Merhem senin elindeyken, yaralı bırakıyorsun bizi.
EXPECTATIONS

Discoholic 🪩
🩵 avery cochrane 🩵
Three Goblin Art
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Show & Tell
taylor price
untitled
Keni

ellievsbear
wallacepolsom

★

oozey mess
ojovivo

Janaina Medeiros
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
sheepfilms
will byers stan first human second
official daine visual archive
Cosmic Funnies
seen from Tunisia
seen from Palestinian Territories
seen from Portugal

seen from United States
seen from Thailand
seen from Sweden

seen from Poland
seen from Kazakhstan

seen from Lebanon

seen from Peru

seen from Türkiye
seen from United States
seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Singapore
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Singapore
@sayiklamalarim
Merhem senin elindeyken, yaralı bırakıyorsun bizi.
ilk yaz yağmurlarından önce gel. daha bahar bitmeden, gözyaşlarım kurumadan gel. yüzünün ayrıntıları silinmeden hafızamdan. sesinin tınısı kulaklarımdan, teninin kokusu ciğerlerimden, dudaklarının tadı dudaklarımdan gitmeden gel.
her şey eskirmiş, her şey parça parça çürürmüş zamanın çarkları arasında; ben buradayken, ölmemişken, senden umudu kesmemişken gel.
gel. sadece gel.
"Yalnızlık herhalde, bir insanın saklamayı düşündüğü en son şey olmalıdır. Fakat yine de konuşulsun istemezsiniz. Size öyle öğretilmiştir, ayıptır çünkü yalnızlık. Yekten "deli" diyen de olur, "Bakma sen, bugünlerde en düzeyli ilişki, yalnızlık aslında" derken gözlerinize "Seni aklına çaktığımın manyağı seni, kimbilir ne arızan var ki, kimselerle geçinememişsin, ısırsa bana da bulaştırır mı acaba" gibisinden bakan da.Oysa sanıldığından çoktur yalnız nüfusu; kişi başına bir yalnız düşer."
özgürdü.
Söylenecek ne çok şey vardı. Masasından tek tek alıp sırt çantasına doldurdu bütün kelimelerini. Karanlıkta, ürkek adımlarla yürüyüp vardı kumsala. Gökte dolunay, bütün güzelliğiyle parıldıyor, solgun ışıklarıyla deniz yüzeyini aydınlatıyordu. Uzaklardan yük gemileri geçiyor, kim bilir hangi ülkelerde son bulacak yolculuğun bir yerinde tayfalar uykulu, geride kalanları özlüyordu.
Kimsecikler yoktu ortalıkta. Artık kalbinde de.. Gözlerini kapayıp ayakta durdu bir süre. Geçmişin belleğine demir atmış ayrıntılarını hatırladı. Gözyaşı döktüğü iddia edilemezdi ama denebilir ki bütün günahlarını affetirecek, hatalarını telafi edecek, içinde hapsolmuş kırgınlıkları iyileştirecek kadar ağladı. Ağladı..
Elini cebinden çıkarıp öne doğru uzattı. Avucunu açtı. Tam ortasında, ürkek bir serçenin kafesinden kurtulmuşcasına kanat çırptığını hissetti.
Artık özgürdü..
dönüşüm.
Yıllar önce, fakülte kantininde ders kitaplarının arasında kaybolmuş güç elektroniği dersinin finaline hazırlanırken, kafanın içi tatil öncesi Elâzığ otogarı karmaşasında, karalama kâğıdının bir yerine “Bir açıklaması olmalı her şeyin.” diye yazmıştın.
Nereden bakarsan, bir matematik formülüyle ya da fizik kanunuyla açıklanabileceğine inanıyordun her şeyin. Yerkürenin altında, üstünde ya da dışında olup biten ne varsa bir mantık, bir anlam ve nedenler çerçevesinde açıklanabilirdi. Çift katlı integralleri, diferansiyel denklemleri, termodinamiğin kanunlarını, kütleçekim kanununu bilen herkes olup bitene mana yükleyebilirdi.
Fakat sonra, hemen sonra farkına vardın, aslında suyun, toprağın, havanın o kadar temiz, dünyanın o kadar anlamlı, insanın o kadar masum olmadığını. Farkına vardın öğrendiklerinin yetersiz kaldığını.
Zaman hiç acımadan, hiç duraksamadan hatta hiç tereddüt etmeden yıkıyordu hevesle ördüğün duvarlarını. İnandığın, güvendiğin ne varsa önüne katıp süpürüyordu; sen şaşırmış izlerken.
Buna “büyümek” diyorlardı. Ya da dönüşüm. Kafka’nın kitabındaki gibi bir böceğe dönüşüyordu insanlar, hayatın kıyısı boyunca uçan ürkek bir serçeye, belki de yokuşun dikliğine, yaşamın tüm hinliğine ve yolun, yolcunun zorluğuna rağmen sabırla ilerleyen sakin bir kaplumbağaya.
Peki sen, yıllar zalim bir öğretmen gibi gerçeğin soğuğuyla yüzleştirirken hangisine dönüşmüştün? Suretinin aynadaki yansıması sana neyi hatırlatıyordu? Bir cevabın var mıydı? Bir açıklaman? Artık emin değildin.
cehenneme övgü.
“Cennette oturmaktansa cehennemde yürümeyi tercih ederim. Çünkü cehennemde kralları, fatihleri ve iradesiyle dünyayı şekillendirenleri bulurum. Cennet ise yalnızca hayatta kalabilmiş azizler, keşişler ve dilencilerle doludur. Eğer bir cennet sessizlik ister, tutkuyu cezalandırır ve kör itaati ödüllendirirse...O yer bana göre değil! Erdemin zayıflık, acının ibadet sayıldığı bir yere ait değilim. Ben yüceliğin ateşte dövüldüğü yeri ararım. Tutkunun lanetlenmediği, yüceltildiği yeri.İnsanların lütufla değil, hırslarının gücüyle yükseldiği yeri. Bırak başkaları huzuru arasın…Ben gücü ararım, beni yaksa bile!”
geriden gelen.
Soğukta, sisin içinde kuzeye doğru tedirgin ilerlerken gökyüzünü düşündü; berrak denizi… Sözleşmişler gibi mavinin aynı tonunu, aynı derinliğini paylaşmalarını… Sonra işte toprağın duası kabul olunca yukarıda ilmek ilmek örülmüş bulutları hatırladı. Deli gibi çalışan sileceklerin yetişemedikleri yağmuru.
Aralık bitmişti. Ocak da bitecekti elbet. Doğanın tomurcuklandığı, yeşilin tüm renkleri kucakladığı zamanlar gelecekti. Hatta belki az sonra ilkbahar belirecekti.
Bazı coğrafyalarda savaşlar başlayacaktı. Bazılarında bitecekti. Bazı insanlar histeri krizi içinde başkalarına zarar verecekti. Bazıları kendi hapishanelerinin duvarlarını örecekti. Bazıları hastane koridolarında sabahı bekleyecekti. Durup durup gözyaşlarına boğulacaktı geçmişe takılıp kalanlar. Ceplerini doldurmak isterken kalplerini parçalayacaktı diğerleri.
Gökyüzünü düşündü. Uzak galaksileri, yıldızları, sonsuz uzayı. Yerküre milyar yıllık döngüsünde ilerlerken, tekrar tekrar farkına vardı sonra. Buradaydı. Yaşıyordu.
ah ne acı. aşk bitiyordu.. mantık hiç bitmiyordu..
ilk.
yol bir yılan gibi şehirlerin, dağların, insanların, umutların, beklentilerin, kavuşmaların arasında kıvırılıyordu. fakat binlerce kilometre öteye götürse de, dönüp dolaşıp aynı yere bırakıyordu yolcusunu. ilk nefesin, ilk adımların, ilk kayboluşların, ilk bulunuşların olduğu yere.. kendine..
neden?
Belki de uzak bir coğrafyada, bir dağ çiçeğinin yaprağında saklıydı huzur. Neyi, kimi bekliyorsun? Belki bir adım attığında, ya da sadece o yöne doğru ufka baktığında başlayacak hikaye. Neden olmasın? Neden şimdi olmasın?
olağan.
Durabiliyordu böyle. Yaşamın kıyısında hiç hareket etmeden, hiçbir kavgaya müdahil olmadan, hiçbir sözün önüne kendisinden bir söz eklemeden, hiç kimseye dokunmadan, değmeden durabiliyordu. Var olmamış gibi hiç. Nüfusa kaydedilmesi gereksiz, lüzumsuz bir adam. Fakat işte buna rağmen, bu olmamışlığına, bu dünyaya yabancı, kendine düşman gerçeğine rağmen bir arayışın peşi sıra, şehirden şehre yol alıyor; kırık dökük umutlarını, köhnemiş sorularını taşıyor, sahip olduğu hiçbir yaraya merhem olmayacak cevaplarını ceplerine tıkıştırmış, yolların gösterdiği şefkatin yardımıyla ilerliyordu.
Varılacak bir yer var mıydı? Türlü zorlukların, engellerin, vazgeçişlerin, yeniden başlamaların sonunda nihayet ulaşabileceği bir evi, bir yuvası olacak mıydı? Bilmiyordu..
Sabahın ilk ışıklarına yakalanmıştı, bir suçlu gibi. Ellerinde türlü günahların, hataların, kaybedişlerin izleri, ceplerinde çürümüş umutların, eskimiş mutlulukların ve yetersiz heveslerin külleriyle, sessizce ayrılmıştı kıyıdan. Bütün telaşı, bütün koşturmacası kendinden uzaklaşma arzusuyla ilgiliydi hep. Bugündü. Çok yüzdü, çok yürüdü, çok düşündü. İşte nihayet yine kendine döndü.
Bugündü. Kimse bahsetmemişti, kimse söylememişti ama artık biliyordu: Yaşam, yara izi biriktirmekti. Kalın duvarların, aşılmaz kalelerin, açılmaz kasaların sakladığı sır buydu; yaşam, elbette, kaçınılmaz olarak, aslında sadece ölüme dönüş yolculuğuydu.
Sırf bu yüzden… İşte, nihayet bu yüzden kendine döndü. Başladığı ilk yere, sonsuz hiçliğe, karanlığa. Durup soluklandığı, vazgeçmenin eşiğindeyken yeniden başladığı, rüzgarın şarkısını dinlediği yokluğa.
uzun - küçük İskender uzun yazlardan sözeden kadınlardan korkacaksın hani bir de ağustos, köpek gibi sarhoşsa ayakbileklerinde; hani bir de masada rakı, aşkta endişe tükenmişse uzun yazlardan sözeden kadınlardan çok korkacaksın bir ağaç, gece vakti tırmanmaya kalkışmışsa ölü ren geyiklerine! uzun yolculuklardan sözeden erkeklerden korkacaksın hani bir de taşlı tozlu yollar, deli gibi koşuyorsa gözbebeklerinde; hani bir de devrimde inanç, vücutta takat tükenmişse uzun yolculuklardan sözeden erkeklerden çok korkacaksın bir çocuk, gece vakti sapanla vurmaya kalkışmışsa sınırdaki askeri! uzun şiirlerden sözeden şairlerden korkacaksın hani bir de intihar, fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka ceplerinde! hani bir de kâğıtta mürekkep, kâinatta şiddet tükenmişse uzun şiirlerden sözeden şairlerden çok korkacaksın bir mecnun kul, gece vakti tanrıyla peygamberin arasına girmişse! uzun sözcüğünden korkacaksın hani bir de kısaysa yazılırken bile! - küçük İskender, uzun (lezzetli tümörler lokantası / gözyaşlarım nal sesleri)
“Ben kötü bir adamım. Huysuz bir adamım ben. İçimde kin var. Sanırım ciğerlerim de hasta. Aslında neye kızdığımı bile bilmiyorum. Ama kızgınım. Bazı insanlar mutludur. Ben değilim. Ve onların mutluluğuna da dayanamıyorum. Bu mu kıskançlık? Bilmiyorum. Belki de evet.
Akılı adam olmaktan utanıyorum. Bazen çok basit insanlar görüyorum; kendilerinden memnunlar. Gözleri parlıyor. İşte o zaman içimde bir şey sıkışıyor. Sanki onların yerinde olsam ben de mutlu olacaktım gibi geliyor.
Zeki olmak talihsizliktir. Ahmaklar gibi her şeyden memnun olamıyorsun. Onlar gülerken sen neden güldüklerini bile anlamazsın. Ama sonra.. Sonra onlara imrenmeye başlarsın. Evet. İtiraf ediyorum bazen imreniyorum. Onların bana saygı duymasını isterdim. Hayır. Hayran olmalarını. Her biri bana saygı duysun. Önümde eğilsin isterdim. Ama hiç bir zaman öyle olmadı. İşte bu yüzden onları küçümsedim.
Ben kimse olamadım. Onlar ise birer şey oldular. Ve ben, ben bu yüzden sadece içimden konuşurum. Çünkü başka türlü yüzleşmeye cesaretim yok.”
Acı bir son, sonsuz bir acıdan daha iyidir.
Dedemden kalma duvarda asılı duran sazı çalarak müziğe başladım. O zamanlar, beni birkaç müzik öğretmenine götürmüş, göstermişler, nasıl bu çocukta gelecek var mı diye... Biri var demiş, diğerleri de yok. Yıllarla birlikte, yetenekli olduğumu söyleyen öğretmenin haklı olduğunu anladım.
Yetenekliydim; ama bu yeteneğimi değerlendiremedim. Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu. Ya keman çalacaktım ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon... Olmadı, hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar geçtikten sonra her enstrümanı iyi çalabiliyorum; ama hiçbirinde virtüöz değilim. Bir enstrümanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var, ne de piyanoyla... Bütün enstrümanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor beni.
Başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir alışverişmiş; bir şeyi alabilmek için birşeyi vermek, diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş. Keşke kemanı seçseydim ve diğerlerinden vazgeçseydim. Karıma da hayatı zindan ettim, sevgililerime de... Hiçbirinden vazgeçemedim. Karım dünyanın en iyi, en güzel kadınıydı. Evlenirken ne olduğunu anlayamadan evlenmiştim. Yani... evlilik sadece birisi için karar almak ya, diğerlerinden vazgeçmek...
İşte evlenirken ben bunu anlamadan evlenmişim. Evlendikten sonra başka kadınlarında olduğu bir hayatı yaşamaya devam ettim. İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama ne onlardan birinde, ne de karımda karar kılabildim. Yıllar sonra şimdi yapayalnızım... Ne karım kaldı, ne de diğerleri... Keşke birini gerçekten seçebilseymişim, ama, yapamadım. Tıpkı enstrüman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim boş kaldı. Almak için bırakmak gerekiyormuş. Keşke karımı alsaymışım... Dolu dolu boş yaşamak... Hayatım boyunca yapacak çok işim oldu; hepsini yapmayı istedim. Hangisinde “en iyi”yim? Şimdi bakıyorum, kazananlar, başarılı olanlar hep bir tek şey yapmışlar. En iyi olmak için önce seçmek ve diğerlerini bırakmak gerekiyor. İşte de böyle, özel yaşamda da... Bu seçimi yapmamız gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları daha uygun... Bir ara ekonomik sıkıntıya düştüm. Tasarruf gerek. Başladım her şeyden %10 kesmeye, ne anlamsız bir uğraşmış bu. %10 daha az peynir yemek, çay içmek. Bu tasarruf çok acı verdi bana, her an hissettim. Her şeyden %10 kesmek tabiatıma uygundu tabii.
Çok sonradan anladım; sadece taksiyle dolaşmayı bıraksam yetermiş! Her kalemden %10 değil, etkili kalemi bulmak gerekiyormuş. Yani, orada da seçim yapmak gerekiyormuş…