NÂZIM HİKMET ÜZERİNE
Mehmet H. DOĞAN
Nâzım Hikmet adını ilk kez ne zaman duyduğumu anımsıyorum şimdi. 40’lı yılların başlarıydı. Ortaokulun ilk sınıflarında olmalıydım. Boş zamanlarımı eski, yeni kitapçı raflarını karıştırmakla ya da Adana’nın iki büyük kitaplığının (Halkevi ve Ramazanoğlu kitaplıktan) fihristlerini eşelemekle geçirdiğim yıllardı. Eski kitapçılardan kapağı koparılmış bir şiir kitabı bulmuştum. Uzunlu kısalı dizelerden oluşan şiirler vardı içinde. Şiirlerden birinin adı yıllardır silinmemiş kafamdan: Sesini Kaybeden Şehir. Daha sonra ordan çıkardım kapağı koparılmış kitabın Nâzım Hikmet’in, benim doğduğum yıl yayımlanmış olan Sesini Kaybeden Şehir adlı kitabı olduğunu. Kitabı gece ocağın ışığında merakla okurken küçük ağabeyim görmüştü de, ne olduğunu anlayınca kısa bir açıklamadan sonra ocağa atıp yakmıştı. Sanki biraz daha dursa elinde ya bir bomba gibi patlayacak ya da elini yakacaktı kitap. Ağabeyim okul görmemiş, ama kendini yetiştirmiş bir insandı, ilk okuma zevkini, kitap tutkusunu ondan almışımdır. Geri kafalı biri sayılmazdı. O gün bana neler söylediğini anımsamıyorum, ama kitabı şeytan görmüş gibi ateşe atmasından, şimdi anlıyorum ki çok korkmuştu.
Bu korkuyu daha sonra başkalarının yüzlerinde de gördüm; birkaç arkadaş, serbest vezinli şiirler yazmaya başladığımız yıllarda, hele içinde açlık, ekmek.. vb. sözcükler de geçiyorsa, bizi seven, kötü niyetli olmadığımızı, bilen büyüklerimiz uyarma gereğini duyarlardı bizi: “Komünist lafları bunlar. Hem şiir dediğin vezinli kafiyeli olur. Bırakın bunları, başınız belaya girer sonra.”
Neden korkuyorlardı, neden korkuyorduk?
İktidardakiler Nâzım’ın şiirlerinde dile getirdiği düşüncelerden, bu düşüncelerin halk kitlelerine yayılmasından korkuyorlardı. Vâ-Nû şunları yazıyor:
“Çünkü vehimlerden de aşırı endişeler yaratıyor Nâzım. Devrin çok salâhiyetli bir şahsı olan Şükrü Kaya, iş işten geçtikten sonra bana,
-‘Asi şair damgasını vurup Nâzım’ı serbest bırakamazdık. Kalabalıklar üzerinde müessir oluyordu,’ dedi.” (1)
1940’lar, değil demokrasiden, sosyalizmden söz etmenin, “açlık, işsizlik, işçi, ekmek”... vb. sözcükleri kullanmanın bile vatan hainliği, ihtilal kışkırtıcılığı sayıldığı yıllardı. Bu sözleri eden birinin sorgusuz sualsiz hapislerde çürütüldüğü günlerdi. Sanki bir şiirle ihtilal kopacak, kitleler ayaklanacaktı. Bu korkularında içten miydiler iktidardakiler, gerçekten korkuyorlar mıydı? Bilemiyorum. Ama Nâzım’ı sudan bir nedenle, hatta hiç nedensiz, kendileri bir neden uydurarak, bu kez bir daha çıkarmamak niyetiyle 1938’de hapise sokmuşlardı.
2 Mayıs 1965 tarihli Dünya gazetesinde Falih Rıfkı Atay, Nâzım Hikmet’e dair yazdığı bir makalede diyor ki:
“Bir gün kulaklarımla Meclis koridorunda şu sözü duydum:
-‘Vesika yokmuş ha?.. Delil bulunamazmış ha... Biz onu Divan-ı Harbe mahkûm ettirelim de gününü görsün.’” (2) Koskoca devlet, bir genç şairi karşısına almıştı, ne olursa olsun susturmak istiyordu.
Nâzım 36 yaşındaydı hapise girdiğinde. Orhan Veli’nin 1950’de öldüğü yaşta. 1930’da intihar eden Mayakovski’den bir yaş küçük. Kitapları yayımlanamıyordu artık. Ama tek tek şiirleri, o günler ileri, çağdaş düşüncelerin sözcülüğünü de yüklenmiş olan yazın dergilerinde çeşitli adlarla yayımlanabiliyordu ara sıra. Bunlardan bile korkuluyordu; onun için de, Nâzım’ın adı, şiirleri çevresinde yılgınlık yaratacak kadar sıkı bir sansür uygulanıyordu. Bu da gerçekten korktuklarını gösteriyor.
İnsanlar neden korkuyordu?
Bir bölümü; iktidarın bu propagandasını kabul etmeye zaten hazır, yakın ya da uzak çıkarının ne yönde olduğundan habersiz, okumayan, bilisiz, bilinçsiz kesim, Nâzım’ı bir öcü, bir canavar gibi görüyordu. Kim olduğunu bilmeden düşmandılar ona. Sanki ondan bir şiir okusalar umarsız bir hastalık kapacaklardı. Çoğunluktaydı bunlar. İlerde sözüm ona demokrasi denemesine de bunlarla gidilecekti. Nâzım Hikmet’in
“Kabahat senin,
Kabahat -demeğe de dilim varmıyor ama-
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
dediği kesimdi bu.
Baskının nereden geldiğini, niye olduğunu bilen, okuyan, Nâzım’ı tanıyan bir başka kesimse ya bu baskı altında sinmiş, başını belaya sokmamak için aklının gerisine atmıştı onun adını; ya da başına gelecekleri sezdiği hâlde aklını, duygularını bastıramadığı için, korka korka da olsa onun şiirlerini okuyor, el altından izliyor, bu yolla insanlık onurlarını diri tutmaya çalışıyordu. Nâzım Hikmet adı bir bayraktı bunlar için. Dergileri çıkaranlar, bu dergileri okuyanlar, bu dergilere şiirler, öyküler, yazılar gönderenler, bu yüzden okullardan atılanlar, izlenenler, hapislere girenler bunlardı. Sayıları azdı, ama ilerde 20-30-40 yıl sonra yazında, politikada, gazetecilikte, toplumsal yaşamın çeşitli kesimlerinde en sağlıklı öğeyi oluşturacak olanlar da bunlardı.
1940’ların sonlarında, Ankara’da bir yatılı okulda, Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler adlı şiir antolojisinde başka şiirlerini okuyordum Nâzım’ın. Daha çok Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan, yürürlükteki yasaların sınırlarını taşmayan şiirlerinden özenle seçilmiş örneklerdi bunlar. Daha sonra el altından, daktiloyla çoğaltılmış, ilerde Memleketimden İnsan Manzaraları’na girecek olan İkinci Dünya Savaşı Destanı geçti elimize. Nâzım Hikmet “vatan hainliği”ne devam ediyordu hâlâ yani, hapisten şiirler gönderiyordu dışarı.
1949-1950’de bu kez onu 13 yıllık haksız hapisten kurtarmak için bir kampanya başladı. Yine dillerdeydi adı. Adına dergiler çıkarılıyor, şiirler yazılıyor, toplantılar düzenleniyor, açlık grevlerine giriliyordu. Değişen iktidar, bir öncekinden aldığı mirasa ihanet etmeyerek, çıkarılacak af yasasına özel bir madde ekleyip onu af dışı tutmak istediyse de yapamadı. 1950 temmuzunda hapisten çıktı Nâzım Hikmet. Bu kez de peşine taktıkları görevliler yoluyla bir açık hava hapisanesine döndürdüler yaşamını. 13 yıl hapiste yapamadıklarını dışarda yapmak, onu öldürmek istiyorlardı. Hepimizin bildiği şey: bir yıl sonra, öldürülmemek için, yeniden 12 yıl sürecek olan bir zorunlu sürgüne mahkûm etti kendini.
Hapislerle, ölüm tehditleriyle susturamadıkları sesini, şimdi birtakım yalanlarla, gözden düşürerek susturmaya, onu etkisizleştirmeye çalışıyorlardı: vatan hainiydi Nâzım Hikmet... Asıl vatanına, can düşmanımız Rusya’ya sığınmıştı. Uçaktan Moskova havaalanına iner inmez, yere diz çöküp toprağı öpmüştü... ‘Beni yaratan Stalin’dir’ demişti... O ise, 50’lerin sonlarında, demokrasi diye gelip demokrasiye paydos! denildiği o karanlık yıllarda, yabancı radyoların Türkçe yayınlarında şiirleriyle yeniden sesleniyordu yurdunun insanlarına. Bu radyolardan biri, Budapeşte Radyosu, Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan parçalar yazdırıyordu her gün belli bir süre. Radyo başında, elimizde kalem, yazıyorduk:
“Haydarpaşa garında
1941 baharında
Saat on beş
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk
ve telaş.”
1963’te öldüğü zaman, “Kurtulduk nihayet!” deyip şöyle bir ohh! çekenler olmuştur, oldu da. Ama bunlar, 1965’te Yön dergisinde şiirleri, aynı yıl Kurtuluş Savaşı Destanı adlı kitabı çıkınca şaşarak gördüler ki, Nâzım yaşıyordu. Hem bu kez daha etkin: 1936’da yayımlanmış olan Bedreddin Destanı’ndan 29 yıl sonra kitapları birbiri ardından çıkmaya başladı. Bir şiir seli boşandı okuyanların, okumayanların üstüne. Açılan davalar, tutuklamalar, kitap toplatmalar önleyemedi bu seli. Bentler yıkılmıştı bir kez. 1963’te ölmüş olan şair, iki yıl sonra bu kez şiirleriyle yeniden başladı yaşamaya. Hem bir şair yaşarsa ancak şiirleriyle yaşardı; tıpkı sıradan bir insanın, öldükten sonra, sevenleriyle, anımsayanlarıyla yaşaması gibi.
***
Nâzım Hikmet, 1920’lerin son yarısında şiirlerini yayımlamaya başladığı günlerden bugüne kadar Türkiye’nin ne sanat ne de politika gündeminden hiçbir zaman inmedi. Tam 65 yıl. Yaşadığından da uzun bir süredir bu. Daha da ineceğe benzemiyor.
Bunu büyük ölçüde kendi kişiliğine, bir şair olarak yaratıcı gücüne borçlu hiç kuşkusuz. Dürüst, özü-sözü-bir kişilikte bir insan olmasaydı; düzenle, düzenin yetkilileriyle uzlaşma yolunu seçseydi; ya da uzlaşmasa bile yılsaydı, yıldırılsaydı; ya da yılmasa bile yazdığı şiirleri yazamayacak nitelikte bir şair olsaydı, yazın tarihimizin bir sayfasında öylece duruyor olurdu nicedir. Oysa o, suçsuz olduğunu bile bile, kimsenin önünde eğilmeden, kimseden af dilemeden 13 yılını geçirdi hapislerde. Hapisaneyi bir okula dönüştürdü; kendini ve nice sanatçıyı yetiştirdi bu okulda.
Baskıcı yönetimler de onu 61 yıllık ömründe 61 yıl 6 ay hapse mahkûm etmekle -bunun hapiste geçen miktarı 18 yıldır (bkz. Kemal Tahir’e Mahpusaneden Mektuplar, s.5, Bilgi Yay. 1968)- onun ününü pekiştirmekten, adını yaygınlaştırmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Yineleyelim: 65 yıl gündemde kalmasının iki kaynağı vardı; kişiliği ve sanatçı yaratıcı gücü. Şiirleri, şairliği üzerinde yeteri kadar olmasa bile çok şey yazıldı bugüne dek. Ben, bu şiirleri yazan insanın kişiliği üzerinde birkaç noktaya değinmek istiyorum. Elbette onu tanıyanların tanıklığına, yazdıklarına dayanarak.
Nâzım Hikmet biraz da baskının yardımıyla mitleşmiştir halkımızın gözünde. Mitlerde de, bilindiği gibi, çoğu şey gerçek dışıdır. Burada asıl gerçek olan yan, mitleri yaratanların, mitleştirilen kişiye yaraşır gördüğü niteliklerdir. Dolayısıyla bir yanlarıyla gerçektir bu mitler.
Örneğin, herkesin bildiği bir iki söylence:
“Atatürk demiş ki: ‘Seni asmak sonra da darağacının altında oturup ağlamak lâzım.’”
Şimdi, burada gerçek olmayan şey, Atatürk’ün Nâzım Hikmet hakkındaki sözleri; onu astırmayı düşünmesi; gerçek olan şeyse, Atatürk’ün bir şair olarak Nâzım’ı beğendiği, sevdiği. Bunu bir başka öyküden anlıyoruz. Bu kez öykü kısmen doğru:
“Atatürk, İstanbul’da bir gece, akşam sofrasında birden ‘Nâzım Hikmet’i çağırın, bize bir şiir okusun’ demiş. Görevliler Nâzım’ın evine gidip emri iletmişler. Ama o ‘Gidin, Paşaya söyleyin, ben Deniz Kızı Eftalya değilim’ demiş.”
Nâzım Hikmet üzerine yazılan anı kitaplarından birinde Nâzım’ın böyle bir çağrıyı doğruladığını, ama kendi yanıtının böyle olmadığını söylediğini anımsıyorum. Şöyle bir şeyler de ekliyordu: ‘Atatürk’e böyle bir cevabı o zamanlar kimse veremezdi.’ Nâzım gibi Mustafa Kemal’e gerçekten saygı duyan bir şairse hiç vermezdi zaten. Ama çağrıya uyulmadığı da bir gerçek. Bu öyküde vurgulanmak istenen şey, Nâzım’ın sanatından ödün vermeyen, kimsenin karşısında boyun eğmeyecek kadar onurlu bir kişi olduğu...
Gerçekten de, Atatürk’ün Nâzım hakkındaki yargısı, Çetin Altan’ın Akşam gazetesindeki bir yazısında Nadir Nadi’den aktardığı gibi, hasta yatağında “Yazık edecekler bu çocuğa” sözlerinden anlaşılabilir. Nedensiz, apar topar evinden alınıp, daha ne olup bittiği anlaşılmadan 28 yıla mahkûm edilişinde gerçekten etkin olan kişi kimdir? Şükrü Kaya mı, Mareşal Fevzi Çakmak mı? Bugün bile açıkça anlaşılamamıştır bu. Aslında, Nâzım’ın hapiste olduğu yıllarda, yüksek orunlu (mevki) birçok kişinin onun şiirlerini bayıla bayıla okuduğu, ama arkasından “Ah! Bir de komünist olmasaydı” dediği de söylenceler arasındadır. Bunlardan birçoğu Nâzım Hikmet’in bir komploya kurban gittiği düşüncesinde birleşmektedir. Falih Rıfkı Atay, yukarda andığımız yazısında şunları ekliyor: “Nâzım Hikmet hapisteyken onu her düşünüşte bu sözü hatırlayarak yok yere çile çekmesini içime yediremiyordum.” Hasan Ali Yücel, Nâzım’ı parasal yönden desteklemek için klasikler dizisinden çeviriler yaptırıyordu hapisanede ona. Bunların hiçbiri “timsahın gözyaşlarıyla” açıklanamaz elbet. İkinci Dünya Savaşı içinde daha da artan faşist baskılar altında hiç kimsenin, istediği kadar sevsin, beğensin, Nâzım Hikmet için elini ateşe sokacak kadar yürekli olmadığını, ama Nâzım Hikmet’in de “suçsuz yere hapis yattığını” onlara “bil-fiil” kanıtladığını gösterir. Tıpkı Cahit Sıtkı Tarancı’nın yazdığı gibi:
“En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağbey hapislerde çürür”
Nâzım Hikmet’in, düşmanlarına aksine kanıtladığı bir başka şey, Türkiye’ye yurduna, halkına onların aklının alamayacağı ölçüde bağlı olduğu; yurdunu, halkını onların bilemeyeceği kadar sevdiğidir. Daha hapisteyken yazdığı Kurtuluş Savaşı Destanı ya da bir başka adıyla Kuvayı Milliye Destanı, yıllar yılı yazılan Vatan-Millet-Sakarya şiirlerinin yavanlığını, yüzeyselliğini ortaya apaçık koyacak güçte bir destandır. Burada da Kemal Tahir’den bir söylenti dinleyelim:
“Anadolu Destanını bitirmesi üzerine, annesi Celile Hanım bir kopyasını, dayısı Ali Fuad Paşa’ya göndermiş. Herhâlde Anadolu Savaşı kahramanlarından olduğunu düşünerek... Ali Fuad Cebesoy da bunu ya olduğu gibi, ya da kopyasını çıkararak o zamanın Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü’ye ulaştırmış. Duydu ki, İsmet Paşa, Destan için: ‘Anadolu Savaşını Nâzım bu destanla bir daha kazandı’ demiş. Nâzım’a sordum: ‘Ne dersin, yahu?’ Biraz düşündü. Gözlerinden gerçek bir ışıltı geçti. -‘İsmet Paşa dua etsin ki, vaktiyle kazanmış savaşı. Yoksa şimdi burada beraber olacaktık, allalem!’ dedi.”(3)
Memleketimden İnsan Manzaraları olsun, zorunlu sürgünde yazdığı Türkiye üzerine şiirler olsun gerçek yurt sevgisinin, yurt özleminin, gerçek halk sevgisinin ne olduğunu, dostlarına değil düşmanlarına kanıtlayan yapıtlardır. Nâzım Hikmet bunlarda, biraz sonra geleceğiz, evrensel olmanın yolunun yerel olmaya nasıl, ne derece bağlı olduğunu, yerel olamayan bir şairin evrensel de olamayacağını açık açık göstermiştir.
1942 yılında Kemal Tahir’e şunları yazıyor:
“Radyoda, Yurttan sesler saatiyle, klâsik Türk Musikisini, Mesud Cemil’in bu iki himmetini, ciddiyetle takip et. Modern teknikli Türk müziği, operası filân bence bu kaynaklara dayanmalı.”(4)
Nâzım Hikmet bütün kültürlerin, insanlığın yaratmış olduğu değerlerin, en başta da kendi kültürü ve kendi halkının yaratmış olduğu değerlerin, kalıtçısı sayardı kendini. Klasik müziğimizi “saray müziği” diye reddedenlerin; türkülerimizi küçümseyenlerin; protest müziğini batı örneklerinden öğrenip oraya özgü sananların; arabeskçilerin; salt batı klasik müziği hayranlarının şu üç dört satırdan alacağı çok ders var sanıyorum. Bütün kültürlerin nasıl evrensel kalıt içinde değerlendirilmesi gerektiğini bilmeyenlerin, yabancı etkileri özümsemekte güçlükle karşılaşmalarının, bu etkileri yapıtlarında yama gibi taşımalarının nedeni buradadır. Nâzım Hikmet yaşamı ve yapıtlarıyla bu gerçeği göstermiştir bize. Onun, şiirlerinde bu denli evrensel, ama bu denli Türk kalabilmesinin gizi de buradadır. Eski yeni, yerli yabancı etkilenmeler, esinlenmeler, şiirinin dokusunda kalır onun, dışardan görünmez.
Gelip gidip insana dayanıyor her şey. Nâzım Hikmet, şiirlerinde çevresinden, Türk insanından yola çıkıp evrensel insana: doğan, büyüyen, ölen, acı çeken, sevdalanan, başkaldıran, cesur, korkak, bencil, özgeci, tutkulu, özverili, duyarsız...vb. insana varmıştır. İnsana özgü olan hiçbir şey yabancı değildir ona.
1970’lerin sonlarında, yaşamın çok ucuzladığı o kargaşa günlerinde, onun Karlı Kayın Ormanında adlı şiirinden yapılmış türküyü dinlerken iki genç faşist militanın konuşmalarını anımsıyorum şimdi:
“Ne ölümden korkmak ayıp
Ne de düşünmek ölümü”
dizelerini duyunca anlamlı anlamlı bakışarak, “Ne güzel söylemiş şair!” demişlerdi. Ceplerinde tabancaları, yüreklerinde korkuları vardı. Öldürülmekten korkuyorlardı ama bunu açığa vurmanın ayıp olduğunu düşünüyorlardı. Şair, “ölümden korkmanın, ölümü düşünmenin ayıp olmadığını” söyleyerek ferahlatmıştı yüreklerini. Şiirin Nâzım’ın olduğunu bilselerdi, aynı şeyi düşünürler miydi yine, bilemiyorum.
Nâzım Hikmet’in insan kimliğine dair son bir not daha: Nâzım bütün ömrü boyunca benimsediği ideolojiye yürekten bağlı, özü-sözü-bir bir insan olmaya çalışmıştı. Bunun dışarda ya hapiste, yurt içinde ya da yurt dışında olmak gibi bir ayrılığı (istisnası) olamazdı onun için. Bir insan sömürüye, adama tapmaya, kariyerizme, bürokrasiye, dalkavukluğa, yalana karşıysa her yerde, her koşul altında karşı olacaktı. Nitekim, 1951 yılında gittiği Sovyetler Birliği’nde ve öteki sosyalist ülkelerde, hapislik yıllarında göreceğini aklından geçirmediği şeyleri görünce, kısa bir şaşkınlıktan sonra, herkes susarken sesini yükseltmesi, adama tapmaya, dalkavukluğa, geriliğe karşı çıkması, bürokrasiyi eleştiren oyunlar yazması ondaki bu dürüst kişiliğin en belirgin kanıtlarıdır. Ehrenburg’un, Babayef’in, Fevralski’nin, Sertel’in ve daha nicelerinin Nâzım Hikmet’le ilgili anıları, bu tür ilk ağızdan bir sürü tanıklık örnekleriyle doludur.
Ölümünden yalnızca altı ay önce yazdığı Kocalmağa Alışıyorum adlı şiirdeki bir dize, bir tokat yemiş gibi birden durduruyor insanı:
“Anlamağa çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına”
Nâzım Hikmet’in kişiliği, yaşamı, “anlama”nın her zaman “inanma”dan önce ve önde geldiğini doğruluyor.
Eylül 1990
_________
(1) Vâ-Nû, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, 1. basım, s.395, Remzi Kit. 1965,
(2) a.g.y., s.400
(3) a.g.y., s.409
(4) Kemal Tahir’e Mahpusaneden Mektuplar, s. 129. Bilgi Yay. 1968.
***
(“Nâzım’dan Armağan” kitabından... Yayına Hazırlayanlar: Şükran Kurdakul, Kıymet Coşkun, Öner Yağcı)
- Görsel: Tahir Keskin (Nâzım Hikmet)
***
Nâzım Hikmet Ran
(15 Ocak 1902 - 3 Haziran 1963)