panik yapmam Ed’i çok güldürmüştü, ben de o esnada ona saçma geleceğini ama beni nasıl rahatlattığını stresimi azalttığını filan anlatmıştım. Ver bakayım ben de deneyeyim diye elimden cımbızı alıp oturmuştu yanıma. :)
Yıllar geçti, çok sık olmasa da Ed eve gelince bazen bacakta maden varsa uzatsana diye cımbızı kapıp oturur yanıma, strese iyi geldiğini bizzat kendi denedi ve onay verdi. Özellikle kışın sıcak tuttuklarına inandığım için bacak kıllarımı ellemiyorum hem Ed’e malzeme çıkıyor. Üstten baktığınızda talan edilen Amazon ormanları görüntüsü gibi, ortada kocaman bir boşluk (Ed’in daldığı yer) etrafta tek tük ağaçlar. Bu yaz başında Ed bana “kışlık çoraplarını çıkartma vaktin gelmedi mi artık diye” laf attı. Aslında “batık olmayınca kıl almak zevkli değil” demek istedi, sadece batık çıkartmak için özel cımbızımız var Ed en çok onu seviyor ve sadece yazın kullanabiliyor. En sevdiğim çelimsiz kıllarımın olduğu genital bölgeme gelecek olursak en son ne zaman ağda yaptım hatırlamıyorum. Çok ama çok nadir jiletle aldığım oluyor ama genel olarak Ed bana şu tıraş makinelerinin minyatür hali gibi bir şey aldı, kalem boyutunda pille çalışıyor ve kılları birkaç milimlik bir uzantıyla kesiyor, çok rahat. Vücut bakım uzmanım Ed olduğu için genital bölgemi de çokça tıraş ettiği oluyor. Ve bir şey diyeyim mi size kimine göre “ıyyy yok daha neler” dedirtecek bu ufacık ama basit olaylar aslında aramızdaki samimiyeti ve güveni arttıran olaylar oldu. Bu kadar basit görünen olaylar aslında insanları birbirine daha sıkı bağlayan şeyler oluyor. Şimdi söyleyin mümkün mü böyle bir herifi terk etmek? Cımbız seven, daha da önemlisi benim bedenimi benden daha çok seven…! Bilemezdim ki bir kılın, burun kıvırdığımız, tiksinmemiz gerektiği öğretilen bir şeyin bir erkeğin vazgeçilmez unsurlarından biri olacağını… Ayrıca ben de onun kıllarını seviyorum, kokusuna bayıldığım için koltuk altı kıllarını bile almasına izin vermem. Biz doğal ayı ailesiyiz, kime neeeee????
Son söz: 1- Beyler, kıllıyı öpün koklayın, koruyun! 2- Sizi kılsız isteyen partnere ağda salonundan randevu alın! 3- Koltuk altı kıllarını uzanıp rengarenk boyama modasını destekliyorum! 4- Bu kılsızlık sevdası bizim değil medya ve pazarlama dünyasının! 5- Kıllı kadın kılsız kadından daha normaldir! 6- İlişkinizin montonluğuna kıl alma olayı değişiklik çözüm getirebilir. Ayrıca süper bir ilgi şekli bence, bunu bir düşünün. 7-Bütün son sözleri yazıda kullandım, aradan kendiniz çıkartın başka gelmiyor aklıma… :) 7- Orgazm caaandırrrrr!
44.B.O.M.-Normal
Bizim zamanımızda annelerimiz bizi ancak komşu çocukları ile kıyaslayabilirdi. Medya cinneti diye bir şey çok yaygınlaşmamıştı, internet diye bir şey olmadığı için sosyal medya çöplüklerinde “dünyanın en akıllı” ya da “dünyanın en güzel” çocuğu başlıklı yazılara rastlamak pek mümkün değildi. Çocuk psikolojisi hakkında sayfalarca yayın, tv programları yoktu hatta dile bile zor getirilirdi. Havada uçuşan prenseslik ünvanları filan moda değildi, mesela ben bir tane prenses hatırlıyorum adı Hülya idi. Yabancı memleket görmüş “nadir” çocuklardan, Almanya’da doğmuş ve devamlı nereden edindiklerini anlamadığım toz pembesi renginde envai çeşit kıyafeti ayakkabısı ve kalemleri vardı. (benim ise en büyük lüksüm kokulu silgiydi) İlkokul ikinci sınıfta gelmişti Hülya okulumuza. Çıkışta annesi karşılamaya geldiği zamanlarda “Avrupa görmüş bir kadın olarak” ağzını mümkün olduğunca yayarak “prensesiiiiim beniiiim” diye haykırır ve sarılırdı. (muhtemelen bu modanın öncüsü o teyze) Bunu haftanın her günü duyunca bir süre sonra Hülya’nın gerçekten prenses olduğuna inanmaya başlamıştım. Sonra yakınlaşıp arkadaş oldukça Hülya bana gavur memleketteki kız çocuklarının her birinin ailensin prensesi olduğunu söylemişti. Ben tabi bunu öğrenir öğrenmez okul çıkışı hemen anneme yetiştirdim. Yol boyunca bak işte ben de prenses sayılırım, hadi bana da prensesim de diye cozuttukça cozutuyorum. Anadolu kadını anamın sabrı manavda domates seçerken tükenmiş ve beni marulların ve maydanozların olduğu tezgaha yapıştırmıştı. Elbette prenses olma isteğim o gün anamın hiddeti ile hemen sönmedi, hayal kurma yetime zarar gelmiş olsa bile gerçekliğe dönme ve onunla yaşamanın daha mantıklı olduğunu kavramama yardımcı olduğu kesin. Ama yalan yok, uzun bir süre derinlerde bir yerlerde o eksikliği bir şekilde hep hissettim. O uzaktan muhteşem ve mutlu görünen insana dönüşebilme, o insan olabilme isteği hep bir şekilde canlı kaldı. Adına şarkılar şiirler yazılan kadınları kıskanma durumunun ana sebebi belki de, bilemiyorum…
Tabi bizim o zamanlar prenses olmak değil normal olmak önemliydi. Normal bir şekilde okumak, sonra normal bir üniversiteye gitmek, normal bir işe girmek, normalin biraz üstü para kazanmak. Normal bir “koca” bulmak, normal olarak ev sahibi olmak ve elbette her normal kadın gibi çocuk doğurmak. Yaşam standardı tanımlama birimi “normal” idi. Farkında değildim, normal olmaya çalışmanın çok enerji ve çaba sarf ettiğini, bu hararetli uğraşın kendi kişiliğimden ödün verip olmadığım biri gibi davranmamı gerektirdiğini bilmiyordum… Ve bu normal dünyada o zamanlar Hülya ışık gibi parlıyordu, okulun tüm kızları onun yerinde olmak istiyordu filan, neyse… Gel zaman git zaman mezun olduk, farklı üniversitelere gittik ama Hülya ile bağlantımızı asla kesmedik. Çok sık olmasa da mutlaka arada bir irtibat kurup hayatımızda olup bitenlerle ilgili paylaşımda bulunduk. Üniversite sonrası prenses Hülya ünvanına yakışır bir prense evlendi. Feci gürültülü bir şekilde, öyle böyle değil 4 gün 3 gece tarzı, düğünün sonunda misafirlerin başına gökten düşecek üç adet kısmet elması eksikti. Düğünden sonra uzun bir süre haberleşmedik, Hülya evli bir kadın ben ise dünya dışı varlıklar grubundaydım. Hatta olayı abartıp bekarlığında kullandığı telefon numarasını filan değiştirdi, e kaybolmak için bu kadar çaba harcayan insanı ısrarla arayıp bulmaya çalışmak olmazdı. Hayat iş güç, aşk hayatı, anam dırdırı derken sanırım 3 sene gibi bir süre geçmişti ki annem bir telefon görüşmemizde “Aaaa unutmadan diyeyim seni okuldan arkadaşın prenses Hülya aradı” dedi. Birkaç saniye algılayamadım kim olduğunu sonra şaşkınlıkla irtibat bilgisi bırakıp bırakmadığını sordum. Elbette bırakmıştı ve benimle görüşmek konuşmak istiyordu…
O da İstanbul’a taşınmıştı ama eşinin işi sebebiyle hatta birbirine çok yakın semtlerde oturmuşuz senelerce. Hemen buluştuk tabi, Hülya buluşma mekanına küçük dağları ben yarattım edasıyla girdiğinde bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştım, öyle ya ben evli kadınların tercih etmediği türden bir arkadaştım. Maazallah çok kıymetli kocalarını filan çalardım neme lazım, benim gibilerden uzak durmak lazımdı… İki kahve üç sohbet derken Hülya durmadan ne kadar mutlu olduğunu anlatıyor, ne kadar akıllı bir çocuğu olduğunu. Efendim aynı kendi çocukluğundaki gibi toz pembesi rengini ne kadar sevdiğini falan filan. İçten içe bir şeyler seziyorum ama Hülya Nuh diyor peygamber demiyor. Sırasıyla kızının resimlerini, kocası ile mutlu pozlarını filan gösteriyor telefonda. Mekanda abartısız iki üç saat kalmışızdır ve bu süre içinde benim kendimi anlattığım cümle sayısı onu geçmemiştir. Masada devamlı bir Hülya mutluluk bombası konusu var, eşinin ona aşkından aldığı hediyeler, yatlar katlar, kafam kadar tektaşlar… Hülya mutluluğu ile beni ezdikçe ezmeye, gömdükçe gömmeye çalışıyor. Bir ara kafamdan Hülya’yı ne kadar kıskandığımla ilgili düşünceler geçiyor… Ve muhteşem buluşmamız ben kusmak üzereyken artık sona erdi ve en kısa zamanda görüşmek üzere sözleşip, yanak yanağa dayayıp büzüşük dudaklardan havaya öpücükler attık…
Hülya bir iki gün üzerimde etkisini sürdürdü, ciddi keyfimi kaçırdı, yalan yok. Ama bizim sözleşmiş olduğumuz buluşma asla gerçekleşmedi… Buluşmamızdan bir ay sonra filan Ankara’dan bir arkadaşım geldi. Aslında tam arkadaşım da değil, annemin yakın hanım arkadaşlarından birinin kızı. İş görüşmeleri varmış İstanbul’da ve kurda kuşa yem olmasın diye bir iki günlüğüne bana yollamışlar, benden yol yordam öğrensin diye ki ben hangi gezegende bulunuyorum farkında bile değilim. İstanbul’daki ilk yıllarım yazılardan hatırlayın işte. Hormonlarım burnumda, elimde hıyar var diyene aşk doğacak umuduyla tuzlukla koşuyorum filan o derece safım, neyse. Kızımız en sonunda geldi adı Füsun, gayet candan samimi, üstüne üstlük akıllı benden iki yaş küçük. Akşam yerleşti ve oturduk sohbet ediyoruz… Laf lafı açarken aslında İstanbul’da uzaktan bir akrabası olduğunu onlarda kalmayı umut ettiğini ama evliliğinde sorunlar olduğu için akrabasının onu eve kabul etmediğini filan anlattı. Bu durum onu oldukça etkilemiş olmalı ki içini dökmeye başlamıştı. Akrabasının Almanya’da doğduğunu çok şımarık olduğunu, evlenip İstanbul’a geldiğini, küçük bir kızının olduğunu filan… Ama kocasının onu dövdüğünü birkaç kez hastanelik olduğunu, psikolojik tedavi gördüğünü, ilaçlarla ayakta durduğunu… Anlattıkça anlatıyor ve hikayenin bir yerinden kızın adının Hülya olduğunu öğreniyorum. Düşünsenize ne büyük bir tesadüf ve şok etkisi tabi. Birkaç karşılaştırma sorusundan sonra benim misafirin Hülya’sı benim prenses Hülya çıkıyor… Aslında prenses Hülya’nın yaşantısı buluşma günü bana anlattıklarıyla yakından uzaktan alakasının olmadığını öğreniyorum. Uzun süre bana yalan söylediği için kızdım Hülya’ya, hatta küfür de ettim, arkasından da konuştum, uzun yıllar da küs kaldım. Hatta buluşmamızdan aylar sonra beni iki kez aradı ama telefonlarını bile açmadım. Hayatımda bana yalan söyleyerek beni mutsuz edecek insanlara yer yoktu! Oysa Hülya sadece normal olmaya çalışıyordu…
Kol kırılır yen içinde kalırdı, evin içindeki olumsuzluklar yabancıya anlatılmazdı bu normal değildi. Mutlu olmak, sevilen bir kocaya sahip olmak, akıllı bir çocuk sahibi olmak normaldi. Bize dibine kadar mutsuz olmanın normal olduğunu kimse söylemedi. Yıllarca filmlerde kaşını kımıldamadan ifadesiz “pırıl pırıl” ve “güzel” ağlayan kadınları görüp kıskandım ben. Kimse salya sümük ağzı burnu büzüştürerek ağlamanın normal olduğunu doğamıza uygun olduğunu söylemedi. Bizler “kocamdır döver de sever” de örnekleri ile büyüyüp bunu normal bildik. Bu sebeple gerçek hayata atıldığımızda sudan çıkmış balıklar gibi nefessiz kalıp çırpındık. Oysa normal deyip allayıp süsleyip önümüze sundukları şey göründüğü kadar görkemli değildi. Normal çok sıkıcı ve aynı zamanda can yakıcıydı…
Alışılagelmiş, olağan ve kurala uygun şeyler normaldi ve bu normalleri çoğunluk belirliyordu. Binlerce yıldır esnetilip eğilip bükülse de aslında şekillerini çok da kaybetmemiştir günümüzün normalleri. Ve en acısı da bu çoğunluğun kendilerine göre kabul edip benimsedikleri normalleri dayatılıyor olması, buna uymayanların da dışlanıyor olması. Bu kuralları öylesine kazımış öylesine kişiliğimizin bir parçası yapmışız ki hayatımız boyunca bir bataklıkta çırpındığımızı fark bile edemiyoruz. Evlenmek normal ama evlenmeyi istememek anormal. Çocuk sahibi olmak normal ama çocuk istemiyor olmak anormal! Renkleri bile normal ve anormal diye ayırmışız yaz günü beyaz tamam ama kış günü anormal. Kız çocuğuna pembeler normal ama erkek çocuğuna anormal. İlişkide mutlu taklidi yapmak normal ama mutsuz olduğunu dile getirmek anormal. Havaya yazılmış ve sessizce boyun bükerek kabul ettiğimiz bu binlerce kuraldan oluşan normalleri hayatın kendisiymiş gibi yaşıyoruz. Görünmeyen bir stres halkası ile çevrilmişiz ve farkında olmadan boğuldukça boğuluyoruz…
Ama normal olmaya bu kadar özen gösterip diğer yandan kendimizi diğerlerinden çok farklı yerde ve özel görmek çelişki değil miydi? Bir yandan hareketli ve heyecanlı bir hayat isterken normal olmaya çalışmak peki? Normal, sıkıcı, zaten bilinen, sürpriz barındırmayan değil miydi? Hem normal olup hem nasıl özgür olabilirdik? Özgür olup kendimizi tanıyabilmek, bir kere yaşayacağımız bu hayatın binlerce rengini yaşamak varken neden beş altı renkle sınırlanalım ki? Yaşadıkça birçok şey tecrübe ettim öğrendim, Hülya’nın yaptığı gibi yapan birçok kadın tanıdım. Hatta bazılarının sosyal medya platformlarında paylaştıkları “mutlu” aile tablolarına bakıyorum da inanamıyorum. Bu konuda en çok canımı yakan hemcinslerimin söyledikleri ve yansıttıkları bu yalanlarla karşılarındaki insanı nasıl kırdıklarını ve kendinden şüpheye düşürdüklerinin farkında olmamaları. Ne büyük bir kötülük ettiklerinin farkında değiller… Oysa mutlu bir ilişkiyi sorgulamak bile normaldi, sorgulanmadığı takdirde monoton olurdu. İnsanın yüreğine ferahlık veren kendini iyi hissettiği her şey normaldi. Bir ilişkinin başlaması kadar bitmesi de normaldi. Bizim beğendiğimiz insanın bizi beğenmemesi de normaldi. Hatta ailemizi beğenmiyor olmamız da normal ya da annemizi babamızı sevmiyor olmamız, eminim bunun için geçerli mutlaka bir sebep vardır. Mutsuz olduğumuz bir sevişme sahnesinden kaçıp gitmemiz normaldi, dişimizi sıkıp sonuna kadar beklememiz değil! Hayır diyebilmemiz normaldi, hayatımız boyunca edilgen bir kişiliğe sahip olmamız değil. Sevgilimizin cinsel birleşme istediği zaman bizim istemiyor olmamız normaldi, sırf mutlu olsun diye kabul etmemiz değil. Aslında “normal” diye bir şey yoktu. Normal, yüreğimize, aklımıza ve vicdanımıza sinen her şeydi… Normal, bizim olmak istediğimizdi, annemizin ya da babamızın değil…
Son söz: 1- Normal diye bir şey yoktur. 2- Orgazmsız da yazı olur :) 3- Kişiliklerinizi topluma kurban etmeyin, sadece bir kez dünyaya geleceksiniz. Yaşayın ki son nefeste keşkeleriniz çok olmasın… 4- Başkaları ediyor siz etmeyin, karşınızdaki özellikle hatun kişiye dürüst olun sırf onu ezmek için mutlu rolü oynamayın. Kırmayın yavrucağı… Psikolojiyi bok gibi bozuyor. 5- Güzel ağlayan kadın yoktur !!! 6- Orgazm can, toplumun normali boktur…
43.B.O.M-İlk (ilk tecrübe nasıl olmalı)
Özellikle biz kadınlar için ilkler unutulmaz oluyor, örneğin ilk öpücük, ilk sevgili, ilk aşk ve aklınıza gelebilecek daha bir sürü ilk… Ve bu ilkler arasında bizi en çok hayal kırıklığına uğratan hatta travma yaratan da ilk cinsel ilişki oluyor.
Örneğin benim ilkimi yazmıştım, hatırlıyor musunuz bilmiyorum o yataktan canlı çıktığımda “hayatım boyunca bir daha asla ama asla seks yapmayacağım” diye karar vermiştim. Oysa ilk birlikte olacağım insanı her ne kadar öyle görünse de hesaplayarak seçmiştim. Örneğin benden yaşça büyük olmasını istemiştim, dolayısı ile daha çok tecrübesi olacaktı. Ve elbette yılların getirdiği bu tecrübe kendimi bildim bileli etrafımdan duyduğum ilk gece acısı sebebiyle oluşan korkuyu nispeten hafifletecekti. (Bizim milletimiz gece sevişgeni olduğundan mevzu bahis konu hep ilk gece diye anılır)
Bu ilk birlikte olunacak insanı seçmek için doğru yol olmayabilir, diyebilirsiniz ki “aaa aşk yokmuş, ondan olmuş” oysa ilk cinsel tecrübede çekilen acı aşık olan partnerle de aynıydı bir yabancı ile de aynıydı!
Ama bir erkek sadece penis sahibi olduğundan dolayı kendini kudretli ve bir deliğe girme başarısı gösterdiği için tecrübeli saydığı sürece bu ilk cinsel tecrübede “acı ve travma yaşama” durumu değişmeyecekti. Büyük ihtimalle de porno yalnılgısı… (bu isimdeki yazıyı hatırlayın)
İlk ilişkide önemli binlerce şey olsa da aslında en önemli olan şey anlayıştı, iki insanın birbiri ile düzgün iletişim kurabilmesiydi!
İlk ilişkide özellikle kadını anlamaya çalışmak önemliydi, o yaşa gelene kadar etrafında gördüğü toplum baskısı, bacaklarının arasına yüklenen sorumluluk göz önünde bulundurulmalıydı.
İlk ilişkide pornoların uydurma olduğunu bilmek ve partnerden bunu beklememek önemliydi.
İlk ilişkide biraz da olsa açık fikirli olmak önemliydi.
Bir erkek kaç yaşında olursa olsun ilk cinsel ilişkide yaşanacak o anların karşısındaki kadının hayatında iz bırakacağını ve tüm yaşamını etkileyeceğinin bilincinde olmalıydı!
İlk cinsel ilişkide kadının vulvasını tanımak, klitorisin ne olduğunu bilmek önemliydi.
Hunharca ve bilinçsizce girme çıkma işleminin hayal kırıklığından başka bir işe yaramadığının bilinmesi önemliydi.
İlk ilişkide annesinin biricik tosunu çükünü bir kenara bırakıp karşısındaki kadına saygı ve özen göstermeliydi. Ancak bu koşullar yerine getirildiğinde ilk cinsel ilişkiden sonra mutlu bir kadın doğacaktı. Bedenini seven, partneri ile mutlu bir cinsel hayatı olan ve büyük ihtimalle hayatı boyunca başı ağrımayan bir kadın olacaktı…
Ve ilk cinsellik konusunda en kötü olan şeylerden biri de, dünyada çok az sayıda kadın bu tecrübeye kendini hazır hissettiği için giriyor. Geriye kalan çoğunluk ise partneri ısrar ettiği için ya da çok az bir kısım benim gibi çevresinin etkisinde kalarak. Yani kadınların birçoğu partnerinin yoğun ısrarı üzerine ilişkisini bozmamak partnerini kaybetmemek için cinsel birleşmeyi kabul ediyor. Partnerinin baskısı ve ısrarı ile cinsel ilişkiye giren kadın sanıyor ki, eğer çocukluğundan beri ona öğretilen ve canı pahasına koruduğu kılcal öbeği partnerine “verirse” partneri ondan vazgeçmeyecek ve onu daha çok sevecek. Çok hikaye biliyorum böyle, kadın ve erkek sevgili oldukları için doğal olarak biraz yaklaşır öpüşür koklaşır ama dişi tarafın tecrübesi olmadığı için erkek trip atar. Trip attığı yetmezmiş gibi ilkokul çocukları gibi duygu sömürüsü yapar, tahrik olup sertleşen penisini rahatlamadığı sürece çok acı çekeceğine dair. (git banyoya mastürbasyon yap dangalak) Ve o kadar mırın kırın eder ki dişi taraf acımaya başlar “e zaten sevdiğim erkek” der, sırf annesinin paşasının gönlü olsun biricik testisleri acı çekmesin diye kabul eder. Öyle bir herifi ben de hatırlıyorum adı Veysel miydi neydi. Daha ilk buluşmada dışarıda yemeyi kararlaştırdığımız halde ısrar kıyamet evde yemek yapacağı ile ilgili efsaneler döşemişti. E kadın eve gidiyorsa aranıyordur ya, kesin hak ediyordur… İtici ve ısrarcı bir şekilde mideme oturmuş salçalı makarna sonrası öpmeye çalışınca eve gitmek istediğimi söylemiştim. İlk önce “e madem niye geldin o zaman eve” kartını kullandı, baktı yemiyor. “Çok etkilendim ve seni öptüm, tahrik oldum, şimdi rahatlamaz isem canım yanacak” kartını oynadı ama o da yemedi. Bir de sergiledikleri tavır o kadar çirkin ki, insan kendini suçlu hissediyor paşanın 10 santimi kabardı diye.
Bir de olayın aslına baktığımızda başka bir gerçek ortaya çıkıyor. Binlerce yıldır “kıyaslanmak” korkusuyla kadınlara aşıladıkları kılcal damar öbeği “değerine” bir tek kendileri inanmıyor. İnanıyor da söz konusu sadece kendi çevresi olduğunda geriye kalan diğer anaların evlatları onlar için hepsi “sikilebilir”.
Bok kafalılar, neyse…
Bu konuda binlerce örnek ve yazılacak şey olmasına rağmen aslında bu yazıda ilk tecrübesini yaşayacaklara ya da partnerine ilk tecrübesini yaşatacaklara tavsiyeler vermek istiyorum. Bir genç kadının hayatına bir nebze de olsa dokunabilsem faydalı olabilsem bence çok büyük bir mutluluk. Bu sebeple lafı uzatmadan özellikle “kadınlar” için ilk cinsel tecrübede dikkat edilmesi gerekenlere yoğunlaşacağım.
Öncelikle az üstte bahsettiğim gibi partnerinizin buna hazır olduğuna ve gerçekten isteyip istemediğine dikkat edin, uygun bir şekilde sorun çünkü bunun geri dönüşü yok. İçinizden yapayları var diye geçiriyor olabilirsiniz, egoist olmayın beyler, kadının iç dünyasında yarattığı yıkım hayatı boyunca peşini bırakmıyor, o korku ile yaşamaktansa ölmeyi tercih edenlerin sayısı az değil. Bir erkek olarak kadının üstündeki “bekaret” baskısını size yaşatmanın bir yolu yok. Duyarlı olun, dolayısı ile hormonlarınıza yenik düşüp egoistçe değil de bir insan gibi davranın, saçma geliyor olsa da bir kadının hayatı size bağlı olabilir.
Kadına cinsel ilişkiye girme konusunda baskıda bulunmayın, bok kafalı olup oram acıyacak uff olacak diye ağlamayın.
Partnerinizin hazır olduğuna emin olduktan sonra yapmanız gereken şey korkusunu azaltmak. Zira yıllardır ilk tecrübenin nasıl can yaktığı ile ilgili hikayeleri dinlemekte. E aslında yalan da değil erk zihniyetin tek ilgilendiği deliği fethetmek olunca ortaya başka bir durumun çıkması beklenemez. Siz onlar gibi olmayın, partnerinize bu durumu birlikte çözeceğinizi ve her şeyin yolunda gitmesi için elinizden geleni yapacağınıza dair garanti verin.
Kolay olmayacaktır birkaç dakikada bunu çözmek bu sebeple partneriniz hazır olduğunu söyler söylemez tabakhaneye bok yetiştirir gibi atlayıp oldu bittiye getirmeyin. Biraz zaman tanıyın gerekirse korkusunu yenene kadar. Ondan sonra son bir kez daha emin olup olmadığı ile ilgili fikrini almaya çalışın…
Ve evet, partneriniz tamamen kendini hazır hissediyor ve nispeten korkusunu da yendi. Olay mahallini de hazırladınız J Ve sıra geldi keşfe çıkmaya ama yok öyle yağma. Bu noktada bilmeniz gereken diğer şey acele etmemek.
ACELE ETME! ACELE ETME! ACELE ETME!
Karşınızdaki kadın kararını vermiş olabilir, bunu istediğine oldukça emin de olabilir ama hala gergin olduğunu ve onun için bilinmez bir yol ve o gece yaşayacağı tecrübenin hayatının geri kalanını da etkileyeceğini göz ardı etmeyin.
Öncelikli işiniz birbirinizi keşfetmek olmalı, kadını keşfetmek olmalı. Nelerden hoşlanabileceğini bulmak ve bunu acele etmeden yapmak… Olabilecek en sakin ses tonunuzla yaptıklarınızdan hoşlanıp hoşlanmadığını sorun. Büyük ihtimalle utanacak söylemeyecektir ve muhtemelen onun ilk etapta kafasında zevk almaktan ziyade “sizin zevk alıp almadığınız” ile ilgili sorular olacaktır. Çünkü biz kadınlar erkeğin mutlu olması için eğitilmiş ve programlanmışızdır bu sebeple iltifat etmeyi ve durumdan ne kadar zevk aldığınızı belirtmeyi unutmayın.
Bir kere özellikle belirteyim ki ilk cinsel ilişki için en uygun pozisyon kadının sere serpe malak gibi sırt üstü uzandığı pozisyondur. Bir grup “çok bilmiş” armut ile vulvayı ayırt edemeyecek erkek grubunun dediği “patates çuvalı gibi yatıyor kadınlarımız” dediği pozisyondur. Nerede ise hiçbir kas grubunun zorlanmadığı en rahat pozisyondur. Ve ilk için bunu kullanınız sonra zamanla zenginleştirirsiniz. Sonra da sakın ama sakın direkt olarak klitorise ya da vajinaya odaklanmayın. Bu girişimleriniz başarısız sonuçlara neden olabilir daha önce bahsettiğim gibi binlerce sinir ucunun geçtiği çok hassas bir bölge. Ve aynı zamanda direkt temas hazdan çok acıya sebep olup kadının isteğini de kaçırabilir. İşte tam da bu sebeple saçının ucundan, ayak parmaklarının ucuna kadar öpün koklayın. Öpüşün ve bol bol sarılın ama öyle arkadaş sarılması değil, güven veren sıkıca sarılmalardan olsun.
Ön sevişmeyi mümkün olduğunca uzak tutun, hatta ilk seferde cinsel ilişkiye girmeye odaklanmaktan ve sona ulaşmaktan ziyade haz vermeye odaklanın.
Kadın sizin acele etmediğinizi gördükçe rahatlayacaktır, rahatlaması zevk almasını sağlayıp aynı zamanda Pubik kaslarını da rahatlatacaktır ve Bartolin bezleri devreye girerek ilişki için gerekli olan kayganlığı üretmeye başlayacaktır. Burada yine bir parantez açıp belirtmek isterim ki, her kadında salgılanan kayganlığın miktarı farklıdır. Hatta bazı günlerde yoğun bazı günlerde yok denecek kadar az da olabilir. Salgılanan sıvı miktarı kadının aldığı zevk miktarını göstermez ama ilk cinsel ilişki için ne kadar kayganlık o kadar kolaylık olduğu için mutlaka bir kayganlaştırıcı edinin. En yaygın ve mantar yapmayan tür olan su bazlı kayganlaştırıcılardan edinebilirsiniz. Bu kayganlaştırıcılar havayla temasta zaman içinde kuruma belirtileri gösterse de su ya da tükürük yardımı ile tekrardan aktif hale getirilebilir. Hatta bunu sadece ilk cinsel ilişkide değil de devamlı kullanabilirsiniz. Yine belirtiyorum kadının salgıladığı sıvı miktarı aldığı zevkin kalitesini belirlemez. Bunu mutlaka partnerinize de belirtin, kayganlık birleşmenizi kolaylaştıracak ve acı miktarının bir nebze azalmasına fayda sağlayacaktır.
Ve elbette hala acele etmiyorsunuz! Hatta ara verip, çıplak bir şekilde uzanıp sohbet edebilir durum değerlendirmesi yapabilirsiniz. İletişimi sıkı tutmak ve değer verdiğinizi göstermek her şeyden önce cinselliği değil de partnerinizin ruh halini ön planda tuttuğunuzu göstermek epey faydalı olacaktır. (bir şeyler de içebilirsiniz) Tabi ara vermek istemeyen dişiler de çıkabilir ama teklif etmekten zarar gelmez…
Partnerinizin zevk alıp almadığını ilk etapta anlamanız zor olabilir. Bu zamanla, onu tanıdıkça çözebileceğiniz bir durum. Unutmamak lazım ki biz kadınlar yıllarca ağır eğitimlerden geçerek süper oyuncular olabiliyoruz ama bu sizin hevesinizi sakın kırmasın ve hakaret olarak da algılamayın. Daha önceden de anlattığım binlerce sebepten ve baskılardan dolayı bunu gayet olağan bir şeymiş gibi yaparız, her şeyden önce amacımız karşımızdaki partneri kırmamaktır.
Sakın ama sakın porno filmlerde gördüğünüz sahneleri beklemeyin. Partnerinize içinden nasıl gelirse öyle hareket etmesi gerektiğini sıkça söyleyin. Deli gibi çığlık atmak, yapay kıvranmalar sergilemek, daha güzel görünmek için göbeğini içine çekmek v.b şeyler yapmak zorunda olmadığını ve sizin de bildiğinizi bilmek zorunda!!!
İlk cinsel ilişkide orgazmı hedeflemek iki taraf için baskı sebebi olabilir. Bunu düşünmeden hareket etmek iki tarafı da rahatlatır. Partnerinizin artık hazır olduğunu hissettiğiniz noktada klitorise odaklanmanın zamanı da gelmiş demektir. Burada klitorisi uzunca anlatıp tekrar etmek istemiyorum lütfen nasıl mastürbasyon yapılır yazısına bakınız!
Aslında size tavsiyem klitorise partnerinizle birlikte dokunmanız olacaktır, hatta izin verirse oral seks de yapabilirsiniz, hatta yapın ve bundan zevk aldığınızı da belirtmeyi unutmayın! Bir süre klitorel uyarma ile birlikte parmaklarınızı kullanarak vajina girişini yumuşak hareketlerle alıştırmaya başlayabilirsiniz. Veeee elbette hala acele etmiyoruz. Kayganlaştırıcının da yardımı ile öncelikle vajinal bölgeyi ellerinizle rahatlatmalı ve alıştırmalısınız. Ve partneriniz girişinize izin verene kadar da devam etmelisiniz. Bu arada yakın bir kız arkadaşımın kızına ilk cinsel ilişkisi için verdiği tavsiyenin işe yaradığını duymuştum. İlk cinsel birleşmeyi kadın kendini klitorel yolla tatmin etmeye devam ederken gerçekleştirmişler. Ve yaşanan acının boyutu yok denecek kadar az miktardaymış. Partnerinizle bunu paylaşabilir ve bu şekilde deneyebilirsiniz. En nihayetinde acı ve zevkin arasında ince bir çizgi vardır, bu durum tahmin ettiğinizden de başarılı bir sonuç verebilir.
Porno filmleri aklınızdan silin demiştim ama aynı zamanda tutkulu aşk filmlerini de silin. Aynı anda orgazma ulaşmalar, üst baş parçalamalar, duvardan duvara yapışıp uçmalar, programlanmış ritmik öpüşmeler bunların hepsini bir kenara bırakın. Kadınlar sert erkeklerden hoşlanır söylemlerini unutun!
Bir kadına ilk tecrübesini yaşatırken her şeyi de yeniden yazmış olacaksınız!!!
Nasıl ki sizin cinsel zevk noktanız penis ise biz kadınların da cinsel zevk noktası klitoris. Kadını son noktaya ulaştıracak şeyin penisinizin olmadığını düşünüp bunu problem haline, gurur kırıcı bir durum haline getirmeyin. O anda yaşayacağınız şey dünyanın en özel şeyi, konu sizin penisiniz değil, o anda konu kadının bedeni, o anda konu size ruhunu açan dişi kişinin size güvenmesi. Cinsel birleşme yani penetrasyon bağlılık duygusunu geliştirip oldukça tahrik edici ama tek başına yeterli değil!!!
Erkeklerimizin çoğunluğu kendini Don Juan sanıyor, kadının tek ihtiyacının penis olduğu inancı ve yanılgısı içinde her şeyi gir çık, sok çıkar şeklinde halledebileceğini düşünüyor.
Lütfen siz o bok kafalı, sığ düşüncelilerden biri olmayın… Kadının penisin vajinaya girmesinden orgazm olmasını beklemeyin, beklemediğiniz gibi de partnerinize de anlatın. İleride bunun yollarını keşfetmek için oldukça fazla zamanınız olacaktır. Ayrıca olmazsa bile sorun yok kadınların büyük bir çoğunluğu bunu yaşamıyor. Unutmayın cinsellik hakkında duyduğunuz ve zamanla “normal” olduğuna inandığınız şeyler aslında öyle değil.
Veee en sonunda olay gelişti ve artık cinsel birleşmeye geldi. Doya doya seviştiniz, koklaştınız, öpüştünüz, yalaştınız, sakinleştiniz. Partnerinizi ve vajina girişini rahatlattınız.
Zamanı geldi ve partneriniz artık girmenizi istiyor! LÜTFEN HUNHARCA ABANMAYIN!
Parmaklarınızla vajina girişini rahatlatmanız ve gevşetmeniz ZORT diye girebileceğiniz anlamına gelmiyor. YAVAAAŞ ama çooook YAVAŞ olunuz!
Partnere alışması ve nefes alması için zaman vererek minik adımlarla ilerleyin. Kadınların birçoğu cinsel ilişki deneyimleri olsa bile, ben de dahil hala ilk an birleşme sürecinin mümkün olduğunca yavaş olmasını tercih ediyoruz. Halı silkeler gibi rap rap, hırsla abanarak hareket etmeyin, hızın artması haz alma durumunun pik yapması sonucunda olmalıdır orgazma yaklaşırken ama kesinlikle ve kesinlikle “ilk tecrübede” değil!!!
Hatta ilk birleşmeyi penisin tamamını değil de bir kısmını sokarak gerçekleştirebilirsiniz bir sıkıntı olmaz, biraz ara verip partnere dinlenme süresi verip tekrar devam edebilirsiniz. Bunu mutlaka sorun, sizi yönlendirmesini isteyin “Bu nasıl” “Böyle iyi mi” “Daha mı yavaş olayım” “İstersen ara verelim” tarzı sorular yöneltin. Elbette “durma devam et” diyen partnerler de olabilir “evet biraz duralım” diyen de, hatta “daha sonraya bıraksak” diyen de. Cevap ne olursa olsun partnerinizi desteklemeyi ihmal etmeyin. Ertelemek isteyene de surat asmayın, bok kafalı olmayın…
Veee devam ettiniz ve cinsel birleşme başarıya ulaştı, ilk tecrübeden iki taraf da mucize beklemesin. Orgazm olursa iyi olur ama olmazsa da sorun değil…
Her zaman bahsettiğim gibi cinsellik heyecan verici bir keşif sürecidir ve en güzel tarafı zamanla öğrenilebiliyor olmasıdır, ilk ilişkiden hayal kırıklığı yaratmayın. Çok az kadının ilk cinsel deneyimden güzel anıları vardır, birçoğumuzun partnerden dolayı travmatiktir. Sizin yapmaya çalıştığınız şey ise travma yaratmak değil güzel bir dünyanın kapılarını açmak olmalıdır. Çekilecek acıya gelince… Yavrum orada yılladır sıkışmış vaziyette tüm bu söylenenleri yapsanız bile minimum düzeyde hafif bir acı olacaktır. Ama dişi tarafı temin ederim ki, bu çekilen acı regl, migren, hatta kulak deldirmek acısından bile daha hafif bir acı düzeyinde olacaktır. Acıda çok hissedilen baskı tedirgin edebilir, bu baskı acı gibi algılanabilir ama kısa sürede geçecektir, söz veriyorum 🤗
Bütün bu anlattıklarımı yapmazsanız nasıl olur peki? En üstte anlattığım gibi bok gibi olur. Bok gibi olması bir yana vajinada yırtıklara sebep olabilirsiniz ki çoğu durumda dikiş attırmak gerekebilir ve bir dişi için bu büyük bir travmatik utanç kaynağı ve dünyanın sonuna eşdeğer anlamına gelir. Son olarak da söylemek istediğim mutlaka ama mutlaka korunun, daha ilk cinsel tecrübeden hamile kalmak pek keyifli bir durum olmayacaktır. Hatta ilişkiye girmeden iki tarafın da sağlık testi yaptırmasında bir sorun yok. Bu hakaretten ve güvensizlikten ziyade karşı tarafa verilen değere işaret etmeli. Anlatmıştım biz yaptırmıştık…
Ve her şeyin başı konuşmak, samimiyet ve açıklıktır bunları sakın ihmal etmeyin.
Son söz:
1- Acele etmeyin! Acele etmeyin! Acele etmeyin!
2- Sevgili beyler, bok kafalı olmayın!
3- Kadın da erkek de ilk cinsel tecrübesini tüm önyargılarını bir kenara bırakarak deneyimlemelidir!
4- İlk cinsel deneyim travma sebebi değil merak kaynağı olmalıdır! Tekrar deneme isteği uyandırmalıdır!
5- Tekrar ediyorum, iletişim kurun. Eşler arasında tabuların olması demek mutsuz ve güvensiz bir ilişki demek.
6- Bir kadın erkeğe nazaran çok daha komplike bir düşünce yapısına sahiptir. (elbette erkek atalar yüzünden) Bu sebeple ilk cinsel tecrübe yaşanacağı zaman kendisinden çok fazla bir şey beklemeyin. Zaten nereye odaklanacağını, ne düşüneceğini ne hissetmesi gerektiğini bilmez halde olacaktır, baskı kurmayın!
7- Sevgili dişiler, cinsel ilişkiyi siz istediğiniz için yaşayın partneriniz ısrar ettiği için değil. Bu durumu kullanarak herifi kendinize bağlayacağınızı ve sizi asla terk etmeyeceğini düşünürseniz çok yanılırsınız. Mutlu ilişkiyi size değer diye yutturulan kılcal damar öbeğine bağlamayın. Bunu koz olarak kullanmayın, kullandırmayın!
8- Veee elbette orgazm candır ama ilk ilişkide de şart değildir. Bu tamamen sizin keyfinize, arzunuza ve onca çalışmadan sonra kalacak gücünüze bağlıdır! 😅
42.B.O.M-İki elin sesi var...
En basiti üzerimize bir kıyafet, bir ayakkabı ya da eve koltuk v.b şeyler alacağımız zaman bir sürü dükkan dolaşır, araştırır, inceler ve en sonunda bizim için en uygun olanına, keyfimize en çok uyanına karar verir de alırız. Oysa aynı özeni en özel anlarımız için yapma gereği duymayız. Çocukluğumuzdan beri bedenimize düşman yetiştirildiğimiz ve neslin devamını sağlayan organlarımızı “pis” olarak gördüğümüz için ne yaparsak yapalım, ne kadar kendimizi geliştirsek geliştirelim bir türlü içimizdeki barışı sağlama alamayız. Mutluluğumuzun anahtarı karşı cinsin elindedir ve o anahtar olmadan mutlu olamayız, tüm hayallerimizi “evlenince kocamızla” yapabiliriz, böyle kazınır tazecik aklımıza. Erkek çocukları amcalarına dayılarına “pipilerini” gururla gösterebilirken biz bacaklarımızın arasındaki zengin galaksiyi ayıp diyerek çocukluğumuzdan beri saklamayı öğreniriz. Pis ayıp, pis ayıp, pis ayıp, pis ayıp… Sonra genç kadınlar oluruz, bizden kabak çiçeği gibi açılıp, porno yıldızları gibi sevişmemiz beklenir. Yapamadığımız zaman “kezban” “patates çuvalı” “inek gibi yatan” v.b isimler takılır. Hayatımızın çoğu boyunca itina ile sıkıca sakladığımız bacak aramızdan havai fişek patlatıp, salatalık dilimlememizi beklerler. Peki nasıl olacak o iş diye sormaz kimse! Empati dediğin de zaten afili cümlelerde kullanılan bir kelime sadece…
Hiç unutmayacağım, sanırım ilkokul dörde filan gidiyorum. Klitorisimi keşfetmişim istem dışı evde ders çalışırken filan elim oraya kayıyor çünkü verdiği hissi seviyorum. (tabi ben onun klitoris olduğunu bilmiyorum) Bedenim uyanıyor genç kadın oluyorum ve ben de doğal bir içgüdü ile onu tanımaya çalışıyorum. (cinsel dürtü ile alakası olmayan bir durum, tüm çocuklarda vardır) Bir gün annemin aniden odaya girmesi ve benim elimi vulvamda yakalaması ki gayet masumane hafif hafif kaşıyorum, klitorise filan dokunmuyorum ha saçımla oynamışım ha vulvama dokunmuşum benim için bir fark yok o zamanlar… Ama annem işte, gel de laf anlat hışımla geldiği gibi yapıştırdı tokadı. Vay efendim bu yaşta başımıza ahlaksız mı kesileceksin, pis yerlerimi ellemeyi şimdiden mi öğrenmişim, yummuş gözünü söyleniyor. Zaten ondan önce defalarca derslerine maruz kalmışım, ilk kendim yıkanmak istiyorum diye direttiğimde tam bir saat boyunca apış aramı nasıl yıkamam gerektiği ile ilgili saçma sapan şeyler anlatmıştı. Nasıl hafifçe dokunmam gerektiği, parmaklarımı içine sokmamam gerektiğini, mümkün olduğunca vakit ayırmadan hızlıca temizleyip geçmem gerektiğini falan filan. Çocuk aklı işte diyemiyorum ki madem pis bir şey niye bu kadar özen gösterip korumak zorundayım diye. Zaten desem bile annem büyük ihtimalle saçma sapan bir cevap yapıştırıp üzerine bir de dayak atacak, muhtemelen konuşup konuşup susacak diye bir şey dememişim…
Erkek egemenliği tarafından yüzyıllardır oturtulmuş olan saçma sapan gelenekler yüzünden biz dişiler çocukluğumuz boyunca zehirlenir ve bedenlerimizden nefret eder hale geliriz. Annemin baskısı, defalarca bunu dile getirmesi yüzünden aklımın bir köşesinde cevabını veremediğim bir sürü soru oluşmuştu. Sonuçta bedeninin bir parçası “pis” olan bir insan nasıl “güzel” olabilirdi ki? Pis olan ve sevilen kaç şey vardı? Hayatım boyunca bu pis parça ile mi yaşamak zorunda kalacaktım? Bir parçamın pis olması beni de mi pis yapıyordu? Çocuk aklı işte deyip geçilecek ama aslına baktığımızda bilinçaltına ciddi travma olarak yerleşecek olan şeyler bunlar. Baskıcı erk toplum cinsel organlarla ilgili her şeyi seksüel boyutta algılamıştı ama cefasını sadece biz dişiler çekiyorduk ve sadece çocukluğumuzda değil hayatımızın geri kalanında, tüm ömrümüz boyunca da çekecektik. Annem gibi ortaçağ zihniyetli kadınlar da bu ömür boyu sürecek olan işkenceye önayak olmaya, temellerini kazmaya devam edecekti… (annem benim mastürbasyonu keşfettiğimi duysaydı kesin gece yatarken altıma demir don ellerime de çelik eldivenler geçirirdi)
Bu pis olma durumu yaş ilerledikçe değişkenlik gösterse de derinlerde bir yerlerde mutlaka kalıyor ve ayrıca komplekslerimizin oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Aklımız ermeye, siyahla beyazı ayırt etmeye başladığımızda ise pis algısı hala bir kenarda dururken bir yandan vulvamızın çok değerli olduğunu öğrenmeye başlarız. Meğersem o pis denilen şey çok kıymetli ve çok değerliymiş! Ama bir karar verin değil mi, pis mi yoksa kıymetli mi? Yani bu iki kavramı tek bir potada nasıl eritebiliriz? Ve sonuç olarak eritemiyoruz, eciş bücüş bir bilincimiz ve aydınlıkta sevişmekten korkan kişiliklerimiz oluyor. Kimse demiyor ki, orgazm olabilmek ya da haz alabilmek için öncelikle bedeninizle barışık olmalısınız diye!!!
Bu düşünce biçiminin sadece biz dişilere zarar verdiğini söylersek de yanılmış oluruz. Sonuçta bir ilişkinin ilişki olabilmesi için iki kişiye ihtiyaç var. Bu karşıdaki partner ister erkek, ister kadın isterse de Hermafrodit olsun fark etmiyor her yönelimden insana zarar veren bir beyin paraziti adeta. Kendimizi kısıtlamamızı, partnerimize karşı dürüst olmamamızı sağlayan bir parazit. Durum böyleyken oturup sonsuza kadar mutlu yaşadılar masallarının hala rağbet görüyor olması çok da şaşırtıcı olmaması gerek. Ya da birçoğumuzun önceki hayatında prenses ya da kraliçe ve ya ona benzer bir üst seviye kişilik olması. Çünkü ruhen kendimizle barışık değiliz bu da mutsuz olmamızı sağlıyor. Masalları sevmemiz ve önceki hayatlarımızda daha mutlu ve yetkin kişilikler olduğumuza inanmayı istememiz bu yüzden. Bu yüzden hayatta prens diye bir şeyin olmadığını bile bile ısrarla kurbağayı öpme isteği ve çabamız. Halbuki günümüzde kurbağa prense dönüşse ne olacak, masallarda prens süper sevişti prensesi mutluluktan havalara uçurdu diye bir ibare yok ki! Ya prens “sıyır eteği gir çık 10 saniye” tipiyse ne olacak? Kıçımızda uçan ve istediğimiz an kıyafetimizi değiştiren bir peri, kristal ve porselen ayakkabı dolabı ne fayda. Hala herifin karşısında sere serpe uzanamıyor, birlikte keşfe çıkamıyor, haz denizinde birlikte yüzemiyorsak ne yapayım ben öyle prensi?
Annelerimiz ve toplum yetmezmiş gibi medya diye bir mecra daha var ki anlatmakla bitmez. Hadi bizim zamanımızda “kusursuz” vücuda örnek çok fazla oyuncak yoktu, anne dırdırı tek başına yeterliyd. (ona rağmen ruh hastası olduk) Reklamlar desen henüz bu günkü kadar gelişmemişti. Her yer “örnek” vücutlu mankenlerin olduğu panolarla kaplanmamıştı ve elbette “vücut standartlarının” her karesini ayrı bir şekilde göstermeye hevesli insanların paylaşımları için sosyal platformlar da yoktu ancak kendi mahallelerindekilerin siniri bozuyorlardı. Buna rağmen vücutlarımızla barışmakta zorluk çektik, çoğumuz ise hiç barışmadı hala karınlıkta saklanıyor. Bir de şimdiki genç kadın kuşağına bakıyorum, onlar bizden daha kayıp… Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir zamanda, dünyanın bir ucundan öbür ucuna gezmenin basitleştiği bir zamanda onlar tüm bilinçlerini sosyal medyada başkalarının “gerçekte” olmadığı kadar güzel “hayali” hayatlarına iç geçirerek hayıflanıyorlar. Sanıyorlar ki hayat ne kadar şaşaalı, kalçalar ne kadar sıkı, memeler ne kadar dik ise orgazm da o kadar iyi! Halbuki standart toplumun kabul ettiği güzellik kavramı cinsel hayatın kalitesini belirlemiyor. Ve aslında görünen her şey bir yanılsama…
Peki kendimizle nasıl barışacağız ? Elbette onay merciinin ve bu beyin parazitinin kurucusu er kişiden yardım isteyeceğiz. Ben mesela güzel bir kadın olduğumu otuzlarıma geldiğimde benimsedim, elbette kendim keşfetmedim her şeyde olduğu gibi bunda da Ed’in yardımı dokundu. Onun bana karşı sabırlı, anlayışlı ve teşvik edici olması benim özgüvenimi arttırdı ve elbette bu onun da çok işine yaradı. Başı devamlı ağrımayan onunla temas etmek ve yakın olmak için can atan bir sevgilisi var. Aslında bir yerde vazgeçilmez olduğunu da garantilemiş oldu. Devamlı Ed’i örnek veriyorum ama bunun sebebi ne kadar mükemmel bir sevgilim olduğunu göstermek nispet yapmak değil (ki en çok şikayet onu yeterince anlatmadığım ve ilişkimizin ayrıntılarını daha çok vermediğim ile ilgili geliyor). Bunun sebebi beylere eşlerinin ya da partnerinin değişiminin kendi ellerinde olduğunu göstermek. Güzel bir cinselliğin ilk adımı kadının güvenini kazanmak ama yalanla iş olsun bitsin diye değil, dürüstlükle ve samimiyetle… Sonra gelsin sonsuz geceler, hülyalı ve hayran bakışlar…
Bedenlerimizin pis, ölçülerinin filmlerdeki standartlara uymuyor olması düşüncesi çıplaklığımızı baltalayan ana etken olduğu için, biz dişiler karşı tarafın bizi beğendiğini bilmek ve duymak isteriz. Cinsel hazzın örnek güzellikteki kadınlarla biz sıradan kadınlar için bir farkının olmadığını bilmeliyiz. Orgazm elbette can ama hedefe ulaşmaktan çok anın tadını çıkarmayı başardığımızda esas orgazmı yaşarız, bunu unutmamalıyız. Ve çıplak görüntümüze takan, oramızı buramızı beğenmeyen, bizi eleştiren, olmadığımız biri gibi davranmamızı isteyen partnerin bizi gerçekten sevmediğinin farkına varmalıyız…
Mesela beyler bilmeli ki biz sevişirken, daha doğrusu sevişiyor gibi görünürken aslında kafamızda binlerce soruya cevap aramaya çalışıyoruz. Kıçımızı başımızı “güzel görünen” bir konumuna yerleştirme çabamızın yanında “acaba kokuyor muyum” “acaba kıllarım batıyor mu” “acaba memelerim sarkmış mı” “acaba bacaklarımı kaldırınca göbeğim çok mu çıkıyor” “şu anda yaptığı şey gerçekten hoşuna gidiyor mu yoksa öylesine mi yapıyor” v.b onlarca soruyla boğuşuyoruz. Ve tam da belki gerçekten sevişmeye başlayacağımız zaman, ısındığımız anda işiniz bitince devamını istemek “zahmet vermek” ya da “yanlış anlaşılacak” gibi geliyor. İçimizi rahatlatacak ve hoşumuza gidecek birkaç cümle duymak elbette işe yarar ama dürüst olmanız çok önemli. Her kadın aynı şekilde tahrik olmayabilir ama her kadın dürüst samimi ve güzel cümleler duymak ister vücudu ile ilgili. Ve ya ona yaptığınız şeylerin size ne kadar zevk verdiğini bilmek…
Partnerinizin nelerden tahrik olduğunu keşfedin, uygun bir dilde mutlaka sorun. Birlikte keşfedin, çıplaklığını size sunması için teşvik edin. İkinizin de aklına yatabilecek her şeyi deneyin, denedikçe aranızdaki güven duygusu da gelişecektir. Birbirinize çekinmeden açılabileceğiniz noktaya geldiğinizde hiçbir güç ilişkinizin karşısında duramayacaktır. Konuşmayı, fantezi kurmayı, porno izlemeyi (elbette pornonun gerçeği yansıtmadığını bilerek) hatta erotik hikayeler okumayı deneyin. Partnerinizle birlikte libisonunun yüksek olduğunu günleri saptayın. (ovülasyon dönemlerinde ve regl dönemlerinde libido en üst seviyeye ulaşır) Sabah deneyin, öğlen deneyin, akşam deneyin… Anlatılan pozisyonlara bağlı kalmayın, kendiniz uydurun, en rahat olduğunuz en çok zevk aldığınız şekli bulun. Cinsellikte en iyi ya da en çok zevk veren, orgazm garantili pozisyon diye bir şey yoktur kafanızdan silin.
Orgazm olmasa bile pratik yapın, hatta bazen onlarca orgazma bedel hazlar yaşayabilirsiniz. Pratik tecrübeyi, tecrübe güveni, güven de zaten orgazmı getirecektir acele etmeyin. Kadının orgazmı birazcık sabır ister, sabırlı olun, sabır aynı zamanda sizin kazanmanızı sağlar unutmayın. Ne yazık ki biz kadınların kendini sevmesi başkalarının bizi sevmesine bağlı, partnerinize onu sevdiğinizi söyleyin. Cinselliği aceleye getirecek bir görev değil de hayatınız boyunca keyifle yürüyeceğiniz uzun bir yol olarak görün. Cinsellik bir görev değildir, cinsellik keyifli bir macera sonu olmayan bir keşif serüvenidir… Yaptığınız her şey partnerinizin hoşuna gitmeyebilir ama hoşuna gidenleri bulduğunuzda sahte orgazm zaferinden daha büyük bir hazza sahip olacaksınız.
İşin en temel püf noktası da dokunmaktır… Dokunun, dokunun ve yine dokunun… Elleriniz patlayana kadar sevin, okşayın… Öpün… Koklayın… Bencil olmayı kafanızdan çıkartın… Sıkılmayın, sıkıldığınızı belli ederseniz iş biter. Sona ulaşmak eninde sonunda nasılsa olacaktır, anın tadını çıkartın… Ve en sonunda kadın size utanmadan tüm çıplaklığını sunduğunda onu sonsuza kadar kazanmış olacaksınız…
Son söz: 1- Her kadın farklıdır, eski sevgilinizde uyguladığınız ve işe yarayan şeyler yeni sevgilinizde yaramıyor olabilir. Bunu lütfen dile getirmeyin… 2- Hedefiniz boşalmak ve vajinaya girmek olmasın, cinselliği heyecanlı bir oyuna çevirin.
3- Oflayıp puflamayın, amaannn bu kadar uğraşamam demeyin. Unutmayın biz dişleri bu hale getiren şey erk egemenliği. Dedelerinizin düştüğü hatalara düşmeyin.
4- Porno yanılgısı yazımı okuyun! Pornolar gerçek hayatı yansıtmıyor biz kadınlardan öyle davranmamızı beklemeyin.
5- Orgazm olurken “Uyuyan güzele” benzemiyoruz!
6- Her kadın penetrasyondan hoşlanmayabilir bunu erkekliğinize hakaret olarak algılamayın. Ne şekilde orgazm olursa olsun onunla o anı paylaşan kişi siz olduğunuz için gurur duyun. (sahtesi ile kandırılmaktansa gerçeği ile gurur duyun)
7- Orgazm candır…
41.B.O.M-Multi Oooorgazm !
Uzun zamandır ne anlatsam ne yazsam diye kara kara düşünürken “Galia hanımcım şu konuyu niye yazmadın” diye hesap soran bir email aldım, iyi de oldu… Ayrıca bu konuyu nasıl oldu da atladım ona da şaşırdım çünkü bir zamanlar her şeye olduğu gibi bu duruma da epey takmıştım. Daha önce anlattığım adına şarkılar şiirler yazılan kadınları kıskanma durumu gibi bir şeydi bu da. Biz daha normalini bulamıyor ancak mastürbasyon yapabiliyorduk millet sular seller gibi level atlayıp multilerin peşinde koşuyordu ve bu hikayenin bir yerinde bir terslik vardı! (cehalet işte ben bunu sadece erkek yaşatabilir sanıyorum o zamanlar, oysa anahtarı elimde tutuyorum haberim yok)
Aslında olay, biz kadınlar etrafımızdan duyduğumuz ve okuduğumuz özellikle cinsel bilgilerin, kendimizle uyuşmadığını gördüğümüzde bunu eksik olarak algılar ve zamanla kompleks haline getiririz, durum tam da buydu. Ve eğer bir partnerimiz olursa “her kadında olması gerekirmiş” gibi ballandıra ballandıra anlatılıp yazılan şeyleri taklit etmeye başlarız. Zamanla o kadar başarılı oluruz ki bu rol yapma işinde bir yerde kişiliğimizi kaybettiğimizi ve olmadığımız biri gibi davrandığımızın farkında bile varmayız (geçmiş yazıları hatırlayın). Ve daha da kötüsü o yanlış bilgilerle kendimizi mutsuz ettiğimiz yetmezmiş gibi etrafımıza yaymaya devam ederiz. Aslı astarı olmayan, araştırmadan inanma gereği duyduğumuz o çöp bilgiler girdabı başka genç kadınların da hayatını karartmaya devam eder… (bu sebeple bilgi paylaşımında dikkat edelim) Sonrası da bu işte yaz çiz temcit pilavı gibi evir çevir olmuyor, yazmakla anlatmakla yıllarca kökleri atılmış çöp bilgi yığınını temizlemek neredeyse imkansız hale geliyor!
Bildiğiniz gibi kulaktan kulağa gündeminde moda ve söylentiler değişiyor gibi görünse de aslında temel hep aynıdır “dolaylı yoldan cinsellik” ,hangi yıllarda hatırlamıyorum ama “aaaa multi orgazm” (çoklu orgazm) ile başlayan cümleleri sıkça duymaya başlamıştım. Tabi gazete ve dergilerde de denk gelmek mümkündü bu konuya, ölümsüzlüğün formülünü bulmuş edasıyla… Elbette her furyanın getirdiği de kahramanlar olur “off süper bir şey, aklım uçtu” tarzı cümleler kuranlar türemeye başlamıştı. Aslında hepsi yalan söylüyordu biliyordum, birçoğu ciğerini bildiğim arkadaşlarımdı ve mastürbasyon dahi yapmadıklarına oldukça emindim. “En büyük maceran mahalledeki sümüklü komşu çocuğuna göz süzmek havan kime güzelim” diyemiyorum tabi, gayet ciddi dinliyorum bir de üstüne hayıflanıyorum. Bir keresinde buna benzer bir cümle kuran adı lazım değil üniversiteden bir arkadaşıma “yaa hadi anlatsana şunu ayrıntılı bir şekilde nasıl bir şey” diye sorduğumda “nasıl anlatayım ki sonu yok anla işte, anlatılmaz yaşaman lazım” diye yanıtlamıştı. Aslında bu klişe cevaptan sırf kendini benden üstün bir yere koymak için yalan söylediğini anlamam lazımdı. Ulan boru mu çoklu orgazm yaşamışsın öyle bir klişe cümle ile mi anlatılır. Ben yaşasam sayfalarca roman yazarım sağır sultana duyururum, neyse…
Çoklu ya da Multi orgazm adından da anlaşılacağı üzere birçok defa üst üste sona ulaşma haline deniliyor. (bana kalırsa biri de bir bini de bir tercih meselesi) Yazının başında söylediğim gibi anahtarı da bizim elimizde ve elbette bu anahtarı partnerimizle de paylaşabiliriz, hatta cinsel hayatınıza oldukça keyif bile katabilir. Olayın gerçekleşme şekli de ilk orgazmdan birkaç saniye sonra klitorisi uyarmaya devam ettiğimizde tekrardan orgazm olabiliyoruz ve bunun sayısı bizim keyfimize kalmış vaziyette. Burada bilinmesi gereken şey her kadının orgazmdan sonra bekleme süresinin aynı olmadığı, klitoris hassasiyeti kişiden kişiye değişiklik gösterebiliyor. Kimileri 10 saniye sonra devam edebilirken, kimileri de 30 dakikaya ihtiyaç duyabilir, kimileri devam etmeyi istemiyor da olabilir. (erkeklerde de durum aynı boşalma sonrası hassasiyeti) Devamını istemek de istememek de iki durum da gayet normal, sayılar cinsellikte belirleyici etken değildir! Hatta çoklu orgazmı denemek istemiyor dahi olsanız bu gayet normal… Bazı kadınlar devam ettikçe her orgazmla birlikte hazzın da arttığını söylemekte fakat ben denediğimde artık ikinciden sonra sıkıldığımı ve ilki kadar keyif almadığımı fark ettim. Üstelik klitorisin uyarılması işlemi uzadıkça feci derecede sıkıldım ama benim sıkıcı bulduğum bu süreç başka bir kadın için hedeflenen süreç de olabilir, beni ya da başkasını baz almayın! Dolayısı ile etrafınızda duyduğunuz söylemleri kendiniz için de geçerliymiş gibi algılayıp benimsemeyin. Cinsellikte ya da orgazma kadar geçen süreçte önemli olan keyif alabilmek.
Söz konusu klitoris olduğunda da göz önünde bulundurmamız ve tekrar etmemiz gereken bazı şeyler var, özellikle beyler. Daha önce de bahsettiğim gibi klitoris insan vücudunda sadece haz almaya yarayan tek organ ve çok ama çoooooook hassas. Baltayı sırtlanıp ağaç kesmeye gider gibi davranmaya lüzum yok. Mümkünse dünyanın en kırılgan ve en hassas varlığına dokunur gibi dokunun. Bilmeli ki öyle zort diye damdan düşer gibi dokunduğunuzda 5000 voltluk elektrik çarpmış etkisi yapar. Tavsiyem, yangından mal kaçırmaya tabakhaneye bok yetiştirmeye gerek yok, yavaş yavaş keşfederek direkt sonuca değil de resmin geri kalanına da özen göstererek hareket ederseniz unutulmayacak anlar yaşayabilirsiniz, vulva dediğimiz başlı başına bir galaksi beyler hak ettiği ilgiyi gösteriniz. Hatırlamakta fayda var, usta sevişgen seviyesine, verdiğiniz hazdan zevk almasını becerdiğiniz zaman ulaşırsınız! Bir de tabi eller temiz olmalı, uzun tırnak teması oldukça rahatsız edici ve can yakıcı olabiliyor, kuru kuruya klitorise dokunmamalı, tükürük, kayganlaştırıcı ve ya vajinal ıslaklık sağlandı ise bölgeyi mutlaka ama mutlaka kayganlaştırmalı. Yapılması gereken hareketleri, hızı, uyarılma biçimini (sert ya da yumuşak) bunu partnerinize sormalısınız. Mutlaka ama mutlaka yönlendirmesini sağlamanız için güvenini kazanmanız ve bu durumun sizi ne kadar çok mutlu edeceğini dile getirmeniz lazım. Eğer partneriniz bunu sadece iş olsun diye yaptığınızı anlarsa hevesi kaçar, yaşanan anlar da eziyete döner, sonuç da orgazm taklidi olur! Bir de biz orgazm olurken filmlerdeki kadınlara benzemiyoruz aklınızda bulunsun…
Gelelim benim tecrübeme… Söylediğim gibi bu çoklu orgazm olayı uzun seneler ara sıra aklıma gelmişti. Ve aldığım duyumlardan bunu yaşayan bir sürü kadının olması ve benim yaşayamıyor olmam canımı sıkıyordu. Fakat zaten ömrüm orgazm taklidi yaparak ve erkeğimizin camdan egosunu kırmamak için üstün çaba sarf ederek geçiyordu. En büyük düşmanımız “yanlış anlaşılma korkusunu” nasıl yenebilirdim? Nasıl diyebilirdim ki “çoklu orgazm diye bir şey var istiyorum, bir el at da deneyelim” ne olacaktı sonra? Ne düşünecekti hakkımda partnerim? Ya “bir tane neyine yetmiyor” derse? Ya benim “isterik ve hafif kadın” olduğumu düşünürse? Bilinçaltımda büyüklerimiz ve toplum tarafından yerleştirilen binlerce şey geçiyordu elbette, bu sebeple de açıkçası Ed’e gelene kadar hiçbir partnerimden bunu isteyemedim.
Açıkça söylemek gerekirse ondan da istememiştim olay tamamen spontane gelişmişti ama ben tabi bunun multi orgazm dedikleri şey olduğunu hala bilmiyordum… Artık ilişkimizde göbeğimi, kıçımı ve selülitlerimi korkusuzca ortalıkta yaya yaya gezdirdiğim bir döneme girmiştik. Beynime çocukluğumdan itibaren inşa edilen duvarları kırmaya başlamıştım. Etimi budumu, bel etrafına biriken yağ tombalağını beğenen bir sevgilim vardı. Nasıl sevgişgenim anlatamam, korkusuzca bir insana “sevişesim var” diye mesaj atabiliyorum hakkımda ne düşünecek diye gerilmeden. Hatta o manyak da işi gücü bırakıp koşup eve geliyor deliler gibi sevişiyoruz tekrar işe gidiyor o derece ipin ucunu kaçırmışız. (Düşünün artık ne kadar mutlu ve özgürüm… J) İşte ilk o dönemde gerçekleşti multilerim, yine bir gün benim “koş gel yetiş yiğidim” mesajıma kan ter içinde koşup gelen Ed’in “amaaann öğleden sonra iş mi olurmuş sevişmek varken” demesi üzerine. Bilinçli yaptığım bir hareket değildi ama orgazm olmamın üzerine Ed’in uslu durmaması olayı tetiklemişti. Orgazm sonrası hassaslaşan klitoris olayını çok önceleri keşfetmiştim ve açıkçası verdiği rahatsızlık üzerine akabinde devam etmeyi hiç düşünmemiştim ya da hassasiyetin ne kadar sürede geçtiği ile ilgili bir merak uyanmamıştı. Ed’in devam kararı 1 ya da 2 dakikayı bulmuştu diye anımsıyorum hassasiyetim kaybolmuştu ve öyle böyle derken yanlış hatırlamıyorsam 3,5 defa olmuştu. 3,5 defa çünkü artık sonuncuda çok fazla uzamıştı ve ben de yorulmuştum en sonunda da sıkıldım, aldığım keyfi yanıma kar saydım. O gün öyle geçti gitti ama ben hala bu olayın multiorgazm dedikleri şey olduğunu bilmiyorum… (cehalet işte:))
Bu olaydan birkaç gün sonra Ed bir yerde “karşılıklı mastürbasyon yapan eşlerin, hatta birbirine yapan eşlerin ilişki koordinasyonlarının daha sağlam olduğunu üstelik birbirine karşı olan güvenlerinin pekiştiğini” okuduğunu söyledi. Açıkçası elbette birbirimize dokunuyorduk ve oral seks yapıyorduk ama baştan sona kadar Ed’e el ile klitorisime dokunmasına izin vermemiştim. Çünkü nerede hızlanmam ve yavaşlamam gerektiğini nerede bastırmam, nerede elimi çekmem gerektiğini kendim biliyordum. Bir de diğer yandan tabi ki hücrelerime işlemiş ve aşılanmış olan erkeğe hizmet etme güdüsü. Bizim işimizin uzun olduğunu bildiğimden “zahmet olmasın” mantığında düşünüyordum, aman yorulmasın paşalarımız bizimle uğraşırken bir bıkkınlık gelmesin, sonra soğur uzaklaşır maazallah. Zaten yurdum kadını cinsellik konusunda çıkartamadığı şeyi günlük hayatta hınç olarak kat be kat fazlasını çıkartıyor, o triplerin en büyük sebebi bu haberiniz olsun beyler, neyse… Madem istedin deyip, oturup durumu olduğu gibi açıkladım. Ed sakin bir şekilde beni dinledikten sonra çözüm yolunun oturup baştan sonra müdahale etmeden izlemek daha sonra da ona müsaade edip yönlendirmem olduğunu söylemişti, öyle de yaptık ama nasıl yaptık gelin de bana sorun… Kıçı göbeği bıngıldakları saçarak yürümek dolanmak başkaydı, karşımda hareketsiz durup beni pür dikkat izleyen bir insanın karşısında mastürbasyon yapmam başkaydı, nasıl olacak nasıl edilecek derken aslında bir baktım ben de dünden hazırmışım…
Olayın diğer bir yüzü ise Ed’in böyle bir talepte bulunmasının tuhaf oluşunun yanı sıra, ne kadar güvenirsem güveneyim aklımda “kendime en iyi kendim dokunurum” düşüncesi idi. Aslında gerçekten de “güvenmiyordum” bir başkasına başından sonuna kadar bana mastürbasyon yapmasına. Belki de geçmişteki birçok tecrübe buna sebep olmuştu, tavuk boğazlar gibi hamlelerle irkilmeme sebep olaylar, ayrıntılı hatırlamaya çalışacak olursam onlarca küçük travma belki. Ve Ed genelde ne yapmasını bildiği için ve elbette bana karşı çok özveride bulunduğu için sevişme esnasında birkaç hoşuma gitmeyen dokunuşu dile getirmeye ihtiyaç duymuyordum. Toplumun kanımıza işlediği boyun eğme ve elindeki ile yetinme misyonu sebepti bu duruma. Uzun lafın kısası Ed’e bana daha doğrusu klitorisime nasıl dokunması gerektiğini öğretecektim.
Eskiden bu çanak antenlerin, ip tivilerin, internetlerin olmadığı zamanda evdeki televizyonun çekmesi için bir kişi evin çatısına çıkar evden biri de kafasını camdan dışarı uzatır bağırırdı ya, “az sağa kaydır, yok olmadı öbür tarafı dene, bir döndür bakalım geriye hah oldu, yok olmadı, az sola kaydır bakalım, of yine bozuldu” diye bağırırdı ya, hah işte ilki bizde de öyle oldu. Az sağa, yok olmadı az daha sağa aşağıya, o kadar aşağı değil biraz daha yukarıya, çok yukarı çıktın az daha aşağıya, çok hızlı bu az yavaşla, çok yavaş az hızlan, şimdi bir saniye dur, çok sert oldu daha hafif. Sonu gelmeyen yönlendirme komutları arasında herif ısrarla sabırla gık demeden dediklerimi yerine getirdi. Yani bir insana hazzın geçtiği noktadaki hissi nasıl anlatabilirdim ki ancak bu şekilde işte. Bir de gerçekten çok zor, yıllarca “erkeği mutlu et” temelli bilinçaltı mesajlarına maruz kaldıktan sonra karşınıza “mutlu olmak senin de hakkın” mesajı veren biri çıkınca apışıp kalıyorsunuz, psikoloji yerlerde. Ve bütün bu düşünceler Ed ecel terleri dökerken benim kafamda dönüp duruyor yani orgazm olacağım varsa da olmuyor. Bu ne kadar sürdü hatırlamıyorum fakat epey sürdü bir ara sinirlerim iyice gevşeyip durdurmaya çalıştım ama pes etmedi ve en nihayetinde ellerine kramp girmiş vaziyette sona ulaştık. Ulaştık ama benim kafamda “çok yordum adamı, ayıp mı oldu acaba” diye geçiyordu…
Yalan yok, bana kalsa o günden sonra bunu bir kez daha denemek istemezdim. Çünkü haz alıp keyif yapmaktan ziyade stresli bir süreçti. Ama Ed beni rahatlatarak ısrarla bunu yapmak istediğini dile getirerek beni ikna etti. Ve bugün geldiğimiz noktada Ed bana klitorel mastürbasyonu benim yaptığımdan daha iyi yapıyor diyebilirim. Ve haklıydı gözüm kapalı en hassas bölgemi teslim etmiştim ona ve güvenmiştim. Ve ilişkimizi sağlamlaştıran olaylardan da biri olduğuna inanıyorum en azından benim için. Ed bu şekilde davranarak beni kendine gereğinden fazla bağlamıştı, öyle ya şimdi ayrılacak olsam kalkıp bu kadar fikri ve ufku açık insan bulmam gerekecek. Hadi insanı buldum onun bir de yıllarca süren eğitimi var, ne gerek var ama değil mi? Ed de uyanık adam bence bunun farkında, benim üzerimde uyguladığı bir taktik de olabilir bilemiyorum. Ve hala multiorgazmın 2li paketini tercih ediyorum üçüncüden sonra süre olayı beni bunaltıyor. Orgazm ne kadar can olursa olsun benim de bir sabrım var hem azla yetinmeyen çoğu bulamaz derler.
Özetle anlatacak olursam her zaman dediğim gibi “orgazmın her türlüsü can” ister tek olsun ister çok olsun hiçbir çeşidinin zararı yok faydası var. Ayrıca her konunun da temelinde anlatmak istediğim gibi önce kendi bedenimizi öğrenmemiz lazım ki ne beklediğimizi ya da ne istediğimizi bilelim. Cinselliğin tüm aşamaları bir süreç, üstelik sıkıcı olmayan eğlenceli bir süreç. Ve elbette paylaştıkça artan, arttıkça da keyfi daha çok çıkan. Çiftlerin birbirini en iyi tanıyabilecekleri, en saf ve en çıplak halleriyle kendilerini ifade edebileceği bir dünya. Cinselliği öğrenmekten ve birbirinize öğretmekten korkmayın, inanın bana bunu yaptıkça birbirinize daha çok bağlanır ve uzun ömürlü de bir ilişkinin sahibi olursunuz.
Son söz: 1- Erkeğin de çoklu orgazm yaşaması mümkün, bu konuda bilgi veren ayrıntılı yazılar ve yaşayanlar tarafından paylaşılan tecrübe yazıları bulabilirsiniz internette. Deneyerek ve gerekli kas gruplarını geliştirerek mümkün ! 2- Söylentilere göre penetrasyon ile çoklu orgazm yaşayan kadınlar varmış, bir de sadece fantezi kurarak olabilenler, bu oran yanlış hatırlamıyorsam %1 ile %10 arası bir şeydi. Bizim yaşayamıyor olmamız anormal olduğumuzu göstermez, onların yaşayabiliyor olması da elbette. Cinsellik keyifli bir yolculuktur bunları düşünmeden tadını çıkartın… (ben de olamıyorum şanssız olan çoğunluktayım) :)) 3- Daha önce bir yazımda bir ilişkinin büyük bir bölümü cinsellik olduğuna inandığımı söylemiştim, hatta sağlıklı ve uzun ömürlü ilişkinin sırrının da bu olduğunu düşünüyorum. Kadın ya da erkek kim olursa olsun vazgeçilmez mi olmak istiyorsunuz? O zaman cinselliğin her adımını partnerinizle keşfedin, ilk keşifler sizi unutulmaz olduğu kadar vazgeçilmez de yapacaktır.
4- Cinsellikte sayılar değil zirveye ulaşana kadar geçen sürenin kalitesi önemlidir. Orgazm her ne kadar can olsa da ona ulaşana kadar geçen süre de öyle.
5- Her sevişmede orgazm ya da multiler yaşanmak zorunda değil, hedeflenen şey kaliteli ve haz dolu zaman geçirmek olmalı. E orgazm da olursa fena olmaz tabi. Ama odaklanılması gereken nokta keşfetmek olmalı.
6- Saatlerce sevişin birbirinizi şımartın, ara verip yemek yiyip kahve içip tekrar devam edin. Cinselliği sadece bir misyonu tamamlamak olarak görmeyin, bu sizin birlikte olmanızın sebebi, cinsellik partnerinizle sizin özel oyununuz.
7- Neymiş multi orgazm? İster evli ister bekar, ister kasap ister mühendis olsun, klitorisi olan tüm dişilerin kendi başına ya da yardımla ardı ardına yaşayabilecekleri orgazm orgazm seliymiş. :) Bol keyifler…
8- Ve elbette orgazm candır, canlı kalın… :)
Not: Yazmamı istediğiniz bir konu varsa lütfen mesaj atın ya da email yollayın. Email adresim, [email protected]
40.B.O.M.-Eyvah Hamile miyim?
Hamilelik bazı kişilere göre ekilen aşkın meyvesi, kimilerine göre ise neslin devamı için gerçekleşen “mucizevi” olay… Gerçek ise bu durumun meyve ya da mucize olmadığıdır, sadece biz insanlara has bir durum olmadığı gibi. Tüm sağlıklı insanların karşı cinsle bir araya gelip hormonların coşması sonucunda bazen isteyerek bazen de istemeyerek karşılaşacakları olaydır hamilelik. Neslin devamını üretmek gibi “yüce” bir görev verilmiş olsa da bazı durumlarda baş belası olabilmektedir… Şu satırları okuyan kaç hemcinsim bu krizi yaşamadı acaba? En kötü ve en kabus anlardan biridir… Doğamız gereği bir yanımız içten içe hamile olmamızı istese de diğer yandan mantığımız karşı çıkar. En kötü ve en yaralayıcı çatışmaların olduğu anlardır. O minicik plastik çubukta tek çizgiyi görene dek devam eden…
İlk doğum kontrol hapımı kullanmaya karar verip eczane eczane dolaştığım zamanı hatırlıyorum. Uyduruktan bir hap değil de eroin alacakmış gibi titreyerek ilk eczaneye girdiğimde kulaklarımın uğuldaması daha dün gibi. Eczacıya ne anlattığımdan emin olmadan elimde küçücük paketle sokağa çıktığımda elimde tuttuğum bir kutu aspirinden sonuç belliydi, söyleyememiştim. Daha sonra birkaç eczanede daha şansımı denesem de günün sonunda uzun süre yetecek kadar aspirinim ve kutu kutu yara bandım olmuştu. Dilim doğum kontrol hapını istemeye dönmemişti, sanki bütün dünya beni parmağı ile işaret edip “heeyyy bakın bakire değil, bakire değil” diye ayıplayacaktı. Üstüne üstlük hamile kalmamak için doğamı inkar ediyordum… Eve dönerken yol boyunca kendi kendimi yediğimi, yaptığımın utanılacak bir şey olmadığını tekrarlayıp durmuştum kendime. Bir şey yapmadığım halde dünyanın en boktan insanıymışım hissi birkaç gün daha devam etmişti.
Üniversite zamanımda bu durumun aynısını yaşayan bir kız arkadaşımı anlamakta zorluk çekmiştim. O da doğum kontrol hapı isteyememiş bir dünya vitamin toplamıştı, salak bir de bütün parasını harcamıştı ben en azından ucuz aspirini akıl etmiştim. Üstüne annesi çantasında bir sürü hapı yakalayıp nedir bunlar diye hesap sorunca üniversitede sınav zamanı promosyon vitamin dağıttılar diye uydurmuştu. Kadın üniversite bitene kadar her gün diz ağrıları için promosyon hap dağıtırlarsa bana da alın diye uyarıp durmuştu bizi. Hayır anneler neden çantaları karıştırır orayı da hiç anlamamışımdır, özele saygı diye bir şey duymadınız mı siz?
Belki de hamilelik kadınları bozuyordu, öyle ya içinizde sizin yediklerinizle beslenen hatta yetersiz gelirse kemiklerinize, dişlerinize saldıran bir canlı oluşuyordu, bizi içten içe yiyerek kendine can katıyordu. Ama tabi bunu bu şekilde anlatmak akılcı bir durum değil. Olaya biraz edebiyat katıp kabul edilir bir formata sokmak lazım…
Edebiyat derken “annelik kutsal meslek” “cennet annelerin ayaklarının altında” “sizi en çok anneler sever” “anne sevgisi en saf sevgidir” v.b. Tabi bunları uyduran hiç kimsenin aklına kimsesizler yurduna bakmak gelmemiş o da ayrı konu! Anneliğin ne kadar güzel olduğu ile ilgili masalları dinleyerek büyürüz, çocukken oynadığımız oyunlarda bile hep anne olmak isteriz. Ailenin karnını doyuran, temizleyen, pişiren her şeye çözüm bulan evi çekip çeviren anne olmaktır hayallerimiz. Hayırlı kısmetle karşılaşıp o kutsal “yuvayı” kuracağımız anın gelmesini bekleriz. Her birimiz anne olmaya şartlandırılırız, etrafın koşullandırmaları yetmezmiş gibi biyolojik olarak da baskı altında kalırız. İşte o sebepledir ki istenmeyen bir hamilelik riski karşısında bir yanımız gizliden gizliye olayın gerçek olmasını ister! Hamile kalıp görevin tamamlanmasını…
Bünyenin baskısı ise en çok 25-30 yaş arasında ortaya çıkar! Hamile kadınları görüp içinizin geçtiği bir ufaklığın da sizin kollarınızdan olduğunu en yoğun hayal ettiğiniz yaşlar. Hatta karnımıza yastık koyup aynada arkaya doğru kaykıla kaykıla kendimize baktığımız. Hayatımıza giren her adamın potansiyel baba adayı olduğu, ister istemez hareketlerine bakarak ne kadar iyi ve ya kötü baba olacağını çözmeye çalışırız. Bütün bunlar bizim iyi bir anne olacağımızın göstergesi değildir, bütün bunlar biyolojik saatimizin beynimize yaptığı baskı sonucunda çıkan hezeyanlardır. Ayrıca ne kadar iyi anne olabilirsiniz ki? Kendi hayatınızı bile yeterince yaşayamadan, kafanızdaki tabulardan kurtulmadan? İyi bir anne olmanın sadece doğurup, doyurup, bakmak olduğu kafanıza kakılmış, ya yeterli değilseniz? Ya yetiştirdiğiniz çocuk toplumda insani değerlerini koruyamayacak bir ruh haline sahip olursa? Bunları kim düşünüyor ki? Ben de düşünmüyordum…
Beni neredeyse nikah masasında terk eden Birol ile ilk ayımızda hamile kalmıştım. O sevimsiz plastik çubukta iki çizgiyi görene kadar dakikalar yıllara dönüşmüş gibiydi. Birkaç gün durumu kavrayıp söylememeye karar vermiş ama dayanamamış bir arkadaşımla paylaşmıştım. Verdiği akıl bilincimi donduracak düzeydeydi “e madem seviyorsun doğur hem seninle evlenmek zorunda kalır” demişti. Hayır bir insan seviyorum dediği bir insana böyle bir kötülüğü nasıl yapabilirdi ki? Hem ben hayatım boyunca evladımın yüzüne baktıkça onu tuzak amaçlı kullandığımı bile bile, vicdanım nasıl rahat edecekti? Aklımdaki çocuk sahibi olma planı da evlendikten sonra beş sene içerisindeydi. Önce birbirimize doymalı, evliliğimizi oturtmalı sonrasında çocuk yapmalıydık. Benim çocuğumu bırakmam mümkün değildi ama kimsesizler yurtları binlerce “aşkın meyvesi” ile doluydu…
Birol’a hamile olduğumu söylemeden gidip habersizce kürtaj olmuştum. Abartılacak ya da duygusal boyutta hasar verecek bir durum yaşamadım. Benim bedenimdi benim kararımdı, geleceği belli olmayan bir çocuk doğurmak yerine aldırmayı seçmiştim. Elbette kürtaj gerçekleşene kadar kafamda o meşhur toplum yalanları dönüyordu. İlk hamilelikte kürtaj olursam bir daha çocuğumun olmayacağı saçmalıkları… İşlem öncesi doktorumun aklımdaki tüm soruları yanıtlaması sonrasında içim rahattı. İlk hamilelikte kürtaj sonrası çocuğumun olmayacağı koca bir yalandı. Yaklaşık otuz dakika süren işlemden bir saat sonra koşabiliyor durumdaydım. Öyle abarttıkları gibi, gösterdikleri gibi acı dolu buhranlı zamanlar geçirmedim. Zaten bir süre sonra herifin beni terk etmesi, kürtajla ilgili aldığım kararın ne denli doğru olduğunu görmüş bir nebze içim rahatlamıştı.
Dediğim gibi özellikle 26-30 yaşları arasında çocuk doğurma isteğim had safhalardaydı. Bazen televizyonda beğendiğim aktörleri görüp acaba çocuk yapsak neye benzer diye düşündüğüm anlar olurdu. Sokakta gördüğüm her bebeği sevme isteği, hamile kadınları gördüğümde ağlama isteği, bütün bu kaos 30 yaşımdan sonra azalmaya başladı. Hele 35 aştıktan sonra her şey süt liman gibi, aklıma bile gelmiyordu. Çocuk doğurmanın değil de sahip olduklarımın, kendi hayatımın tadını daha iyi çıkartmaya başlamıştım… İyi de bir partnerim olmuştu, anlayışlı, sevecen, gözümün içine bakan… Daha da önemlisi bana zart zurt kızmak yerine mantıklı yoldan açıklamalar yapabilen. (Arada dangozlukları olmuyor değil) Daha önce de söylemiştim yapacak daha iyi bir şeyimiz olmazsa evlenip çocuk yaparız, şimdilik gayet iyiyiz…
Oscarlı oyuncu Marisa Tomei’ye sormuşlar neden çocuk doğurmuyorsunuz diye : "Neden kadınların insan olma sürecini tamamlamak için çocuk sahibi olması gerektiğini anlamıyorum!” diye cevaplamış. Evet, bizi tamamlayan unsur doğurmak değildir, bizi tamamlayan unsur gelişmektir. Bir kez sahip olacağımız hayatı dilediğimizce yaşayabilme hakkını seçebilmek. Hem önemli olan doğurmak da değildi, önemli olan sahip olduğumuz “doğru” birikimi bir sonraki kuşağa sağlıklı aktarabilmekti, başkalarının doğurduklarına bile… Yoksa herkes anne olurdu, mesela benim annem. Ona göre beni dokuz ay karnında taşımasının bir bedeli olmalıydı bu bedel benim hayatımı dar etmek anlamına geliyor olsa bile. O sebeple bireyselliğime sahip çıktıktan sonra annemin istediği değil de kendi istediğim şeyleri yaparken duyduklarım hep sabit kaldı “hakkımı helal etmem” “yemedim yedirdim, giymedim giydirdim” “nankör evlat” ve bunlara benzer daha bir sürü, muhtemelen bu satırları okuyanların da duyduğu tarzdan… Keşke annem beni çıkar uğruna kullanabileceği, yaşlanınca ona bakacak bir yatırım aracı olarak değil de gerçekten evlat olarak görebilseydi…
Şimdilerde bütün yeni evlilere, cinsel hayatını özgürce yaşayanlara verdiğim tek akıl “korunun” oluyor. Doğum kontrol hapının bilinenin aksine kadın bedenine inanılmaz faydaları bulunuyor. Aşağıda faydalarından bazılarını paylaşıyor olacağım. Ama özellikle şunu belirtmek isterim 30 yaş üstü sigara içen kadınların felç riski olduğu için (çok düşük de olsa var) doğum kontrol hapı kullanımında mutlaka doktoruna danışmalarını tavsiye ederim. Ayrıca prezervatif denilen de bir teknoloji var, partnerinizi kullanmaya teşvik edin. Aids tehlikesi konusunda uyarılan yurdum vatandaşının “Atın ölümü arpadan olsun” mantığı ne yazık ki oldukça yaygın olduğundan “prezervatif” var olan ama gerekli olmayan bir icat statüsünde raf ömrünü doldurmaktadır. Ayrıca “erkek” adam neden kullansın ki? Doğasının gereği bütün yumurtaları dölleyip, ardından geride bıraktığı bok yığınlarının tepesinde bir zevk sigarası içmek varken! Erkek adama yakışmaz, hayatı boyunca prezervatif kullanmamış ama “zevk almayı engelliyor” gibi saçma ve kulaktan dolma bir savunmanın ardına sığınıyor garibim. Daha komiği bunu söyleyen hemcinslerim de var “zevk alamıyormuş” sanırsın bi vajina kendilerinde var, dünyanın en hassas vajinası! Hatun evrimin tamamını vajinasında gerçekleştirmiş, nasıl bir duyarlılıksa! */#+#?! Unutmayın doğum kontrol önemlidir, hormonlarınızın ve çevrenizin üzerinizde kurduğu baskıya karşı direnin… Hamilelik şaka değildir ya da gerçekleşmesi gereken bir hayal! Doğru anda ve doğru kişiyle güzeldir… Uzun lafın kısası korunmalı sevişin kafanız rahat olsun.
Son söz:
1- Evlendikten sonra hemen çocuk yapmayın, çocuk garanti değildir. Emin olmadan çocuk doğurmak ve akabinde boşanmak “aşk meyvenizin” psikolojisine zarar verir.
2- Hastanelerde doğum sancısı çeken kadınlara “yaparken bağırmıyordun şimdi sus” diyen hemşireler varmış Allah sizin belanızı versin!
3- Adı doğum kontrol hapı ama aslında baktığınızda hayat kurtarıyor! Hormon dengesini bozup kilo aldırmaz, mutlaka size uygun olan vardır onu bulun.
4- Çocuğu egolarınız ya da sadece türün devamı için değil, topluma faydalı bireyler olmaları için yapın ve doğru zamanda yapın.
5- Başkalarının sizin adınıza karar vermesine izin vermeyin, sizin bedeniniz sizin kararınız!
6- Doğum kontrol hapları risk statüsünde olmasa da her ihtimale karşı kullanmaya başlamadan doktorunuza danışmakta fayda var!
7- Orgazm candır.
39.B.O.M.-Sevişebilmek ve Seks…
Biz şarkılarda bile sevişebilmenin ne kadar basit ve ucuz olduğunu ezberledik, sevmek bir ömür sürerdi, sevişmek bir dakika… Şarkı her ne kadar sevgili ile geçirilecek bir dakikanın ne denli değerli ve anlamlı olduğunu anlatsa da bizim beynimize hep nakaratı kazındı “sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika.” Oysa sevginin bir ömür olabilmesi için sevişmenin bir dakikadan uzun olanı gerekliydi. Hem adı üstünde “sevişmek” sevgili, sevdiğimiz insanla yapılan duygu alışverişi sonucunda çıkan bir aktiviteydi neden bir dakika sürsündü ki?
Sevişmekten çok sevmeye odaklandık, çok sevmeli, çok sevilmeliydik ama sevişme kısmında hep sınıfta kaldık. İki kişinin sevgisinden doğacak sevişmeyi bile çıkar için kullanmamız gerektiği öğretildi. Öyle ya dünya kadar malımız olacağına fındık kadar amımızın olması kafiydi. Ya da delikli boncuk yerde kalmazdı çünkü kıymetiydi, kullanıma hazırdı, nimetti. Binlerce yıldır süregelen bu düşünce baskısı yüzünden kendimiz bile bedenimizi “mal” şeklinde, sermaye şeklinde görmesi tuhaf sayılmazdı. E zaten eskiden evlilikten umduğunu bulamayan ninelerimiz de dermiş bunu “alçacık alçacık damlar, boşa gitti bizim amlar” diye.
Bize bozulabilir birer mal olduğumuz öğretilirken, karşı cinse de nimet oldukları öğretildi. Bu çocuklar büyüyüp bir araya gelip ilişki yaşamaya karar verdiğinde mucize beklemek salaklık olurdu zaten. Dişi taraf bunu görev olarak yapar, erkek taraf da gir çık beş dakikada erkekliğine erkeklik kattığını, kadını zevkten uçurduğunu düşünür. Bu konuda zaten konuşulmaz, evliliklerde bile herkes içinde yaşar duygularını hayatını birlikte geçirmeye karar verdiği sözde yol arkadaşım dediği insanla bir gıdım paylaşmaz. Kadın mutsuz olsun ama erkeğin camdan egosu bozulmasın…
Oysa sevişmek bu kaos dolu dünyada yaşayabileceğimiz en güzel aktiviteydi. En saf halimizle çırılçıplak kaldığımız, özlemle dokunulduğumuz, sadece bize ait olan, bütün ön yargılardan kurtulup haz alabileceğimiz yegane zaman dilimi… Sevişmek temelinde duygusal ve romantik bağı olan kişilerle yaşadığınız cinselliğe denir. (Aynı zamanda iki arkadaşın birbirini seviyor olması onların seviştiklerini gösterir bknz. Yeşilçam filmleri ama bu da ayrı konu aklınızda bulunsun) Ama tanımını beynimize yerleştirenlerin anladığına özet geçecek olursak onların kafasındaki “kapat ışıkları hanım” çiftleşmesidir ve burada “hanım” konu mankenidir, şişme bebekten tek farkı nefes alabiliyor olmasıdır.
Topluma erk düşüncenin kabul ettirdiği sevişme zamanı akşamdır. Yemek yenilir, çay keyifi yapılır sonra yatınca beş dakika on dakika girdi çıktı. Ayaklar yorgandan taşmayınca ayıp da dışarı sızmazmış, hatta çocuğu yorganın altında yapın yoksa günah diyen yaşlılar var hala… Budur işte sevişme algısı, arkadan sokul, eteği sıyır, kadın zaten kaygan değildir bol bol tükürükle gir çık iş bitti. (adam kadının kaygan olmamasının kendi dangalaklığı olduğunu bilmiyor bile, yarı tecavüz) E şimdi bu örnekti nesil ne ki, kendinden sonra gelenlere ne öğretir? Nasıl sağlıklı bireyler yetiştirebilir? Gündüz sevişmesi, kapı arkası kaçamağı, dağda bayırda açık hava organizasyonu hep ayıptır. (Yorgan götüremiyor olabilirsin ama uyku tulumu var hem şahane olur) Dedim ya olay yorganın dışına çıkarsa ayıp ya da günahtır…
Hayatımızın en doğal işleminin devamlı olarak tabulaştırılıp hassaslaştırılması bizim dokunma ve dokunulma ihtiyacımızı başka yöne çevirmiştir. Mesela biz dünyanın en vıcık vıcık temas eden insanlarıyız. Bir şeyi ellemeden mıncıklamadan durmayız, müzelerimizin bile çoğunda İngilizce değil Türkçe uyarılar vardır “Eserlere dokunmayın” diye, hoş pek dinlediğimiz söylenemez, neyse… Pazara gider bütün tezgahı mıncıklarız, elimizi sürebileceğimiz yol boyunca gördüğümüz tanıdık, yabancı bütün bebekleri mıncıklarız. Kız arkadaşlarımızla şapur şupurdur ilişkilerimiz, mıncıksız olmaz. Erkeklerin enseye şaplak, gereksiz el şakalı arkadaşlıklar vardır. Çoğu insan laf anlatırken bile eline koluna dokunmadan, dürtüklemeden anlatmaz. Yasaktır ya cinsellik, biz o sebeple tenin ihtiyacını fazlasıyla sağ sola dokunarak tatmin ederiz, gereksiz öperiz…
Bir Fransız hatunla birlikte olan bir tanıdığım var, ilişkileri ciddiye binince memleketten annesini davet ediyor tanışsınlar diye. Kadın da yazık oğlunu ne zamandır görmemiş bol bol öpüp kokluyor, her fırsatta vıcık vıcık tabir ettiğim gibi. Bizim Fransız ikinci günde herifi kenara çekip “bu senin annen mi sevgilin mi” diye soruyor. Herif şaşırıyor tabi soruya, tepki veriyor ne demek istiyorsun sen diye, hatun da yapıştırıyor lafı “Oğlunu sevgilisinin önünde sevgilisinden daha çok öpen kadın ya hastadır ya da kıskanıyordur” diye. Ama sorsan oğlunu öptüğü kokladığı kadar evliliği boyunca kocasını öpüp koklamamıştır, o sebeple o kadın da açtır aslında dokunuşlara…
Seks ise daha başkadır, en başta soğuktur ve bir kadının beklediği cinselliği tanımlamaz. Emin değilim ama sanıyorum 1920 yıllarında İngilizceye giren bir kelime, o zamana kadar genelde “make love” yani “aşk yapma anlamında sevişmek” kullanılıyor. Zamanla da yaygınlaşıp pornolarla birlikte dilimize iyice yerleşiyor. Temel olarak seks kısa çiftleşmelere denilebilir, gecelik, bir arkadaşa bakıp çıkacağım mantığındaki cinsel birleşmelere. Seks kadının ihtiyacını karşılamaz, çünkü kadın sevişmek, dokunulmak, öpülmek, koklanmak, okşanmak v.b şeyler arzular. Yangından mal kaçırır gibi hedefe odaklanmış sadece penetrasyon olan bir ilişkide (cinsel birleşme) orgazma ulaşacak kadın sayısı yok denecek kadar azdır! Hissedilen baskı, hayatımızın en keyifli, en haz verici, en canlandırıcı hatta ömür uzatıcı olan sevişmeyi kabus haline getirmiş bulunmaktadır. Bir çok şeyi kaçırdığımız gibi bunu da kaçırıyoruz, göz ardı ediyoruz, üstünde durup hiç düşünmüyoruz. Bunca gereksiz vıcık vıcıklığın sebebini hiç merak etmiyoruz, oysa bir sevişsek, bir sevişebilsek… Olayı sadece “cinsel organ birleşmesi” “skor” boyutundan çıkartıp bedenlerimizi serip dinlemeye başlayabilsek kim bilir neler keşfedeceğiz. Yazmaya ilk başladığım zaman geçmişte kalan ilişkilerimi düşünmeye başladığımda aklıma ilk gelenler elbette mutlu olduklarımdı. Kadın bedenine, benim bedenime dokunmasını becerebilmiş adamları daha iyi hatırlıyordum. Elbette bunları bulmak kolay değildi, ilk kitapta da bolca anlattığım gibi erkekler park yeri gibiydi ve iyi olanları hep kapılmıştı. İyi erkek dediğin zaman aklına gelebilecek tüm özelliklerin paket halinde geldiğini düşünürdüm. İyi erkekse, iyi adamsa iyi de sevişiyordur yoksa neden “iyi” olsun ki. Durumun böyle olmadığı “iyi” olanın aslında erkeklerin bize nasıl görünmek istedikleri ile alakalı olduğunu birçok tecrübeden sonra anlamıştım.
Yine de dokunuş denince ilk aklıma gelen insan Mehmet’tir… Mehmet üniversitede bir sınıf arkadaşımın abisiydi, bir okul toplantısında tanışmıştık. Arkadaşımın abisi benim de abimdi tabi ama ilk gördüğüm andan beri pek de abi gözüyle baktığım söylenemezdi, e malum hormonlar zirvede. Bir gün arkadaşımla beni sahadaki stajımızdan (afili göründüğüne bakmayın tarlada amelelik yapıyorduk) almaya gelmişti. Peynir beyazı ben kırmızı pancar modunda koltuğa sırtımı bile yaslayamıyor olmam dikkatini çekmiş ilk eczanede durup yanıklarıma iyi gelecek bir losyon almıştı(aynı filmlerdeki duyarlı erkek kahraman gibi). Şaşkınlıktan doğru düzgün teşekkür bile edememiştim, mahcup olmuş halde arabadan indiğimde biliyordum bir aşka yelken açmak üzereydim…
Mehmet’le iki gün sonra bir arkadaşımızın doğum günü partisinde yine karşılaştık. Kardeşi ile gelmişti ve bizlere göre daha “yaşlı” olduğundan bir köşede sessizce birasını yudumluyordu. Göz temasını hiç kaybetmeden epey dolaşmıştım etrafta, bir sürü arkadaşım orada ve her kafadan bir ses derken selam verme faslı saatlerce sürmüştü. Oysa o köşeden kımıldamamıştı bile, devamlı göz göze geliyor ve gülümsüyorduk birbirimize. En son yanına ulaşıp hal hatır sormaya fırsat bulabildiğimde bana çok bunaldığını söylemişti gürültüden. Kardeşini bulup daha ne kadar kalacağını sormak istiyordu. İçimden her ne kadar herifi masaya zincirlemek istesem de umutsuzca onunla birlikte mekanda kardeşini aramaya koyuldum. Ve o gece orada kapıdan çıkıp giden Mehmet’in ardından alevi içimde patlata patlata kor oldum…
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler, ben bildiğin tütmeye başlamıştım zaten. Bu sözün gerçek olduğunu ertesi gün Mehmet’i fakültenin kapısında gördüğümde anlayacaktım. Görür görmez koşmuştum yanına, hal hatır sorma faslından sonra kardeşinin içeride çocuklarla oyalandığını söylemiştim. Bana, kardeşi için değil beni görmeye geldiğini söylemişti… O öylece söyleyivermiş, dudaklarından basitçe dökülmüştü kelimeler ama ok gibi kalbime saplanıyordu farkında değildi. Gençtim, havalıydım, hormonlarım vardı benim, hiç belli etmedim tabii…
Elim ayağım zandır zangır titrerken bindiğim arabada nereye gitmek istediğimi sordu. O kadar sakindi ki gören de yıllarca buluşuyoruz sanırdı. Salak ben, ağzımdan kuğuluya gidelim diye dökülüverdi. Ne işin var parkta salak! Sanki adam sınıf arkadaşım, gidip çimenlerde mi yuvarlanacaksın ucuz kadın diye söyleniyorum içten içe kendime…
Yol boyunca havadan sudan bahsettik ama duymak istediğim şeyler elbette onlar değildi. Benden hoşlandığını, görmek için nasıl can attığını, kampus kapısına nasıl gelmeye karar verdiğini duymak istiyordum. Belki de beni ilk gördüğü andan beri aklından hiç çıkartamadığını… O gün bunların hiç birini söylemedi, mal gibi gittiğimiz parkta emekliler gibi bir banka oturup ancak sigara içebilmiştik. Sonrasında yine kibarca beni evime bırakmış, öyle tokalaşarak iyi akşamlar dilemiştik…
Sonrasında beni neredeyse her gün okuldan almaya başlamıştı, kardeşinin de durumdan haberi olmuştu ve utandığımı bildiği için laf arasında yenge demeye başlamıştı. Allahım ne büyük keyifti o “yenge” lafı, içimin yağları erirdi. (bildiğin saf köylü modeli ben) Hayırlı kısmetti işte Mehmet, kardeşi de beni kabul etmişti ara sıra içten içe gelinlikli hayaller bile kurduğum olurdu. Ne kadar tam hatırlamıyorum ama bu şekilde devam etti, emekliler gibi buluşur, tokalaşarak ayrılırdık, bir süre sonra durum sıkmaya başlamıştı. İçim kor olmuş yanarken, her kelimesini dudaklarına hipnoz olmuş vaziyette dinlerken bana yapılacak bir şey değildi bu. Niyetimi o hafta sonu buluşma sözü verdiğim anda bozmuştum…
Buluştuğumuz akşam epey bar gezmiştik, kimi zaman benim, kimi zaman da onun arkadaşlarının yanına uğrayarak keyifli zaman geçiriyorduk ve elbette alkol de tüketiyorduk, alkol dediğin birkaç tane bira bana zaten kokusu yetiyordu. Yavaş yavaş rahatlamış onca zamandır kat etmediğimiz mesafeleri katetmeye başlamıştık. Ufak ufak sokulmalar, kısacık ama anlamlı hassas dokunuşlar, cilveli gülümsemeler filan soluğu parkta almıştık. Kaderimizin başladığı park el ele tutuştuğumuz ilk yer olmuştu, ah kuğulu ahhhh… (alt üstü el ele tutuşma iki öpüşme ah çektiğime bakmayın, ah çekişim içimde patlamalara) Şimdi yazıya dokunuşlarını hatırladığım ilk isim Mehmet deyince tutkulu bir manzara beklediğinizi biliyorum ama öyle olmadı. Bizim daha doğrusu Mehmet’in engel olarak gördüğü bir şey vardı aramızda “bekaret.”
İlk elimi tuttuğunda bayılacağımı düşünmüştüm, zamanın durmasını istediğimiz anlardan biriydi. Sadece onun ve benim olduğumuz ve geriye kalanların hiçbir anlam ifade etmediği zaman dilimi. Bir eliyle elimi sıcacık kavramış diğer eliyle yüzümü tutup öpmüştü. Kısacık bir öpücüktü Yeşilçam öpücükleri gibi, dokundu ve kaçtı tarzı. Sonrasında gözlerini kaçırarak benden ne kadar hoşlandığını anlatmaya başlamıştı, saatlerce… Saatlerce derken, gerçekten saatlerce oturduğumuz bankta omuriliğim uyuşmaya başlamıştı öyle bir sürede bahsediyorum. Romantizm tamamdı da bir yere kadar.
İki hafta daha sanırım bu şekilde devam ettik, dudakların dudaklara hafifçe değdiği, el ele tutuştuğumuz anlar yaşıyorduk. Sonra nasıl olduysa Mehmet beni bir arkadaşının ev toplaşmasına davet etti, gece kalmalı filan. Zar zor kopardığım izinle çok fazla umudum olmasa da yine can işte. Serde gençlik var, hormonlar burnumuzda ve hayatımda ilk defa bir erkekle geçirecektim geceyi, ne olay ama. Ev daveti diye gittiğim organizasyon dört çiftin katıldığı türdendi, yemekler yenildi sohbetler edildi ve diğer iki çift gecenin bir vakti ayrıldıktan sonra biz de bize ayrılan odaya geçmiştik. Daha ortada bir şey yok ama ben heyecandan ölmek üzereyim…
Yalnız gece boyunca dikkat ettiğim Mehmet’in bakışları daha farklı gibiydi, daha canlı ve daha tutkulu bakıyordu. Daha sıcak davranıyordu sanki yıllardır sevgili gibiydik, kesin gece için yer yapıyor kendine diye düşünüyordum ama aklımın ucundan da birlikte olma ihtimalimiz geçmiyordu. Odaya geçer geçmez uzak duruşumuz en fazla birkaç saniye sürmüştü, günlerdir dudaklarıma sinek konmuşçasına öpen herif gitmiş yerine öpüşme tanrısı gelmişti. O kadar kolaydı ki onunla öpüşmek, elleri ile sıkıca kavradığı yüzümü kendi ritmine göre yönlendiriyordu ve ben muhteşem öpüşüyordum, ki bilen bilir iyi öpüşen insan bulmak gerçekten zordur. Mastürbasyon yaptığım zamanların dışında tahrik olduğumu hatırlamıyordum ama Mehmet’in beni öptüğü anlarda içimin aktığını hissediyordum, ona daha fazla dokunmak ve hissetme isteğim ağır basmıştı ve gömleğinin düğmelerini çözemeye yeltenmiştim, hışımla durdurmuştu beni, şaşkındım…
Beni elimden tutup yatağa oturtmuştu, sonra kendi de yanıma oturup eğer soyunursak kendini tutmakta zorluk çekeceğini ve bana bunu yapmak istemediğini söylemişti. Dedim ya kılcal damar öbeği aramızdaki engeldi diye. Ben bunun benim için önemli olmadığını ilk tecrübemi yaşamaya hazır olduğumu v.s desem de lafından dönmedi. Bir sabaha kadar soyunmadan seviştik, seviştik diyorum ama belki sona ulaşamamanın verdiği hazdı, bilmiyorum şu an düşündüğümde arada bir tişörtümün altında dolaşan elin yaktığı kadar yanmadı muhtemelen tenim diye düşünüyorum. El ele tutuştuğumuzda bile öyle sabit duran eller değildi bizimkiler, birbirinin avucunda dans eden alevler gibiydiler. Daha sonraları buluştuğumuzda el ele tutuştuğumuzda ya da arabada bir müziğin eşliğinde ellerimiz birleştiğinde hep tahrik olduğumu hatırlarım. Ellerimiz nefes alan bedenlerimiz gibiydi, aynı anda nefes alıp verirdi ve aynı anda kenetlenip, aynı anda yumuşak dokunuşlara odaklanan parmaklar bunu gösteriyordu…
O gece son bulduğunda üstlerimiz geceye başladığımız gibiydi, sadece biraz kırışık ve biraz haz kokusu. Ben orgazm olmadım, Mehmet boşalmadı ama ikimiz de kıyafetlerimize rağmen öylesine sevişmiştik ki sanıyorum birkaç orgazma bedeldi, tabi akşam eve döndüğümde ihtiyaç hissetmiştim, muhtemelen o da. Ben o gece bir insanın nefesinden bile tahrik olunabileceğini de öğrenmiştim, ensede hissedilen nefesin nasıl iç gıcıklayıcı olabildiğini. Kıyafetlerin üzerinden bile hazzın ve tenin kokusunun hissedildiğini… Benim için şansızlıktı aslında Mehmet, çünkü daha sonraki arayışlarımda hep onunla yaşadığım o tutkuyu aradığımı bilmek ve bulamamak çok yıpratıcıydı. Ne kadar ilişki sayılır bilmem ama aramızdaki bağlantı onun iş için Amerika’ya gitmesiyle son buldu. Onunla gitmemi istemişti ama benim daha okulum vardı, o da geride kimseyi bırakmak istemediğini söylemişti. Gittikten sonra çok özlüyordum onu, tipik genç bünyesi işte ağlamalar zırlamalar filan ama geçti… Mehmet benim birçok konudaki ilkimdi.
Seneler sonra ben İstanbul’a taşındıktan sonra annemi ziyaret etmeye gittiğimde Kızılayda karşılaşmıştık, tesadüfen. Ankara’ya yerleşmişti hatta nişanlanmıştı… Mehmet’te tam televizyon karşısında oturup, kumandaların efendisi olup mandalina yiyecek, garanti koca tipi modu gelmişti… Tek pişmanlığım ilk tecrübemin Mehmet gibi bir tutku tanrısı ile değil de Tansu gibi dalyarakla olması. Özetle kadınlar güzel dokunulmaktan hoşlanır, iyi olan haberse cinsellikte her şeyin olduğu gibi sevişmenin de öğrenilebilir olması. Aslında içimizde var olan dokunma dürtüsünü engellemeyi bıraktığımızda, sevdiğimiz insanlara açık olmaya, dürüst olmaya karar verdiğimizde kendiliğinden ortaya çıkar. Orgazma kadar geçen süre şahane bir sevişme ile taçlandırılırsa kimse değmesin hatunların keyfine.
Son söz: 1- Ellemeyi değil dokunmayı bilen adamları sevin. Yüzünüzü avuçlarının arasında alıp öpen adamları, ellerini saçınızda gezdiren adamları… 2- Çirkin erkekler daha güzel sevişir sözü uydurmadır. 3- Elinizi balta sapı tutar gibi değil de sıcacık yumuşacık tutan adamlara şans tanıyın. 4- Orgazm candır, sevişmeli orgazm nirvanadır!
38.B.O.M-Ve sonsuza kadar “mutlu” yaşadılar…
Mutluluğun tek ama anlayışlarının farklı olduğu dünyada biz maalesef bir noktaya odaklanmış yaşıyoruz! Aslında hayatımızın tamamını başta kendi varlığımız olmak üzere her şeyi ayaklar altına alarak karşı cinsten, yani bize romantik anlamda çekici gelecek müstakbel partnere endeksliyoruz mutluluğu. Bu sebeple resmin tamamını hiç görmüyoruz etrafımızdaki çiftlerin tamamı mutlu, tamamı çılgınlar gibi sevişiyor geliyor gözümüze. Çünkü kulağımıza gelen mutsuz şeyler “dedikodu” birinci ağızdan duyduklarımız ve sosyal medyada paylaşılan şaşaalı görüntüler mutluluk saçıyor. Hatuna sorsan zaten paşası kocişi başka tek kötü laf duyulmuyor, hep mutlu…
Mutsuz olduğumuzu göstermek, dile getirmek ayıp. Bunun dile gelmiş belli bir kuralı olmasa da böyle. Kol kırılır yen içinde kalır derler, öyle öğretirler. İçimizdeki karanlığı kötü ve negatif düşünceleri dile getirmek ayıptır, pistir. Sanki bir eksiklikmiş gibi mutsuz olmak, her çeşit allı pullu maskeyi yüzümüze takıp yaşarız. Etrafımızda “foseptik çukuru kadar mutsuzum” diyebileceğimiz çok az insan vardır. Ki o azınlığa bile çoğu zaman iyi olduğumuzu söyleriz, elbette bu da koca bir yalandır…
İstanbul’a ilk geldiğim zamanlardaki ev arkadaşım Sevil’den bahsetmiştim. Hani yerinde durmayan feci ötesi sosyal hayatı olan, insanda imrendirme hissini kıskançlık seviyesine ulaştıran kadın Sevil. Bir çok konuda özellikle cinsel konularda bilgili ve toplanan arkadaş meclislerinde en çok onun sesi duyulurdu. Her şeyi bilirdi ama her şeyi, çoğu zaman konuşmaya başlayınca dünyanın değil Sevil’in uçsuz bucaksız tanımlamasını hak ettiğini düşünürdüm. E kimse anlatmamış ki neyin ne olduğunu, sonuçta karşımdaki genç kadın görmüş geçirmiş bir birey. Ayrıca teoriden ziyade pratik daha değerliydi ki bu kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçekti. “Erkek dediğin kadının içine girince dolduracak, büyük olacak” diyerek attığı şuh kahkahaları hala kulağıma gelir bazen. Biz de cemaattekiler sanki çok penis görmüş gibi kafa sallayarak hak verirdik. Bazılarımız arada gaza gelerek “büyük olmalı” tabi diye tekrar ederdi…
Yirmili yaşlarda hormonlarıma kapılıp da birileri ile evlenseydim muhtemelen buna inanıyor olacaktım. Ve hayatımın sonuna kadar cinsel birleşme sonunda orgazm olamayışımı, başarısız cinsel hayatımı eşimin olmayan santimlerine bağlayacaktım. Dost meclislerinde de cahil cahil konuşurdum ne kadar büyük penis o kadar orgazm diye, yaşı ufak olanların da kafasını karıştırırdım. Gerçekler ise Boyut Değil İşlev yazısında anlattığım gibiydi… Sevil’in hayatıma kattığı olumsuz şeylerin yanında birkaç olumlu da olmuştu, şu an sayamam ama öyledir diye düşünüyorum. Onu tarif etmem gerekseydi kangren olan bir organım gibi tarif ederdim. Onsuz olmazdı belki ama kesilip atılması gerekirdi…
Oldukça varlıklı bir ailenin kızıydı, özel okullarda okumuş üç dil bilen ve sinema tiyatro eğitimi almıştı, yaratıcılığı ahenk içinde konuşup bizi hipnotize etmesi doğal yeteneğiydi. Cinsellik dışında oturup konuşulduğunda gayet mantıklı ve temeli olan şeylerden bahsederdi, çok kitap okur ve tavsiye ederdi ki genelde başarılı eserler olurdu. Saatlerce karşılıklı sohbet mümkündü… Ama cinsellik açıldı mıydı en iyisini bilen o. Her şeyi deneyen o, orgazmdan orgazma koşan dünyanın en mutlu kadınıydı, laf da vermezdi hiç birimize. Şu ana kadar okuduğunuza “hatuna bak çok ne partner değiştirmiş” diyorsanız içinizden benim için, Sevil’in partnerlerini hiç bilmeyin… Ama özetle denizde kum Sevil’de partnerdi. Her biri ile ilk görüşte aşkı yaşar birkaç günde de biterdi.
İlk görüşte aşık oldum cümlesinden sonra gelen ise bununla evlenirim ben olurdu. Sanıyordum ki tüm erkekler Sevil ile evlenmek istiyor. İçten içe kıskandığım bir kişilikti, özgürdü, kimseye kendine dahi hesap vermiyordu, bağımsızdı ekonomik olarak da ruhen de… Birkaç tatsız olay yaşayıp küs kalsak bile eninde sonunda bir araya geldik Sevil ile. Rahatsız olduğum tavırları vardı neredeyse her yeni biriyle buluşma öncesi “kız arkadaşını da getir” cümlesindeki kız arkadaş ben olurdum. Grupta onca kız varken neden ben diye açıkçası hiç sorgulamadım ama şimdilerde anlıyorum, ona sorgusuz sualsiz teslim olup inanmamdan kaynaklanıyordu, en ağzı açık dinleyen bendim Sevil’i, çünkü cinselliğe açık ve aynı zamanda açtım…
Erken öten kuş bölümünde anlattığım olaydan sonra kısa bir dargınlığımız olmuştu Sevil ile. Yani adı konulan dile getirilen bir şey değildi ama soğukluk vardı işte. Telefon eder görüşürdük ama tuhaftı, tatsızdı konuşmalarımız. Sonra Benlik Algısında anlattığım Seçkin ile tanıştırana kadar ara ara görüşmelerimiz, kısa gezmelerimiz olmuştu. Gece yarısı “aaa süper eğlenceli ortam sen de gelsene” davetlerini artık yemiyordum o da anladığı için pek üstelemiyordu… Taa ki başka bir gece zil zurna sarhoş beni arayıp ağlayarak yardımımı isteyene kadar.
İlk başta sesini duyduğumda dalga geçiyor numara çeviriyor sanmıştım çünkü vardı öyle huyları. Herifleri yatağından çıkartır ayağına getirirdi zehirlendim ben fenalaştım hastaneye kaldırdılar beni diyerek, sırf ilgi görmek için. Kendisine yüz vermeyen platonik aşkı için “bana borç taktı yavşak” diyerek kapılara coşkun delikanlılar göndermişliği de vardır, e erkek dediğin de çiftleşme peşinde gücünü kavga ile gösterecek kadının gözüne girecek sorgusuz sualsiz giderdi manyaklar. O an ağlar sesini duyunca telefonda ne yalan söyleyeyim güvenmedim altında bir bit yeniği vardır diye düşünüp ısrarla gecenin bir vakti yakamdan düşmesini söylüyordum… Sonra hıçkırıkları yükseldi kulağımda anladım ki durum ciddi, hemen adresini alıp taksiye atlayıp yola çıktım.
Tarabya’da bir adres vermişti, yol bilmem yordam bilmem ama her taksiye bindiğimde bilirmiş gibi yapardım. Taksi lüks bir sitenin önünde durmuştu ve ben de ömrü lüks sitelerde geçmiş insan edasıyla parasını ödeyip çıktığımda kapıdaki güvenliğin kime geldiniz sorusuyla bütün havam sönmüştü. (niye bunu yaparız bilmem hiç bulunmadığımız bir ortamda hep bulunuyormuşuz gibi yaparız, feci bir eziklik bu) Kimdir bilmem ki, Sevil’in adını söylüyorum adam bilmiyor soyadını soruyor, e soyadını veriyorum burada öyle bir soyadına ait bir aile yok diyor. Ardından villa numarasını soruyor, bilmiyorum ki panik içinde arkadaşım ağlıyordu kötü durumdaydı tek tek gidip kapıları çalıp birlikte bakamaz mıyız diyorum adam kızıyor, gecenin bir vakti olmuş e haklı. Bir yandan telefon elimde Sevil’i arıyorum cevap yok, bayıldı diye düşünüyorum, artık ne yaptılarsa belki kan kaybından öldü. Yani o anda kafamdan geçen kötü senaryoların haddi hesabı yok, panikten ömrümün yarısı gitti bir bakıyorum karşıdan Sevil geliyor bir herifle el ele güle oynaya…
İçimden önce kendime sonra Sevil’e ettiğim küfürlerden iki ciltlik roman çıkar. Böyle bir oyuna nasıl kandığıma ve sıcacık yatağımdan gecenin körü çıkıp geldiğime inanamıyorum. Sonra kapıya geldiklerinde görüyorum Sevil’in bir gözü şişmiş ve biraz morarmış. Tabi direkt herife kötü bir bakış fırlatıyorum kızı dövdü diye ama ısrar kıyamet beni götürdükleri evde olayın aslını öğreniyorum… Sevil tahmin ettiğim gibi zil zurna sarhoş ve o haliyle salonun ortasındaki yemek masasının tepesine çıkıp dans etmek istiyor. Bu arada evde sadece onlar yok!!! Sevilin el ele geldiği erkek arkadaşının bir erkek arkadaşı daha var Selim. Tabi Selim uzun süre konuşmaya katılmıyor ve Sevil masadan nasıl dengesini kaybedip düştüğünü ve sandalyenin kenarına nasıl kafa geçirdiğini kahkahalarla anlatıyor, şaşkınlık içerisinde dinliyorum. Bu arada konuşma esnasında sevgilisi olduğunu öğrendiğim Mete elinde buz torbası fingir fingir yerinde duramayan kıza kompres yapıyor. Tablo tam bir felaket…
Anlatmasını bitirdiği noktada sormak istediğim tek bir soru var, ben neden buradayım, bu hikayenin neresindeyim? Bir sakatlık çıksa alıp onu hastaneye yetiştirecek iki tane adam var üstelik biri sevgilisi. İnsan böyle bir olayı bahane ederek hiç arkadaşım dediği birinin yüreğine indirir mi? Bence hayır ama Sevil için sorun yok elbette… Nihayet susmuş ve sevgilisi ile cilveleşen Sevilin boynuna atlayıp gırtlaklamamak için zor tuttuğum anda Selim yetişiyor imdadıma ve bir şey içip içmeyeceğimi soruyor. Dilim damağıma yapışmış sadece su istemiştim…
Bir süre sonra Sevilin daha da şişen gözü konu olmaktan çıkmış eşli ev gezmesine gitmiş insanların muhabbeti olmuştu. Hiç fikir alınmadan kaşla göz arasında dağılan masa tekrar düzenlenmiş mezeler gelmiş nefis bir sofra hazırlanmıştı Selim tarafından. Yemek buldun mu ye, dayak buldun mu kaç demiş eskiler, ben de bu söze uyup battı balık yan gider diyerek oturmuştum sofraya. Bu arada gecenin saat üçü olmuş ertesi gün iş var ama sinirden kimin aklına gelir iş güç. Vur patlasın çal oynasın ama benim derdim başka, merakım iyice kabarmış ve Sevilin beni buraya “peşkeş” çekmek için getirttiğini kulaklarımla duymak istiyorum kararlıyım.
Sonra bir ara yalnız kaldık Sevil ile çünkü sigaramız bitti, Selim ve Mete dışarıya arabaya almaya gittiklerinde fırsat bu fırsat deyip Sevile ben burada ne arıyorum diye sordum. Verdiği cevabı hayatım boyunca unutmayacağım “ben çok mutluyum ve senin de görmeni istedim, düşünce aklıma böyle davranmak geldi başka türlü gelmezdin” deyiverdi. Bu kadar basitti olaylar Sevil için! Ve mutluluk dediği şeyin bir başkası tarafından onaylanması gerekliydi, tıpkı üstüne denediği bir elbisenin uyup uymadığının söylenmesi gibi. Birinin gözüne sokma, gösterme ihtiyacı hissediyordu çünkü aslında hiç mutlu değildi… Sanki bana söz söyleme fırsatı vermek istemezmişçesine ağlamaya başlamıştı, ağrısı mı var yoksa duygulardan mı çözemiyordum. Ama kısacık bir zaman diliminde durumu kavradığımda acımaya yakın bir duygu belirmişti içimde, tarif edemediğim. Uzun uzun sarılıp göğsüme basmak istemiştim Sevil’i, sanki daha önce daha yakın bir anımız olmamış gibiydi ki Mete ve Selim dönmüştü yakındaki benzinlikten alıp gelmişlerdi sigaraları.
O gece başka bir olay olmadı… Yan yana oturduğumuz Selim de en az benim kadar rahatsız olmuştu durumdan. Gece boyunca birkaç kez Sevil adına kısık sesle özür bile diledi. O kadar naifti ki karşısındaki kadın duyacak ve kırılacak diye özellikle özen gösteriyordu, yalan yok hoşuma gitmişti ama hormonlarım şokun etkisiyle dibe çökmüştü. Hiç uyumadan ara vermeden sabaha kadar havadan sudan sohbet ettik. Sevil Mete ile odalarına çekildiklerinde bile biz hala sohbet ediyorduk. Artık sabah olduğunda da beni işe bırakmıştı, hatta istersem eve gidip üstümü değiştirebileceğimi kapıda beni bekleyebileceğini bile söylemişti. Nefis bir adamdı, hoştu, zekiydi, kibardı ve güzel kokuyordu ama konusu ben değildim gayet belliydi, onca sohbet edişimizde bana ait tek bir özel soru bile sormamıştı çünkü.
O gün Sevil’den hiç haber almadım bir kez mesaj attım nasıl olduğunu sormak için ama cevap gelmedi, çok da üstelemedim. Mesainin bitmesini ve eve gidip kendimi yatağa atıp uyumak istiyordum… Ertesi gün de ses seda çıkmamıştı Sevil’den ufaktan merak etmeye başlamıştım, Birkaç gün daha sürdü beni habersiz bırakması derken sanıyorum artık dördüncü günde iş çıkışında aradı, devamlı gittiğimiz bir kafe vardı ve orada beni bekliyordu, üstüne üstlük de sürprizi vardı! İçimden “haydaaa buyur bakalım” diyerek yola düştüğüm ve vardığım kafede Sevil’i Selimle el ele buldum. Buydu sürprizi…
İlk anda belki saflığımdan kaynaklı bilmiyorum “belki teselli ediyor kızı” diye düşündüm. Sonuçta bir insanın elini tutmak illa cinsel bir birliktelik olduğuna işaret değildi. Ama biraz sonra hoş geldin beş gittinden sonra öğrendim ki durum tam da buydu. Aslında Selim ve Sevil birbirlerinden hoşlanıyorlar ama Mete’ye durumu açıklayamıyorlar çünkü Mete ve Selim arkadaşlar onun sayesinde tanışıyorlar. Fakat artık ne oluyorsa Mete bir şekilde durumdan şüpheleniyor ve çıngar çıkartıyordu olay tam da Sevil’in beni çağırdığı geceye denk geliyordu. Aslında Sevil masadan da düşmüyordu, Mete sinirle kavga esnasında Sevili itiyor ve o şekilde dengesini kaybedip kafayı sandalyenin köşesine geçiriyordu. O panikle de Sevil beni arıyor yardımımı istiyordu, benim yola çıktığım esnada da Mete korkmuş vaziyette öpüyor kokluyor gönlünü alıyordu. Diğer taraftan da madem çıngar kopmuş Selim’den hoşlanıyorsun “evet ulan hoşlanıyoruz” deyin ve el ele verin ayrılın ortamdan değil mi, fırsat bu fırsat, beni niye karıştırıyorsun arkadaş diye düşünüyorum. Üstüne üstlük mutluyum senin de görmeni istiyorum demeler, duygusal kasmalar? Düşündüğümü sanıyorum ama bir çırpıda sinirle soruveriyorum hepsini, gözüm dönmüş.
Kendimi aldatılmış ve aşağılanmış hissettiğimden çok uzun süre kalmadım yanlarında. Düşmana fırlatılan o iğrenç bakışlardan fırlatarak saçarak uzaklaştığımı hatırlıyorum. Uzun sayılabilecek bir süre görüşmedik, sonra yine bir telefon, ısrar kıyamet Selim’le kendilerini affettirmek için beni yemeğe davet ettiler. E arkadaşım sonuçta, bir yandan deli gibi de merak ediyorum tabi neyi merak ediyorsam. Yemek boyunca ne kadar mutlu olduklarını dinliyorum, adeta çifte kumrular. Mete ve Selim’in arkadaşlığı bitmiş epey de küfürlü konuşmalar geçmiş aralarında. Bir ara Mete tuvalete gittiğinde yapıştırıyor ezber cümlesini “evleneceğiz Selimle” diyor, gözlerini mutluluktan devirerek. İçten içe kıskanıyorum mutluluğunu, sebepsiz…
Uzun lafın kısası Sevil’in en uzun ilişkisiydi Selim. Ama onunla da evlenemedi, bir ara konuştuğumuzda ne oldu ne gitti diye “beni çok bunalttı” diye özet geçmişti. Ne kadar kolaydı mutlu olmak ve bir anda aynı hızda mutsuz olmak diye düşünmüştüm. En son adını hatırlamadığım bir ülkede küçük taşlar üstüne renkli resimler yapıp tezgahta satıyordu ve çok mutluydu. Hala evlenmedi, senede iki üç kez konuşuruz hala kendini mutlu edecek erkeği bekliyor…
Gözlemlediğim kadarıyla Sevil, kişisel başarılarını, zekasını, aklını ya da yaratıcılığını hiç mutlu eder şeyler olarak görmüyordu, bence buna sebep annesiydi… Çocukluğu boyunca defalarca babası ile ne şekilde tanıştıklarını nasıl büyük aşk yaşadıklarını anlatıp durmuştu. Büyünce Sevil’in de babası gibi bir adam bulacağını ve çok mutlu olacağını anlatıp duruyordu. İki kez katıldığım aile davetlerinde kendi kulaklarımla da şahit olduğum bir konuşmaydı, baban gibi birini bul evlen neredeyse sloganı gibiydi kadının. Kadının tek başarısı bulduğu koca ve doğurduğu çocuktu. Bireysellikten uzak övündüğü tek şey haline getirmişti bunu. Annenin bu edilgenliğinden dolayı ailede hır gür olduğunu da sanmıyorum, olsa bile çocuğa yansıtmadıktan sonra anlaşılmaz. Böyle bir anne ile büyüyen çocuğun mutluluk, gurur duyma, övünme kavramları da farklı oluyor doğal olarak. Yani başka bir açıklama getiremiyorum çünkü anlattığım gibi Sevil aslında zeki, akıllı ve yaratıcı bir genç kadındı…
Bana Edvard’ı neden daha fazla anlatmadığımla ilgili epey soru geliyor… E neden anlatmıyorum bundan dolayı işte bu “benim mutluluğum” yani bana “mutlu” gelen şey. Benim için mutluluk olan sizin için olmayabilir, her birimiz farklı karakterleriz o sebeple. O sebeple bir çok şey deneyip bize en yakın olanına karar veriyoruz. Şu anda benim bulunduğum noktaya imrenen kişi belki benim yerimde olsa mutlu olmayacak. Yani mutluluk ailenizin size benimsettiği, medyanın pompaladığı, filmlerin anlattığı şey olmayabilir. Belki o uzaktan baktığınız, sosyal medyada bol bol fotoğraflarınızı gördüğünüz parıltılı ilişkiler de aslında içine girdiğinizde hiç de öyle değil. Neden mutluluğunuzu başkalarının kriterlerine göre belirleyesiniz ki? Neden sorgulayıp, hatta deneyip kendiniz karar veremiyorsunuz? Bu arada o sonsuza kadar mutlu yaşadılar olayı tamamen yalan… Dünyada yarınımızın garantisi olmadığı gibi, hayatınızda olan sevgilinin de garantisi yok. Öbür gün Edvard’ın artık seni sevmiyorum bir başkasına aşık oldum ben dememesi için bir neden göremiyorum. Ben vazgeçilmez olmadığım gibi o da vazgeçilmez değil ama çaba sarf ediyoruz, mutlu olmak istiyoruz, hala onca seneye rağmen birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Her şeyden önemlisi biriktirmiyor ve karşılıklı paylaşıp konuşuyoruz hep söylüyorum ilişkide esas iletişimdir diye. Yeri geliyor küsüyoruz da, ki Edvard’ın küsmesi çok pistir, ergen kızlar gibi sonu gelmez, kessen konuşmaz. Bir de hiç unutmaz temcit pilavı gibi çıkartır çıkartır yüzüne vurur. Ne derler, bir şeyi kaybetmek kolaydır, zor olansa onu kazanmaktır…
Son söz:
1- Mutluluk bir kişiye, bir materyale bağlı bir şey değildir. İstenen ve elde edilen bir şeydir.
2- Mutluluk kriteri kişilere göre değişebilir, bunun bir standardı yoktur.
3- Ufak şeylerle mutlu olmak için önce kendi kendinizle mutlu ve barışmış olmayı başarmış olmanız gerekir.
4- Hiçbir ilişkiye sonsuza kadar mutlu yaşayacağız düşüncesi ile girmeyin, her an kaybetme ihtimaliniz olduğunuzu göz önünde bulundurun ki gerçeklerden uzaklaşmayın.
5- Anlattığım kadar olmasa da hepinizin hayatında bir Sevil var, engelleyin, silin, sessize alın, anneniz bile olsa…
6- Hikayenizin mutlu bitmesi için bir erkeğe ihtiyaç yoktur!
7- Orgazm Candır !
37.B.O.M-HAYIR !
Hayatta karşınıza ne zaman ne çıkacağını asla bilemezsiniz ama neye evet neye hayır demeniz gerektiğini öğrenmeniz şart. Özellikle biz kadınların kesinlikle “HAYIR” diyebilmeyi öğrenmemiz lazım. Ne yazık ki benim de hayır demeyi öğrenmem epey vakit aldı, her şeyi öğrenmemizin zor olduğu gibi. Otuzlarıma merdiven dayayıp da etrafta “akıllı” geçinenlerin verdiği, yazdığı tek öğüt içi boş “kendin ol, kendin ol” olunca kavramam da geç oldu tabii. Kendim olabilmeyi bıraktım daha bedenimi bile tanımadan, kendim olmalıydım. Kendin ol diye bağıracaklarına “nasıl hayır deriz” başlıklı tavsiyeler verselerdi o zaman durumlar belki çok başka olacaktı… Çünkü kendimiz olabilmemiz biraz hayır diyebilmemize bağlıydı. Çünkü kafaya ilk kazınan başlıktı, içerikler ise teferruat…
Yılbaşı Tolga’sıyla başlayan akıl tutulmam bir süre devam etmişti. Anlatmam bile bunun utancıyla geç olmuş olabilir. Elbette kimse kusursuz ve hatasız değildir ama Birol’un üstüne Tolga isyanıydı sanki benimki, hani derler ya amı götü dağıtmak diye aynen öyle işte… Sonuçta sorgulamak ve akıl verenleri ciddiye almak, kalıpların sunduğu gibi biri olmak çok zor ve yorucuydu. Alışmayan götte don durmaz hesabı olacaktı benimki ama yine de oldu, dursa da yaptım, durmasa da…
Tolga içimdeki bir birikimin patlamasını da tetiklemiş olabilir çok emin olamıyorum. Fakat o zamanlar sen şöyle kadın olacaksın ki, erkek de bunun karşılığında şöyle olacak diye yazan sitelere sayfalar dolusu yazı gönderiyordum. Aynı şekilde konuşanını duyduğumda ise tüm perdeleri indiriyor amazon savaşçısı kesiliyordum. O kısa dönem arkamdan azılı feminist, erkeklerden umudu kesmiş lezbiyen olmuş, vah yavrum terk edildi ve benzeri şeylerin söylendiğini biliyorum. Ama koyuvermiş işte kendimi, meyve veren ağaç taşlanırdı, söylenene de anlatılanlara, hatta iyi niyetli yaklaşıp akıl verenlere bile “köpek gibi kıskanıyorlar” beni diye düşünüp rahatlıyordum.
İsmi lazım değil o dönemlerdeki arkadaş grubumda birkaç dergi çalışanı vardı ve içlerinden biri hatundu. Hatun o geçici dönem en iyi arkadaşımdı, aslında o en iyi arkadaşım ya da en kafa arkadaşım söylemleri de yalandır. Hep bir şekilde çıkar, hep bir şekilde maskelenmiş beklentilerin ardında samimiyetten uzak şeylerdir. En iyi arkadaşım derken bile yüze zoraki kondurulan samimiyetsiz gülümseme sizi ele verir vermesine de kimsecikler çıkıp yüzünüze “samimiyetsiz” diyemez, çünkü o atmosferdeki tüm insanlar samimiyetsiz ve yapaydır. Alkol özellikle samimiyetlerin artmasında epey etkili bir rol oynar, boğazınıza bıçak dayasalar yapamayacağınız şeyleri yapmanıza etken olur. Bütün kötülüklerin anası değildir alkol, alkol içimizdeki hainliği, gerçekliği, pisliği belki de özümüzü ortaya çıkarandır…
O gece “en iyi arkadaşımı” son gördüğüm gece sanki “kadın yapamaz” dedikleri her şeyi yapmaya yemin etmiş gibiydim. Zaten bastırılmış kişiliğimizde övünecek daha iyi şeyler bulamazmış gibi “çok iyi içmekle” “sert sigara Camel” içmekle övünen zavallılardan biriyim. Daha da komiği etrafımda o zaman “yıldız” gördüklerim de en az benim kadar boş ve ezikmiş kısa bir süre sonra anlamıştım. İşte o gece herkes vur patlasın çal oynasınla en gamsız en cool görüntüyü çizmek adına yarışırken söz konusu abi gelmişti mekâna. Ben abiyi görünce hemen telefon rehberine sarılmıştım, elbette ki yılbaşı gecesinde olduğu gibi “daha iyi senekleri” değerlendirmek adına. Yaşadıklarımdan ders almayan akıl tutulmam hala devam ediyordu…
1,80 boğadan hallice abi ile kısa bir tanıştırılma faslı yaşadık, etrafımızdaki kalabalık bize iyilik yapıp baş başa bırakmak için dağıldığında bir dakika önceki nezaketimden eser yoktu. Bir yandan inceliyorum ama boyunu posunu kafamdan acaba olur mu diye geçiriyorum. Ama zaten önyargılarım sebebiyle olmazdı, oldum olası aşırı kaslı vücut çalışan erkekler ilgimi çekmemiş ve itici gelmiştir. Abiye baktıkça bir an göğsünde yattığımı filan düşünmüştüm, adam yüksek horlama yastıkları gibi boyun tutulması garanti. Birkaç analizden sonra olmayacağına karar verdiğim esnada birkaç kişiden gece için teklif gelmişti bile… Geriye sadece bir bahane bulup sıvışmakta kalmıştı, nereye gideceğime karar vermeden önce yalanı bulacaktım ve birkaç saniyede o da hazırdı. Annem Ankara’dan çat kapı çıkıp gelmişti…
Yine üzgün bir suratla abiden ve oradaki tanıdıklardan özür diledikten sonra en yakın zamanda görüşme dileklerimle ayrıldım. Mekanın kapısından çıkarken çantamdan telefonu aldığımda yeni bir mesaj gelmişti. Birkaç hafta önce bir arkadaşımın ofisinde tanıştığım İlker adında fotoğrafçı bir tip. Muhabbetimiz güzeldi ve ben telefonumu istediğinde ikiletmeden vermiştim. Mesajında beni Taksim’de az önce çıktığım mekana girerken gördüğünü, kendisinin de nerede olduğunu sıkılırsam yanına gelebileceğimi yazmış. Ben Tünel’den meydan tarafına yürümeye başladıktan 10 dakika sonra yanına varmıştım. Arka sokakta keyifli meyhane tarzında loş ışıklı bir yer. İlkerin beni gördükten sonra masadakilere “hatunu nasıl ayağıma getirttim ama” bakışlarını yakalasam bile çok umursamadım. Hiç yabancılık çekmeden İlker ve arkadaşlarının arasına kaynamıştım, alkolün verdiği rahatlık ve alınan “siktir et” kararlarından sonra zor olmadı…
İlker otuzlarında ünlü bir ajansa bağlı çalışan branşı ürün fotoğrafçılığı olan bir profesyoneldi. Aşık olunası bir tip bile sayılırdı eğer kurduğu üç cümleden biri “ben babamıyım oğluyum” olmasaydı, fakat o gece için idare ederdi. Gece boyunca konuşmalar esnasında rahatsız etmeyecek şekilde sırtımda gezdirdiği elini kendimi rahat bıraktığımdan olsa gerek tahrik edici bulmuştum. Belki biraz sonra buradan kalkıp onun evine gider ve orada her şeyi unutturacak bir şeyler yaşardım. Belki de sabah uyandığımda babamın oğluyum nidaları beni hiç rahatsız etmeyecek hiç beklemediğim bir ilişkinin günaydınını yaşayacaktım. Aç tavuk misaliydim bir yandan içim önüme gelenin canını yakmak istese de açtım işte kendimi ambarda hayal etmekten geri kalamıyordum. Hülyalarımın arasında dalmış masada geçen sohbetlere yapay bir gülümseme ile eşlik ettiğimi hatırlıyorum. Bir şekilde laf nereden geldi bilmiyorum ama İlker’in unutamadığı sevgilisi Gamze’ye gelmişti. Ben de orada öğrenmiştim “unutulamayan” hatunun varlığını, şu hep kıskanılası adına şiirler şarkılar yazdıran türdendi…
Birkaç saat daha geldi Gamze gitti Gamze şeklinde geçmişti ve ben hayatımda en nefret ettiğim ismin Gamze olduğuna karar vermiştim. Gamze ve onun gibiler kadınlığın bir numaralı düşmanlarıydı. Alkolün de etkisiyle aklımdan geçen düşünceler yavaş yavaş değişiyordu, Gamze’yi unutturan kadın olma isteğim ağır basmaya başlamış İlker’e karşı tuhaf bir acıma hissi beslemeye başlamıştım. Dilinde Gamze’si vardı ama elinin altında ben, anlık olarak bu riyakarlık mide bulandırıcı gelse de tuhaf bir şekilde o anda orada olan kadın olmak mucizevi geliyordu. İkimiz de yaralıydık, belki yaralarımızı sarar birbirimizden yeniden doğardık? Şu sapıttığım her şeyi birbirine karıştırdığım, adeta kan dökmek için yanıp tutuştuğum dönemi noktalama zamanıydı beki de…
Vedalaşıp kalktığımızda İlker ile birbirimize sarılı vaziyette, ahtapotlar gibi Taksim meydana yürümüştük. Ve kaderin cilvesi olsa gerek yüzüme bir kez daha vurmuştu, tam ıslak hamburgecilerin köşeyi dönerken birkaç saat önce annem geldi bahanesiyle ektiğim grubun tamamı karşımdaydı. Bir yer yarılıp da içine girsem saati daha gelmişti, oracıkta bir kara delik olsaydı da yok olup gitseydim… İnsan kızı bunu da atlatır, boğazım düğümlenmişti, yaşadığım utançla İlker’e daha da sıkı sarılmıştım. Tek bir kelime bile edemeden şaşkın bakışların kıyısından İlker’in evine doğru yola koyulmuştuk. Tek bir kelime edemeden diyorum da ne diyebilirdim ki? O ortamda, onların yanında kalmak istemediğimi bir anlık akıl tutulmasıyla içimden geleni yaptığımı mı? Daha fazla dişimi sıkmak zorunda kalmak istemediğimi mi? Kırıcı olmamak için yalan söylediğimi mi? Anlayacaklar mıydı? Hatırlayınca şu an bile utancımdan kulaklarım yanıyor, yerin dibine girme arzum daha dün gibi…
Bir süre daha yürüdükten sonra, içimden lanet ederek kurtulma ya da sığınma amaçlı sıkıca sarıldığım İlker’den koşarak uzaklaşmak istiyordum. Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum ama onun yanında da olmak istemiyordum. Kaçıp gitmek için bahaneler aramaya koyulmuş her köşe başında “köprüden önce son çıkış” tabelasına benzer ilahi bir işaret bekliyordum. Bekliyordum da artık çok geçti, İlker’in evine gelmiştik bile… Cihangir gibi bir yerde hem de kariyerli kazancı da iyi sayılabilecek bir adamın böylesine boktan, kokulu, pis ve viran bir yerde yaşaması imkansız gibiydi. Ev değil de şu filmlerde eroinmanların toplandıkları sahipsiz evler gibiydi. Belki de Gamze adına şarkılar yazılacak bir kadın değildi, tam da bu pasaklılıktan kaçmayı tercih etmişti. Bir süre önce imrendiğim Gamze bir anda kurban gibi gelmeye başlamıştı gözüme. Kendimi beni öpmeye çalışan İlker ile mücadele ederken bulmuştum. Dokunuşlarının bir cazibesi olmadığı gibi itici bir şekilde dilini ısrarla ağzıma sokmaya çalışması kabustu. Ben kendimden uzaklaştırdıkça sanki daha güçlü üzerime geliyor gibiydi. Bir ara sinirlenip yüzümü tutmuş gözlerimin içine bakarak “derdin ne senin” demişti. E yani haklıydı evine gelmiştim, dokunmasına izin vermiştim, birlikte zaman geçirmiştik. Bir yanım epi topu sürse sürse beş dakika yum gözünü diyordu, daha önceden de yaptığım gibi… Öbür yanım da sıçtın madem üstüne sıvama bari diye isyan bayrağını çekmişti, belli ki o yanıma da diğer yanımdan fenalık gelmişti. Şeytan mı dürttü melekler mi imdada yetişti bilmiyorum ama dilimden “Gamze” diye dökülüvermişti. Kadının ismi resmen hayatımı kurtarmıştı, İlker adını duyunca beni bırakmış koltuğa benzer bir şeyin üzerine çökmüştü. Gecenin devamında sabaha kadar Gamze’yi dinlemiştim, İlker ara ara gaza gelip beni öpmeye baştan çıkartmaya çalışsa da başarılı olamamıştı, muhtemelen mücadele edecek gücü de tükenmişti. Sonunda hatunu sayıklayarak sızmıştı ve ben sessizce kapıyı kapatıp olay yerinden hızla uzaklaşırken içimden Gamze’ye teşekkür ediyordum… Gamze şiir kalan kadındı bense ise esamesi bile okunmayacak olan!
İlker ertesi günün akşamında beni aradığında kanımda halâ geceden kalan alkolün dolaştığını hissediyordum. Beni hayal kırıklığına uğrattığını söylüyor ve özür diliyordu, dün gece olduğumuz yerdeydi erkenden içmeye başlamıştı. Belli ki aşırı dozda aldığı Gamze hala etkisini sürdürüyordu. Ya da babasının oğluydu ve büyük bir avcıydı, dün gece avını yakalayamamış tekrar şansını denemek istiyordu. Emin değilim ama kibarca teşekkür edip telefonu kapattığımda dağıtma zamanımın bitmesi gerektiğine karar vermiştim. Verdiğim kararın ve alkolü temizlesin diye içtiğim iki litrelik ayranın etkisiyle sızmışım… Hem adam akıllı dağıtamamış hem de eline yüzüne bulaştırmıştım. Rezil olduğum gruptaki arkadaşlarla bir daha görüşmedim, hain kadındım… Fakat gözden kaçırdığım bir nokta vardı o gece, farkında olmadan HAYIR diyebilmiştim ve böyle bir gücüm olduğunun o zaman henüz farkında değildim…
Son söz: 1- Kimi zaman unutulamayan eski sevgili kıskanıp rekabet edilesi değil örnek alınasıdır. 2- Herkesin dağıtmaya ve ipleri bırakmaya ihtiyacı vardır önemli olan nerede duracağınızı iyi kestirebilmektir. 3- İki yaralı bir yatağa değil ancak bir hastaneye yakışır… 4- Birilerini ekip aynı gece başkalarına söz verecekseniz semtlerin farklı olmasına dikkat edin! 5- Orgazm candır…
36.B.O.M – Pırt
Cinsellikte bizi dizginleyen sebeplerin başında tabular gelse de aslında bu tabuların üzerimizde bıraktığı etkiden kaynaklı utanma duygusunun ağır bastığını düşünüyorum. Bu utanma duygusunu da sadece ilişki temelinde “güven” ve “iletişim” olanlar zamanla kontrol altına alabildiğini görüyorum, zaten aslına baktığımızda dünyanın belki de en özel anlarını paylaştığımız kişiye karşı utanıyor olmamız oldukça saçma. Bu durumda kime kızabiliriz ki? Partnerine güvenmeyen kendini onun yanında rahat hissetmeyen kadına mı, yoksa kadına bu güveni hissettirmeyen erkeğe mi? Yüzeysel olarak bakacak olursak iki tarafın da suçu yok, aslına bakacak olursak her ikisi de suçlu. Ama maalesef toplumda ilk infaz edilen kişi kadın olduğu için, erkeğin karşısındaki kadına onu toplumdan herhangi biri gibi yargılamayacağının garantisini vermesi gerekir. Ne derler, tatlı söz yılanı deliğinden çıkartırmış…
Utanma duygusuna bağlı olarak da ortaya korkular çıkar, aslında bizi birçok şeyi yapmaktan alıkoyan özellikle de cinsellik konusunda fren yapmamıza sebep veren şeydir bu korkular. Birçok kadın bu korkular sebebiyle cinsel hayatta mutsuz olur ama partneri güven telkin etmediği için paylaşamaz bu sebeple karanlıkta yaşamaya mahkum olur. Biz kadınlar istemesek bile kafamızda binlerce soru ile sevişmeye başlarız, bu gerçekten çok ama çok yorucu…
Partnerimizin bizi çıplak görmesinden utanırız çünkü beğenmeyeceğinden korkarız. Biz tek bir noktaya odaklanarak düşünmeyiz, boynumuzdan kirpiğimizden tutun da taaaa ayak tırnağımıza kadar. Saçımı beğendi mi? Yanaklarımı beğendi mi? Mememi beğendi mi? Bakışlarımı seksi buldu mu? Acaba burada inlesem mi? Makatıma dokundu ne tepki versem? Acaba gerçekten zevk alıyor mu? Bana dokununca heyecanlanıyor mu? Burada neden sarılmadı? Az öptü ağzım mı kokuyor? Kalçalarımı beğendi mi? Vulvamı beğendi mi? Vajinamı beğendi mi? Acaba eğilince memelerimin keçi memesi gibi durmasını beğendi mi? Ve buna benzer onlarca saçma salak soru. Çünkü gerçek hayatta örnek alabileceğimiz sadece filmler vardır ve hangi film olursa olsun her kadın kahraman duvardan duvara sevişme sahnesi sonrasında da hep güzel görünür, yıldız gibi parlar, biz de parlamak isteriz… Devamlı bu utanma ve korku paradoksunun içinde kıvranırız ve genelde seviştiğimizden bir bok anlamayız… Ve daha da kötüsü bu işkencenin en çok bize zarar verdiğini görmeyiz bile ve daha sonra da ilişkimize tabi. Çocukluğumuzdan itibaren beynimize doldurulan güzellik ve ahlak zırvalarının esiri, zihinsel parazitlerin kölesi olmuşuzdur.
Ve elbette geliyorum bir zamanlar benim de en büyük korkularımdan biri olan vajina pırtlamasına. Birçok kadının korkulu rüyası ve elbette yine gerçekleştiğinde çok utandığımız, yerin dibine girdiğimiz kendimizi çok ama çok suçlu hissettiğimiz durumlardan biri daha… Bunu daha kibar nasıl anlatırım diye düşünürken, kibar ve lafı dolandırarak anlatmanın kafa karışıklığına sebep olduğuna karar verdiğimden konuya zort diye dalıyorum. Aslında vajina gazı deniliyor ama gazla pek bir ilgisi yok durumun, yani vajinamız sindirim sisteminin bir parçası olmadığı için oradan bildiğimiz sindirim gazının çıkması mümkün değil. Böyle denilmesinin sebebi sanki gaz çıkarır osurur gibi bir havayla birlikte sesin çıkması, kesinlikle herhangi bir koku söz konusu değildir. (ciddi bir enfeksiyon yoksa) Bilinen birçok sebebinin olması yanı sıra kendi hayatımda dikkat ettiğim ve sebep olduğuna inandığım birkaç durumu da açıklıyor olacağım…
Tıp bu durumun, vajinanın esnek bir yapı olmasından dolayı zamanla bu elastikiyetini kaybettiğinden ortaya çıktığını söylüyor. Özetle vajina genişlemesi ya da bollaşması deniliyor, halk dilinde kadına hakaret için de kullanılır mesela “folloş olmuş” derler. Yani vajinanın aşırı kullanılmışlığına dikkat çekmek isterler, kısacası orospu bu demeye getirirler. Aslında vajina genişlemesinin çok cinsel ilişkiye girmek ile ilişkilendirmek cahilce bir davranış olur çünkü ana sebeplerinden biri doğum yapmaktır. Özellikle iri bebek dünyaya getiren kadınlar ya da doğum esnasında doğumu kolaylaştırmak için atılan kesiklerin doğru dikilememesidir ana sebepler. (“Omoo kadınlar dooom yapınca vücut yenileniyorrrrr” bok yenileniyor) Sonra da zaman elbette, yer çekimi, her canlı formu organlarının nasıl ki son kullanma tarihi varsa bu bölgemizin de var. Ama elbette bu söz konusu olan zaman epey yaşımızın ilerlemiş halindeki zaman… Diğer gerçek ise doğum yapmış yapmamış her kadının başına gelebilecek bir durum olduğu.
Gelelim bu hava birikimi oluşmasının sebeplerine ve benim tecrübe ettiklerime. Vajinada hava birikmesine sebep olan şey başlıca penetrasyondur yani penisin vajinaya girmesi ve çıkması ama her durumda ve her pozisyonda değil. Durum dediğim, en çok hava birikimi penisin vajinadan tamamı ile çıkma, yani dışarı çıkma ve seri halde girme döngüsü esnasında oluşur. Her çıkışın girişinde penisle birlikte ufak ufak hava pompalanır vajinaya ve genelde ilişki sonunda rahat pozisyona geçmeye çalışırken o gelen kükreme sesi ile dünyamız başımıza yıkılır. En çok hava yapan pozisyonların başında ise doggystyle denilen pozisyon gelir. (kadının dizleri ve elleri üzerinde erkeğe arkasını döndüğü pozisyon, hani yurdum kadını yapamıyor diye en çok aşağılandığımız pozisyon) Misyoner pozisyonunda vajina eğimi ve penis eğimi tam uyum sağlarken doggystyle dediğimiz pozisyonda zıt yönlerde kalır eğimler ve bu sebeple hava pompalanması artmaktadır. Ama tabi bu duruma etki eden faktörler de vardır mesela yeterli bir kayganlığın olmadığı durumlarda hava birikmesi de daha çok olur. Belirttiğim bu doggystyle pozisyonunda da eğim ters yönde kaldığından kayganlık kaybı daha çok olur bu sebeple daha az rahatsızlık ve daha çok zevk için destek ürünü yani kayganlaştırıcı kullanabilirsiniz, bu gayet doğal…
Ve elbette en kötüsü de bu havanın biriktiğini hissediyor olmamız. O birikmeyi hissettiğim anda zevk adına en ufak bir zerrenin dahi kalmadığı zamanları hatırlıyorum. Yavaş yavaş o havanın orada biriktiğini hissedersiniz çünkü gerginlik verir,az da olsa şişkinlik yapar ve az sonra penis bey çıktıktan sonra yaşanacak utanç sahnesini nasıl bertaraf edeceğinizi düşünmeye başlarsınız. Hayır bir de makat bölgesini sıkıp gazı engellemek gibi kolay da değildir, istediğin kadar ıkın sıkın o hava oradan “bir davul zurnası eksik arkadaş” dedirtecek şekilde yine çıkıyor. E doğasına ters yavrucağın o da ne yapsın, haklı aslında… Her ne kadar ilişkinin başından beri Ed ile muhteşem bir cinsel hayatı olan çift imajı çiziyor olsak da ilk zamanlarda en büyük sorunlarımdan biri buydu. Çünkü Ed iki çeşit cinsel penetrasyon seviyordu, birincisi ateş yakmaya çalışır gibi hızlı, bazen “aha valla duman çıkacak” dediğim olurdu içimden. İkincisi de zevk süresini uzatmak için iki üç saniyeliğine vajina dışına çıkıp tekrar girmek sonra tekrar çıkıp beklemek, böyle sürer giderdi…
Rezil olmamak için kendimce çözümler bulmuştum, havanın biriktiğini hissettiğim anda ara verir ve tuvaletim geldi diye koşardım. Hatta Ed sevişme esnasında çok tuvalete gidiyorum diye sevişmeye başladığımızda “önce bir tuvalete git istersen” diye uyarırdı beni. Tabi bu tuvalete gitmeler çözüm değildi ve bir yerde patlak verecekti ve verdi de… Bir gün sanıyorum bir arkadaşımızın doğum gününden dönmüştük bolca şarap içmiştik. Nasıl hormonlar coştuysa daha kapıdan girer girmez işbaşı yapıp sevişmeye başlamıştık. Sakın o filmlerdeki tutkulu sahneler gelmesin aklınıza, biz iki sade vatandaş harala gürele derken ben dirseğimin içi cız eden kısmını kapıya çarpmıştım. Ed de ayağını sehpaya geçirmişti, kıyafetler de öyle yırtılmamıştı, neyse işte. Nasıl sevişgeniz nasıl tutkuluyuz, dünya çok güzel, gözlerimin önünden yıldızlar kayıyor, orgazm sular seller ve tam ohhh be diyeceğim noktada “wwwoooaarrthhhh” diye bir ses… Sevdiceğimin kokusu ile mest olduğum, huzur teknem, ortopedik kalem olan yatağım o anda mezarım olsun istemiştim.
O çıkan sesten sonra söyleyecek başka bir şey yoktu zaten. Dünya birkaç saniyeliğine durmuştu, kuşlar uçmuyor, çiçekler açmıyor, bütün balıklar da karaya vurmuştu az önce gözlerimin önünden kayan yıldızların hepsi sönmüştü… Hormonlarım desen atomlarına bölünmüştü pufff diye. Ben utançtan beti benzi atmış vaziyette yatakta ölü taklidi yaparken Ed durumu kavramış ve yanıma uzanmıştı. (ölü taklidi yapmak mantıklı ama, çünkü gaz çıkartırlar) Beni rahatlatacağına “ama osurmadın ki” gibi dangalakça bir şey söylemişti. Tabi o anda ben gerginlikten sadece osurma kısmını duyuyorum ve daha da gömülüyorum yatağa. Sanırım bu durum birkaç saniye sürdü ama bana yıllar geçmiş gibi geldi. Ed de baktı ki dediği çok da doğru değil o psikolojideki bir insan için başladı açıklamaya. Durumun normal olduğu, her kadının yaşadığı erkeklerin bunu zaten bildiğini, fizik kanunu olduğunu falan filan. Tabi ben bu açıklamalardan gazı aldıkça şiştikçe başladım veryansın etmeye. Madem biliyorsun niye yapıyorsun, madem fizik kanunu neden dikkat etmiyorsun, devamlı bölüp tuvalete gitmek hoşuma mı gidiyor sanıyorsun filan diye söylendikçe söyleniyorum.
Ed şoka girmiş vaziyette beni dinledikten sonra özür dilemişti. Ben bir şey demediğim için anlamadığını, tuvalete gitmemi de ihtiyaçtan diye düşündüğünü dile getirmişti. İşin özeti “ağlamayan bebeğe meme yok” sözünü canlı canlıya yaşamıştım. Kendi kendime işkence çekmiştim, ne o rezil olmamak için, karşı taraf yanlış anlamasın diye peeeh! Sonraları tabi artık o dikkat etmeye başladı ben de daha çok dile getirmeye. Sonra birlikte en çok hangi koşullarda ve pozisyonlarda meydana geliyor ona dikkat ettik. Hatta bir ara bu olayı bilmesi bir yana ama yapıyor olmasının kendi adına amatörlükten kaynaklandığını itiraf etmişti. Dediğim gibi yeterli kayganlık ve ritmik penetrasyonda dışarıya çıkışı mümkün mertebe engellemek oldukça etkiliydi. Elbette hiç olmuyor değil, arada yine olabiliyor ama partnerimin anlayışı sebebiyle artık umurumda değil…
Son olarak vajina genişlemesi ile ilgili bir iki ufak şey söylemek istiyorum. Eğer durum önüne geçemediğiniz ve sizi gerçekten rahatsız edecek, hayatınızı karartacak pozisyona geldiyse jinekologunuzla görüşüp vajinoplasti işlemi hakkında bilgi alabilirsiniz. Bir de daha önceden uzun uzadıya anlatmıştım Kegel Egzersizleri diye, hah işte onlar da çok etkili dediğim gibi her gün aklınıza geldikçe yapın, faydalarını fazlasıyla göreceksiniz.
Son söz:
1- Vajinal gaz değil,cinsel ilişki esnasında vajinada hava birikmesi.
2- Kadının açık sözlülüğünü kazanmak demek dünyanın en mutlu partneri olmak demektir.
3- Hayvanlar koklaşarak, insanlar konuşarak anlaşır.
4- En güzel orgazm kafada soruların olmadığı zaman yaşadığımız orgazmdır.
5- Kafanızdaki tabular ilişkinizin içine sıçar.
6- Orgazm candır…
35.B.O.M – Histrionik serzeniş
Bana göre bir ilişkinin olmazsa olmazlarının arasında başta iletişim, sonra cinsellik, sonra sosyal ilişkiler, sonra da sarılmak gelir. Evet sarılmak bildiğimiz sarılmak, kucak dolusu hisleri karşı tarafa geçirerek sarılmak…
Ben kendimi bildim bileli izlediğim filmlerde olsun çizgi filmlerde olsun en çok sarılma sahnelerine odaklanmışımdır. Böyle sıcacık, içten kocaman bir sarılma. Kimin kime ya da neye sarıldığının bir önemi yoktur, ister insan ağaca, ister maymun kediye, isterse dinazor kertenkeleye sarılsın önemli olan sarılmanın şekli verdiği mesaj ve yansıttığı enerjidir. Hele esas oğlanın esas kadına sarıldığı sahneler yok mu hah işte o sahnelerde akan sular durur benim için… (muhtemelen birçok kadın için de öyle) Ama maalesef iletişim kuramadığımız halde iletişim kurduğumuzu sandığımız gibi sarılmayı beceremediğimiz halde sarıldığımızı sanıyoruz !
Hadi öpüşmek daha meşakatli bir işlem diyelim, iyi yapabilmek tecrübe ve kendini adamışlık ister belki ama ya sarılmak? Onu neden beceremiyoruz? Gayet içgüdüsel bir hareket olan sarılmaya karşı neden bu kadar özürlüyüz?
Kendi ve bize yakın kuşağımız için diyebilirim ki bizim zamanımızda aile içinde hiyerarşi vardı ve hala birçok ailede bu böyle devam ediyor. Bayram seyran dışında kucaklaşıp öpüşmek ancak annenin yapacağı şeyler arasındadır, mesela ben annemle o samimi mesafeye bile ancak ayda yılda bir denk gelirdim. Hele babamla neredeyse asla, ancak hasta olursam bir tehlike olursa öyle, o da teselli amaçlı duygu barındırmayan cinsten. (Öpiiiim de geçsin kuzucuğum anlamında gerçekleşir) Anne her ne kadar aile içi nabza şerbet verme müdürü ise baba da şerbete bir o kadar uzak ailenin esas sahibidir! Çocukları sevin mıncıklayın, onları anlamaya çalışın, sevginizi gösterin cümleleri o kadar moda değildi benim zamanımda. Kolun kırılıp yenin içinde kaldığı zamanlar… Bundan dolayı benim ve bana yakın nesiller kucaklaşmaya aç, alından öpülmeye hasret yetişti.
Amerikalı terapist ve yazar Virginia Satir’a göre ise; "Ayakta kalabilmek için günde dört kez kucaklanmaya ihtiyacımız var. Başarılar elde edebilmek için günde sekiz kere kucaklanmaya ihtiyacımız var. Büyümek içinse günde on iki kere kucaklanmaya ihtiyacımız var…" Bu hesaba göre eminim ki tanıdığım tüm kadınlar ayakta kalabilmek için günde dört kez olsun sarılmaya tav olacaktır! Aslında baktığımızda dünyada sarılmadan hoşlanmayan insan neredeyse yoktur ki sarılma aynı zamanda stres kaynaklı birçok rahatsızlığa da iyi gelir. İnsanlar en içten gözyaşlarını birine sarıldıklarında akıtır. Yalnız olmadığımızı biri bize sarılınca daha iyi kavrar ve algılarız. Sarılma insan doğasında en temel etkileşim göstergelerinden biri ve oldukça önemlidir. Ama yakın mesafe, özel alana girdiği ve iki bedenin teması sağlandığı için ve her temas cinsellik olarak algılandığı için yarı tabu haline gelmiştir. Bu sebeple yarım yamalak ve tedirgindir sarılmalarımız aman yanlış anlaşılmasın diye…
İçten bir sarılmanın bir diğer özelliği de samimiyet ve gerçek duygular barındırmasıdır. Sokakta gördüğünüz herhangi bir tanıdığa sarıldığınız ve “aaaa canım naber” eşliğinde yanak değdirip muah muah sesi çıkardığınız durumlarda gerçekleştirdiğiniz şey değildir. Sizi tamamen kavrayan kocaman bir sarılma, dile belki de dökülemeyecek anlatılması zor olan duyguları anlatır. İçten bir sarılma binlerce romantik cümleye eş değerdir, bize anlaşıldığımızı ve tamamlandığımızı hissettirir. Ve biz kadınlar bunu hissettiğimizde oraya o sarılmaya gömülmek ve kimse bizi oradan çıkarmasın isteriz. Biz, bizi içten kucaklayacak erkekleri bekledik ama genelde ağaca sarılsaydım daha iyiydi dediğimiz anları yaşadık. Ama beklemekten yıldık mı? Elbette hayır, ben de yılmadım.
Kokuya takıntılı olduğumuz artık hepiniz biliyorsunuz, kokuya takıntılı olduğum kadar sarılmaya da takıntılı bir insanımdır. Neredeyse tüm ilişkilerim boyunca özlem duyduğum şeylerden biri haline gelmiştir sarılmak. Kedi yavrusu gibi karşı taraftan bana sarılsınlar diye umutla beklerdim. Sevişmeden önce, seviştikten sonra, televizyon izlerken, uyumadan önce… Hatta mümkünse ahtopot gibi sarılıp sabaha kadar öylece uyumak isterdim. E ağlamayan bebeğe meme yok derler ben niye sarılmadım ki diye düşündüğümde aklıma saçma sapan şeyler geliyor. Yapışık kadını oynamamak ve muhtemelen vıcık vıcık görünen ilişki türü istediğim izlenimini uyandırmamak için, kısacası yanlış anlaşılmamak için. Aman erkeğimiz ürkmesin, baskı hissetmesin onun gönlü rahat olsun. Hep öyledir ya bizler kan kusup kızılçık şerbeti içtim diyenlerdik.
Tabi şimdi oturup düşündüğümde o “yeaa ben sarılmayı sevmiyorum daralırım” ya da “ben rahat adamım sıkıntıya gelemiyorum” v.b cümlelerin aslında bana içinde bulunduğum konumla ilgili bilgi verdiğinin farkında değilmişim. Olur ya insanlık hali, herkes her şeyi sevmek zorunda değil, herif sarılmayı sevmiyor olabilir bu gayet doğal diye düşünürdüm. Histerik bir halde bana birinin sarılmasını beklememin bana özel bir ruh hastalığı ve çocukluğumdan gelen travmaların etkisi olduğunu düşünürdüm. Sonuçta bizi biz yapan, kişiliğimizi oluşturan şey kendi geçmişimizdi ve daha da önemlisi hayatımıza birini kabul edecek isek onu olduğu gibi kabul etmeliydik. Karşımızdaki adam bizim çok ihtiyacımız olan basit bir şeyi yapmaktan aciz olsa bile! Ne büyük zaman ziyanı…
Açıkçası çoğu tecrübemde hep bir tripte hep kafam güzemişçesine şuursuzca hareket edince ve elbette her seferinde sonuç hüsran olunca zamanla vahşiliği benimsemişim. İlk zamanar Ed bana her sarıldığında tüm samimiyeti ve enerjisini iliklerimde hissetsem bile aklımdan hep “acaba isteyerek mi yapıyor” , “kolu ağırdı mı” , “omuzu uyuştu mu” , “rahat mı” diye geçerdi. Ne yazık ki anın ve sarılmanın keyfini yaşamaktan ziyade devamlı bir paranoid modda saçma sapan, aslı astarı olmayan şeyler düşünürdüm. Salak kafa yay kendini keyfine bak değil mi, sana ne, herif canı istemiş sarılmış ne sorguluyorsun. Ama yooook olmaz ben de her yurdum kadını gibi işkillenince ve kıçımdan nem kapınca kafayı yiyenlerdenim. (asla belli etmem, yiğitliğime de bok sürdürtmem) Herife iyice alışıyorum ya, yelkenlerin suya inmesine ramak kalmış ya ben deliriyorum. Tüm güzellikler ve belki de o güne kadar sahip olmadığım tüm nimetler elimde ama ben bu güzelliklerin benden önce kimler tarafından kullanıldığı ile daha fazla ilgileniyorum. Kafamdan daha önce belki de kimseye karşı geçmemiş şeyler geçiyor. “Tüm sevgililerine mi böyle sarıldı” , “eski sevgilisini de böyle omuzunda uyuttu mu” delirmek üzereyim fesatlıktan ama hala belli etmiyorum. (öldürseler gram belli etmem)
Sana ne değil mi? Sonuçta bir insan hayatımıza girdiğinde sadece onun bedeni ve duyguları gelmiyor. Karşımızdaki kişinin geçmişini, düşünce yapısını ve hatta geleceğini kabul ediyoruz o bir bütün olarak geliyor…
Neyse ki fesatlığım ve kıskançlığım çok uzun sürmedi. Bir haftasonu Ed’in koynunda film seyrederken içimde yaşadığım bir histeri sonrasında tuvalete kapanıp kendimle toplantı yaptım ve “ne yapıyorsun kızım sen, manyak mısın” dedim. Bir süre aynaya baktıktan sonra gerçekten manyak olduğuma karar verdim ve ne yazık ki bu manyaklığın benden başkasına bir zararı yoktu! Artık ben ne sıklıkta kendimle toplantı yapıyorsam ya da ne şekilde huzursuz kıpırdanıyorsam durduğum yerde bilmiyorum, yine bir haftasonu evde mışıl mışıl sarılıp film izlerken “sana sarılmamdan rahatsız mı oluyorsun” dedi. Ben içimden “manyakmısın oooolum, aha beni şu omuz tepesine gömsünler şu koltuk altına da hayratımı yapsınlar” diye geçiriyorum ama şok olmuş vaziyetteyim.
“Hayır niye rahatsız olayım” diyerek uyanıklık yapıyorum, soruya soruyla cevap veriyorum kendimce çünkü beklemediğim bu soru karşısında gri hücreleri hizaya sokmaya ihtiyacım var. “Sana her sarıldığımda huzursuz oluyor ve çok sık tuvalete gidiyorsun” dedi, öyle paat diye net bir şekilde. “ Ahhh be gülüm sen dıştan geçenleri görüyorsun aklımdakileri bilsen kafayı yersin” demek istiyorum tabi de dile gelmiyor, neyse…
Ne desem de ruh hastası olduğum ortaya çıkmasın diye düşünürken “dümdüz söyle, herif sana dümdüz söyledi” diye geçti içimden. Ben de oturdum anlattım, tek tek… Nasıl tek tek, aklından tüm geçenleri mi diye düşüneceksiniz ben de size “manyak mısın tabi ki eski sevgilileri, faydalanılan güzellikleri anlatmadım” diyeceğim. Çünkü onları anlatmadım, kedi olalı bir fare yakalamışım hayatta kaçırmazdım. Oturdum bizim erkeğin rahatlığı ile ilgili ne kadar takıntılı olduğumuzla ilgili bir hikaye uydurdum ki çoğu yalan değil. İşte hareketsiz, devamlı vücutta bir yere baskı yapınca uyuşukluk ve rahatsızlık yarattığını bildiğimi bu sebeple kan dolaşımına izin vermek için kıpırdandığımı bazen de tuvalete gittiğimi anlattım. İnanın bana, anlattıklarımı kendim duydukça mantık çerçevesinde başka bir insanın bu kadar iyi kıvıramayacağına karar verdim. O kadar laf o kadar empati duyarlılığıma rağmen herif bana “gerek yok ben rahatsız olursam söylerim” dedi ve sarılmaya devam ettik…
Tabi aradan yıllar geçtikçe, alıştıkça, benimsedikçe insan rahatlıyor. Ama kabul ediyorum şu “acaba rahat mı” düşüncesi ara ara aklıma geliyor. İstem dışı, derinlerde bir yerlere kazınmış ya da varsayılan düşünce biçimimiz bu, bilmiyorum. Ve elbette artık bir herifin omzunda uyumanın çok rahat olmadığını biliyorum, yani belki 5 bilemedim 10 dakika, sonrası boynunuz ağrıyor. Ya da kolu boyun altından geçirerek yüz yüze ya da sırtı dönmüş vaziyette yatmanın en fazla 10 dakika keyifli, bunu biliyorum. Çünkü 10 dakikadan sonra kolunuz uyuşmaya ve karıncalanmaya başlıyor, hele benim gibi uyurken saat yönünde saatle birlikte tepetaklak sabaha kadar dönüyorsanız o kolun sıkışmış olma hissi panik atağa sebep oluyor ve sizi boğmaya başlıyor. Bir de Ed bana arkadan ne zaman sarılsa benim onun boynumda hissettiğim nefesinden tahrik olduğumu ve sonuçta yeterince uyuyamadığımızı anladığımızda tersini yapmaya karar verdik. Ed kıçını dönüp yatıyor ben ona sarılıyorum tabi bu dediğim gibi en fazla 10 dakika sürüyor ama bu ikimize de fazlası ile yeterli geliyor. Uzun araştırmalar sonucunda şunu diyebilirim ki o filmlerde ya da dergilerde gördüğümüz sarmaş dolaş yatan insan modelleri yok. Bir kere sabaha kadar ahtapotlar gibi sarmaş dolaş yatmak biyolojiye ters. O göt bir noktada da olsa sağ sola dönmek istiyor, net…
En çok rahat pozisyonda sarılmayı seviyorum, ayakta ya da uygun ayarlanmış yükseklikteki koltuk yastıklarının arasında. Sabah işe giderken kapıda, akşam eve gelinde kapıda, öylece birkaç saniye sadece ama dolu dolu. O kollar emanet tutar gibi değil de kaybedilmemesi gereken bir hazineyi kavrar gibi dolanmalı. O iki el de sırta yaslanıp karşı taraftaki bedeni iyice kendi bedenine yaklaştırmalı. (regl dönemlerinde değil ama memeler acıyor) Ama ben en çok ayrı kalışlarımızdan sonraki sarılmaları seviyorum, uzun ve özlem dolu. (uzun dediğim 10 saniye değil de 30 saniye sürüyor olması, en nihayetinde sarıl sarıl nereye kadar o kadar ayrı kalmışız sadece sarılacak mıyız)
Uzun lafın kısası sarılın, hissederek hissettirerek sarılın. İlla sevgilinize değil, kendinize yakın gördüğünüz eşinize dostunuza da sarılın. Sevdiceğinize tabi özellikle sıkıca sarılın (kemiklerini kırmadan) hesapsızca sarılın. Kimi insan duygularını ifade etmekte zorlanır, kimi utanır ama samimi bir sarılma inanın bana her şeyi anlatır.
Bulduğunuz her fırsatta sarılın, parkta, evde, deniz kenarında. Sarılarak yürümek benim için ciddi denge sorunu yaratıyor onu illa yapın diye tavsiye veremem. Öyle yürüyenlere hala şaşırırım ve bana rahat gelmediği için kimseye rahat gelmeyecekmiş gibi düşünürüm. Ama sarılarak yürümek için bir kere, iki kişinin arasındaki boy farkı mükemmel olmalı. O boy farkının uyumu aradaki balansın iyi ayarlanmasını sağlıyor ve olumlu sonuç alınabilir. Bir de aynı anda adım atmak gerekiyor aksi durum yine dengeyi bozuyor. Bilmiyorum ben daha doğrusu biz o işi beceremedik pek, doğru ayarlamaları yaparsanız siz belki becerirsiniz. Ama kim ne derse desin sarılarak yürümek çok rahatsız ve tedirgin edici benim için…
Son söz:
1- Artık bana sarılmıyor diye düşünmeyin, gidin siz sarılın her şeyi karşınızdakinden beklemeyin.
2- Osurarak kıçını dönüp yatanın arkasından kendinizi yemektense ilk siz kıçınızı dönüp yatın. Ters psikoloji…
3- Karşınızdaki insanın size sarılması sizi tatmin etmiyorsa durumu onunla paylaşın belki fark edemediğiniz ya da görmek istemediğiniz başka bir durum var.
4- Sarılacak kimse yok diyorsanız kendinize sarılan yastıklardan edinin.
5- Nasıl ki birinin bizi sevdiğini anlamamız o duygunun beyne ulaşması için duymamız gerekiyorsa aynı şekilde güvenmemiz için de sarılmamız, o kişinin bize sarılması gerekiyor.
6- Sarılın işte, sarılmanın aşamaları gibi salakça bir şey yazdırmayın bana.
7- Orgazm candır ve sevgili ile her sarılmanızın sonu onunla biter umarım…
34.B.O.M - Biz Yüce Heterolar ve “Diğer faniler"
Geçen sene sanırım yazmıştım Biseksüellik için kısa bir yazı ama niye yayınlamadım bilmiyorum. Şimdi malum A plus yazarımızın gündem olmasıyla birlikte aklıma geldi paylaşayım istedim, buyurunuz.
B.O.M - Biz Yüce Heterolar ve “Diğer faniler"
Kadınların %75 biseksüel olduğunu okuduğum bir yazının akşamında Eva Mendes’in oynadığı Son Gece filmini izlerken içten içe “ben de biseksüelim galiba” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Eva bana göre gelmiş geçmiş en seksi kadınların başında geliyor, sizi bilmem ama hiç konuşmadan öylece otursa bile saatlerce sıkılmadan seyredebilirim gibi geliyor hatunu ve bence her kadının böylesine beğendiği bir başka kadın mevcut!
Filmde konuştuğu sahnelerde içgüdüsel olarak dudaklarına odaklanmama dikkat etmeme sebep ise okuduğum yazıydı “Heteroseksüel kadınların her iki cinsten de etkilendiği” araştırmanın özetini anlatan yazı, oysa hatunun dudakları bence gayet kıskanılası güzellikteydi sadece. Ve şahsen ben bu beğeninin cinsel bir çekime sebiyet verdiğine inanmıyorum.
Biseksüel değildim ama araştırmanın dediğine göre kadınların büyük çoğunluğunda olduğu gibi potansiyelim yüksekti, öyle olmasam dahi “potansiyel” bir “medya” kurbanıydım…
Oldum olası cinsel yönelimleri “normal” olarak belirtilmişin dışında kalan insanlara karşı ön yargım yoktur. Ama tabi yeterince bilgiye sahip olmadığım zamanlarda biseksüel dendiği zaman “vay be dünyanın bütün nimetlerinden yaralanmak bu olsa gerek” diye düşündüğüm yalan değil. Elbette sığ kafalıydım, o zamanlar toplumun büyük çoğunluğu gibi sığ ve olaya sadece “cinsel” açıdan yaklaşan.
Öğrendikçe, aklım erdikçe durumun aslında sadece “cinsel” değil “duygusal” boyutunun olduğunu da öğrendim. Biseksüeller her iki cinse karşı da romantik çekim duyabiliyorlardı. Yani kadın bir biseksüel, bir erkeği de bir kadını da eşi gibi çok sevebilir, olması gerektiği gibi değer verebilir ve hayatını paylaşabilirdi.
Biseksüellik aynı zamanda LGBT’nin açılımlarından da biri (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans Cisniyet) olmasına rağmen uzun süre üvey evlat muamelesi görmüştür. Hatta ülkemizde hala bir çok eşcinselin biseksüelliği doyumsuzluk ve kararsızlık olarak görmesi epey üzücü bir durumdur ki burada devreye yine egemen zihniyetin belirlediği “normaller” giriyor. İnsanların cinsel yönelimleri başka olsa bile kendilerinden de farklı olana tahammül edemiyor olmalarının sebebidir…
Dünyada eşcinsel olmak yeterince zorken ilginç bir şekilde kendi içlerinde bile uzun süre ayrıştırmalar yaşamışlardır. Özellikle dünya genelinde biseksüel erkekler uzun süre Aids’in geylerden heteroseksüel nüfusa geçmesinden sorumlu tutulmuştur. Bu görüş büyük oranda değişse bile dediğim gibi bu zamanda hala biseksüelliğe yanlış yorum yapan insanlar bulunmaktadır.
Sonuçta ne olursa olsun beyin porno ve tabular ile geliştiyse ortaya farklı bir şey çıkmasını bekleyemezsiniz!
Ve insan doğası devamlı olarak her şeyi bir kalıba sokmak ister, eğer kafasındaki kalıbın dışındaysa onu kabullenmek ve benimsemek, kafasındaki kalıbın şeklini değiştirmek ve esnetmek yerine karşısındaki kişiyi kötüleme yolunu tercih eder.
Toplum olarak birçok konuda riyakarlık yaptığımız için cinsel yönelimleri farklı olan insanlara karşı da uyguladığımız bir tutum var. Bunun da tamamen porno kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Mesela kadınların eşcinselliği Lezbiyenliğe gayet sıcak bakılabiliyorken, hatta bir çok erkeğin hayallerini süslerken tam tersi olan iki erkeğin cinselliği rahatsız edici bulunuyor.
Gerçekten ikiyüzlü ve egoist canlılarız...
Freud da göre ise: İnsanlar doğaları gereği biseksüeldir…
Biseksüellik çağlar boyunca tarihe bir şekilde işlenmiş olsa da hayvanlar arasında da epey yaygın bir durumdur. Ama bundan yola çıkarak, pornoların etkisinde kalarak, 100 kişiye kadınların başrolünde olduğu cinsel içerikli videoları izleterek, kadınların %75 biseksüledir demek ne kadar doğru bilemiyorum!
Kadın olarak bir kadını çekici bulup cinsel deneyim yaşamak farklı bir şey, bir partner olarak kabul edip hayatı paylaşmaya karar vermek çok ayrı bir şey. İtiraf etmem gerekirse her ne kadar biseksüel olmayı istiyor olsam da bunu kafamda sadece cinsel ilişki olarak canlandırabiliyorum müşterek bir hayat değil.
Öte yandan LGBT açılımları için devamlı olarak yaptığımız bir hataya değinmeden ve tekrar etmeden geçemeyeceğim. Kafamıza bunu erk kültür soktu ama bunun “cinsel tercih” olduğunu kesinlikle unutmamız gerekiyor!
Zira bu bir tercih değildir, bir cinsel yönelimdir ve doğuştan gelir.
Mantıklı düşünmemiz gerekirse böylesine bir dünyada, böylesine homofobik bir ortamda bunu ben tercih eder miydim diye kendimize sormamız lazım.
Her gün kelle koltukta, nereden nasıl bir darbenin geleceğini bilmeden yaşamak ve hep tetikte olmak. Sokaklarda tartaklanmak, öldürülmek, çalışacak iş bulunamadığı kimse iş için kapısını açmadığı için seks işçiliği yapmak zorunda kalmak, nasıl bir tercih olabilir oturup düşünmek lazım.
Trans bireylerin ya da cinsiyet değişimi olaylarına hiç girmiyorum zira sadece yıllarca süren ameliyat ve iyileşme süreçlerini yazmak kitap olur.
Yeniliyorum bu tercih değil “yönelimdir.” Eşcinsel tanımındaki cinsel o “anladığınız” soktulu çıkardılı cinsellik değil, “cins" burada "tür” kelimesidir.
Eşcinsel de kendi eş cinsine ilgi duyan, duygusallık besleyen insan demek. Yani kadın cinsi ve erkek cinsi tanımındaki cinsel, yani türsel bir durum, söylerken ağzınızda ateş varmış gibi davranmanıza gerek yok.
Son söz:
1- Cinsel yönelimleri yargılamak kimsenin haddi değildir.
2- Bize “normal” diye öğretilen bir çok şey mantığa aykırıdır.
3- Ciddi bilim kuruluşları dışında kimsenin saçma sapan açıklamalarını kabul etmeyin.
4- Heteroseksüel olmak (kadının erkeğe, erkeğin kadına cinsel yönelimi) sizi “normal” yapmaz!
5- Yargısız cinsellik, doyurucu haz demek.
6- Cinsel yönelim ne olursa olsun orgazm her daim candır…
33.B.O.M - Hymen (kızlık zarı denilen zarımsı kılcal damar öbeği)
Cinsellik konusunda çok bilgimiz olmadığı doğru. Hurafelerin, tabuların hayatımızı yönettiği de doğru ama arkadaş şu bekaret denilen şeye neyin zarar verip vermediği nasıl öğrenilmez bu devirde?Demek ki Haydar Dümen olmasaymış canım ülkemde bisiklet satışları düşecekmiş, kimse binmeyecekmiş, ahlak bozucuya çıkacakmış adı. Spor desen kadına haram olacakmış o derece! Bir nesli kurtarmış ama arkadan gelen daha zır cahil olmuş. Sevgili genç arkadaşlarım!!! Öncelikle kadın cinsel organının adı VULVAdır, vajina ise vulvanın bir parçasıdır! Kızlık zarı dediğiniz Hymen, öyle dışardan gelen ufacık bir baskıyla zarar görmez. Yastıkla mastürbasyon yapmakla, sevgilinizin donunuzun üzerinden vulvanızı ellemesiyle, klitorise dokunarak kendinizi tatmin etmekle de bir şey olmaz.Bale yapmakla, ata binmekle, sporla uğraşmakla da yıpratamazsınız. Şu kafanız bunu neden almıyor? (Çok nadir ciddi kazalar dışında ama o ciddi kazalar siz sokakta yürürken de başınıza gelebilir ama sokağa çıkmamazlık etmezsiniz) Vajinaya bir şey sokup çıkartmadığınız sürece bekarete bir şey OLMAZ!
Hymen dediğimiz vajinanın 2-3 santim (4-5 santim olanlar da var) derinliğindedir. Bir kaç milim kalınlığında kılcal damar öbeğinden oluşur.Çeşitli şekilleri vardır ve kesinlikle bir "zar" değildir! Her 1000 kadından bir tanesi bu kılcal damarlar olmadan doğar! Ve yine yapılan bilimsel araştırmaya göre kadınların yarıya yakın bir kısmında ilk ilişkide bir kanama "görülmemektedir", ancak ikinci ya da üçüncü birleşmede kanama meydana gelebilir o da "garanti" değildir. Anne karnındayken gebeliğin 7-12. haftaları arasında embriyoda dış cinsiyetin gelişmesi gözlenir. Bu sırada embriyodaki genital duvarlar birleşip yapışarak erkeklerde testis torbasını oluştururken kadınlarda bu duvarlar ayrılarak küçük (labia minora) ve büyük (labia majora) dış dudakları oluştururlar. Ayrılma sonucunda ortada kalan "zarımsı" doku hymen yani kızlık zarı adı verilen yapıyı oluşturur. Başımıza bela olmuş bu kızlık zarı bokunun hiç bir fonksiyonu yoktur. Yok dişiler geç bağışıklık kazanıyormuş, yok bizi mikroplardan koruyormuş öyle bir şey yok! Bu söylenenleri haklı çıkartacak bir bilimsel çalışma da yoktur. Zaten dediğim gibi hymen denen oluşum kılcal damarlardan ibarettir, kendi kimyasalını üretip bizi dış mikroplardan koruyacak bir yapıda değildir! Ayrıca mantıken biyolojik bir işlevi olsaydı hepsi aynı çeşit olurdu kalp gibi, böbrek gibi, göz gibi v.b. oysa bir çok çeşidi bulunmaktadır! Bekaret bozulmaz! Bir kere çamaşır makinesi bozulur, buzdolabı bozulur, ütü bozulur, televizyon bozulur. Bizler bozulmayız! Cinsel ilişki esnasında kopan kılcal damarlar bizim değerimizi düşürmez! Ayrıca ilk cinsel ilişkide acı duymanızın sebebi %99,9 hymenin yırtıması değildir! Sebebi kendinizi fazla kasıyor olmanızdır ve bu sebeple vajinal kaslarınızın alışmadığı bir harekete maruz kalması sonucunda ortaya çıkan acıdır aynı zamanda birlikte olduğunuz hıyarın yediği boku bilmemesidir! Ve evet dikim işlemi adı altında bunun düzeltmesi yapılabilir, çok lazım olursa. Hatta iki çocuk doğurmuş olsanız bile bu işlem yapılabilir. Ve hayır işlemin yapıldığını siz belli etmezseniz anlaşılmaz! Hatta Çinliler bu kızlık zarı dedikleri şeyin portatifini bile yapmıştı. Bir pakette 5 tane bulunuyordu, cümbüş gibi patlat patlat dur:) Bir de benim zamanımda ne hikmetse bütün arkadaşlarımınki esnekti, bir benimki parçalanan tipten çıkmıştı. Bir ara hayıflandığımı hatırlıyorum, çünkü onlarınki esnekti ancak doğumda yırtılabilirdi falandı ama bu da efsaneydi tabii! En ünlü hymendir Anüler Hymen (Esnek dedikleri) %65 sıklıkta görülür! Yuvarlak halka şeklindedir ve ortası deliktir, eğer delik penisin geçeceği büyüklükte ise cinsel birleşmelerde kan "görülmeyebilir".İlk cinsel deneyimde esnek kızlık zarı içten ayrışarak yırtılıyor ama vajina duvarına ulaşmadığı için kanama olmuyor, dolayısı ile yaptım ama hala bakireyim diye bir durum yoktur. Rabbim vermiş doğum yapana kadar bakireyim ise koca bir savsata! Bu gibi boş şeylerle övüneceğinize kendinizi geliştirin! Kresentrik Himen yani yarım ay şeklinde olanı vardır görülme sıklığı %3,5. Bir kısmı cinsel birleşme esnasında parçalanmaz! Bir kısmı diyorum, kılcal damarların yoğunluğu oluşturdukları bölgeye bağlı olarak kanamasız cinsel ilişki gerçekleşebilir. Bir kaç damla kana şartlandırmayın kendinizi! Septalı Himen (Ara bölmeli, köprülü de denilir) görülme sıklığı %1,5 olan kılcal damar öbeğimiz. Genelde ilk ilişkide bağlantısı kopar... Ama kanama garantisi yoktur! Kribriform himen (Çok delikli, kalburumsu), kevgir gibi düşünün delikli delikli. Görülme sıklığı %1 den daha azdır. Yine ilk ilişkide kanama gelecek diye bir garantisi yoktur! Bir de tehlikeli olanı vardır İmperfore himen yani deliksiz, aynı zamanda patolojik tip de denir. Adet dönemlerinde kanın dışarıya akmasına izin vermediği için cerrahi müdahale ile açılır. Mesela "benimki esnek yeaaaa" yerine bunu kullanabilirsiniz! Hem tıbben gerekli bir şeyi yerine getirmiş olduğunuzdan bir acıma duygusu da kazanabilirsiniz. Görülme sıklığı %1 den çok daha azdır! İkinci tip tehlikeli kılcal damar öbeğimizin adı Mikroperfore himendir(Küçük delikli) Zarın ortasındaki çok küçük bir delik bulunur. Adet kanaması dışarıya bir şekilde çıkar ama dönemler çok sancılı geçer. Bu sebeple bir çoğunda cerrahi müdahale ile açılması gerekmektedir. Unutmamak gerekir, şu ana kadar karşılaşılan hymen çeşitleri bunlar olsa da anormallikler de gözlemlenebilir. Her bünyede farkılık da gösterebilir örneğin kalın hymen dokusu gibi. Yukarıda bahsettiklerim en çok karşılaşılanlar! Kalın hymen çok az rastlanmakla birlikte az miktarda acıya da sebep verdiği bilinir. Ya da esnek hymen denilenin kalıntılarının doğum sonrası vajinada görülebilmesi gibi. Evet o bizim bir parçamız ama bu bizim değerimizi göstermez. Her seferinde kan gelecek diye de bir durum yok, bazı durumlarda gelen kan miktarı o kadar azdır ki hafif bir pembelik olabilir. Hatta bu görülmeyebilir bile... Ayrıca sevdiğiniz insanları, saçının teline bile kıyamam dediğiniz insanları seçerken özen göstermeniz ve aramanız gereken bir özellik de bu değildir. Son söz: 1-Değerinizin buna göre biçilmesine izin vermeyin unutmayın siz bir kılcal damar öbeğinden daha fazlasınız! 2-Hala bir hymene sahip olmakla övünenler, bu bir başarı değildir! Başarı kansere çare bulmaktır, başarı faydalı şeyler üretmektir lütfen kendinizi geliştirin. Bununla övünerek eril düşünceyi desteklemekten vazgeçin. 3- Bir erkeğin bakire bir kadın istemesinin altında kıyaslanma korkusu yatar. Malum yiğitliğini bile santimle belirleyen eril düşünce kendisinden önce yaşanmış başarılı bir cinselliği kabul edemez! Kadın hiç bir şey bilmemelidir ki o bir kaç dakikada ancak "işini görmek" için kullanmalıdır. 4- İlk cinsel tecrübeniz sizin tercihiniz olmalı, her ne kadar yapılan baskılara karşı çıkıyor bunların hurafe olduğunu savunsam da partnerinizin baskısıyla cinsel ilişkiye girmeyin. İlk cinsel ilişkinizi birilerini mutlu olmak için yaşamayın! 5- Sevgili erkekler, okuduğunuz gibi ilk ilişkide kan gelecek diye bir kural yoktur! Sevdiklerinizi, hayatınızı geçirmeye karar verdiğiniz insanları bir kılcal damar öbeği ile değerlendirmeyin. Ömrünüzü o öbeğe bakarak değil, sevdiğinizin yüzüne bakarak geçireceksiniz. Bacak arasından çok aklına dikkat ediniz! 6- Kanama garantili hymen yani kızlık zarı diye bir şey yoktur, hem o zar bile değildir!