Bu upuzuuun yazıyı okuyun, okutun, ben de okunması ve okutulması için bir süreliğine profilin en başına sabitleyeceğim zaten.
Konumuzun başlığı “aynı vibe’ı vermiyo” olabilir, bilemiyorum siz seçin.
Şurasından başlamak istiyorum doğrudan. Sömürgeci devletlerle sömürülen halk arasındaki ilişkinin başlangıç noktasında daima, tüm coğrafyalarda “dil” vardır. Sömürgeci devlet her şeyden önce sömüreceği halkın dilini yasaklar. Bunu “artık kendi dilinizi konuşamazsınız, yasaklıyoruz” diyerek yapmaz. Onlara uygarlık, modernleşme, ticarette ilerleme, çağdaşlık gibi vaatlerde bulunur ve der ki “bizimki gibi evrensel bir dili benimserseniz hem siyasi hem ekonomik hem de toplumsal açıdan ilerlersiniz.” İngiltere’nin Nijerya’ya ya da Fransa’nın Cezayir’e yaptığı gibi. Bunun amacı sömürülecek halkı kimliğinden koparmak, örgütlenme veya ayaklanma amaçlı iletişim kurmalarını önlemek, tarihini silmek (ki bir ülkenin tarihini silmek için her şeyden evvel o ülkenin edebiyat tarihini yok etmek gerekir, bu da dilin yok edilmesiyle mümkün olur) ve en önemlisi, kontrolü elde tutabilmektir. Bilmediğin, anlamadığın bir dili denetleyemez, dolayısıyla kontrol edemezsin ama halk senin bildiğin dilde konuşursa insanları aklına gelebilecek her anlamda denetleyebilir ve kontrol edebilirsin (direkt 1984’teki dil mantığı). Aralarında bağ olan bir insan topluluğunu yerle bir etmenin en etkili yöntemlerinden biri o bağı asimile etmek ve içini boşaltmaktır. Tarih çalışmaları da o bağın temelindeki en güçlü taşın dil olduğunu ve dilin bozulmasıyla toplumdaki tüm bağların kopmaya başladığını bulgular.
Ben okuduğum bölümde ilk iki dönem bunları öğrendim; Britanya tarihi öğretiliyor ama daha çok dil - tarih boyutunda öğretiliyor, bu da bize dilin toplumsal, siyasal veya ekonomik açıdan ne kadar önemli bir etken olduğunu kanıksatıyor. Dolayısıyla iki gece önce bana Blue konseri videosu atıp “asrın comeback’i” diyen yazılımcı arkadaşıma “neden comeback peki” demekten kendimi alamıyorum ve karşılığında gelen cevap beni dehşete düşürüyor. Mesleğini özellikle söyledim çünkü maruz kaldığı İngilizce yoğunluğunun farkındayım ama bu beni pek de alakadar etmiyor çünkü ben de senelerdir hem eğitim hem de iş hayatımı iki dil üzerinden yürütüyorum, neyse. Arkadaşım bana diyor ki “Türkçesi aynı vibe’ı vermiyor ya.” Bakınız; tam olarak yukarda “içini boşaltmak” dediğimiz şey. Hani insanlara “neden böyle konuşuyorsun” dediğimizde aldığımız sittin çeşit yanıt var ama hiçbiri bu kadar dehşete düşürücü değil. “Asrın geri dönüşü” neden aynı hissiyatı vermiyor? Böyle teker teker herkesi, hepinizi omzunuzdan tutup bu soruyu sormak istiyorum; “asrın geri dönüşü” neden aynı hissiyatı vermiyor arkadaşlar, kafayı mı yediniz? Mesela “vibe” demek yerine “hissiyat” dese bunun da aynı hissiyatı vermediğini düşünecek, “hissiyat” neden aynı hissiyatı vermiyor peki?
Şimdi yalan olmasın olayı tam hatırlamıyorum ama birkaç ay önce de adını bilmediğim bir kadın, çektiği videoda oturdum demek yerine “yaydım” mı diyordu ne diyordu, sırf bu yüzden fersah fersah linç edilmişti “o köylü ağzınla influencerlığa soyunuyorsun bir de, yaydım ne demek” falan diye. Aynı yozlaşma örneği bakın. Dilimize, kültürümüze ait bir kelime insanlarda cehalet, köylülük, varoşluk gibi düşünceler uyandırıyor çünkü influencerlığın ilk gerekliliği “neydi bunun Türkçesi ya, sunny side up işte” falan. Artık “meeting set ettim” demek yerine “toplantı ayarladım” dediğinde yetkinliğin sorgulanıyor, beni anlıyorsunuz değil mi? Ben mesela İngilizceyi edebi seviyede öğrenmişim ama birisine “neden kurduğun cümlenin yarısı İngilizce” diye sorduğumda “ha bilmiyorsan anlamadın beni, tabii ben de işte herkes biliyor sanıyorum heheh” gibi şeyler işitiyorum, İngilizcemle tokatlayabileceğim insandan işitiyorum bu aşağılamayla karışık açıklamayı, düşünsenize! Türkçeye sadakat artık “bilmemek”le ilişkilendiriliyor, onu ifade etmeye çalışıyorum.
Okuduğum bölümün bu hususta bana yalnızca tarihsel açıdan değil, edebi açıdan da verdiği bazı dersler var tabii. Örneğin, ister Rönesans edebiyatında ister Victoria döneminde, ister modern isterse postmodern evrede olsun; “dalkavuk” karakterin şu özelliği hep sabittir: iki dili birbirine karıştırarak konuşur. Shakespeare’den tutun Beckett’e, Oscar Wilde’a, Jane Austen’a, iki örnek de bizden olsun, Recaizade Mahmut Ekrem’e, efendime söyleyeyim Gürpınar’dan Flaubert’e ya da Tolstoy’a kadar hemen herkes eserinde bir karakteri salak, özenti ya da görgüsüz bir biçimde tasvir edecekse o karakterin ana dilinin arasına mutlaka başka bir dil karıştırır. İşte kişi maldır ama kendini zeki göstermeye çalışıyordur, o yüzden İngilizce cümlelerin arasında Fransızca kelimeler kullanır. Birisi aristokrasiye özeniyordur, özentiliğinden ötürü Latince kelimeleri çat pat araya sıkıştırır. Bir karakter başka Avrupa ülkelerine gidip gelmişliğini sık sık vurulayacak kadar görgüsüzdür, o nedenle konuşmalarının arasına o ülkelerin dillerinden kelimeler serpiştirir. Özetle şu an toplumumuzda çok ama çok sık gördüğümüz bu tipleme, edebiyatta doğrudan “dalkavuk karakter” tiplemesidir yani. Utanç vericidir: Düştüğü durum gülünçtür ve hicvedilesidir, oysa şu an bu gülünç durumu kimliğe çeviren, benimseyip kabullenen ve hatta bununla övünen insanlarla çevriliyiz.
Dil tarih dedik, sosyolojik boyutuna girdik, edebiyattan örnek verdik, bir de işin siyasi boyutuna değinelim. Kişiye bakıyorsun, en basit örnekle toplumun belirli bir kesiminin bölücülüğünden dem vurarak Türkçülük kasıyor tamam mı? Bunu yaparken kendi diline o kadar saygısı yok, kelime tercihleri falan o kadar yozlaşmış ki “senin Türklükle, Türkçülükle nasıl bir alakan olabilir aq” diye düşünmeden edemiyorsun. Çok kral iki yüzlülüktür bakın kendi dilinin ağzına sıçıp sonra milliyetçilik kasmak falan. Sen kendi kimliğine, kendi tarihine, kendi köküne, bağlarına ve kendine ait bir dilin olabilsin diye kan döken atalarına hıyanetin alasını ediyor, sonra çeşitli hıyanetlerden bahsederek ülkeni, devletini, milletini vb savunuyorsun. Yapamazsın abicim kusura bakma, dışarıdan bakıldığında iğrenç görünüyorsun. İğrenç derecede komik. Kusarken gülmeli, gülerken kusmalı bir noktadasın böyle. Ağzına vursam elime bok bulaşacağından eminim, beni anlıyor musun?
Yukarıda dedim ya, kimse gelip size “sizin dilinizi yasaklıyorum” demez ama evrenselleşme, küreselleşme adı altında tatlı tatlı nüfuz ettirir kendi dilini senin diline diye. İnternetten ve sosyal medyadan önce de “Coca-kolonileşme” gibi kavramlar vardı, “McDonaldization” falan da bize hep okulda öğretildi. Bu kavramların günümüzdeki hali sosyal medyanın da etkisiyle dilimizin feci derecede yozlaştırılması işte. İnsanlar bu yozlaşmayı “modernleşme, küreselleşme” olarak kabul edip kavram karmaşasından can çekişiyor.
Kimse size demiyor ki evrensel boyutta iletişim kurabilmek amacıyla dil öğrenmeyin, öğreneceksiniz, öğreneceğiz tabii ki. Elbette dünya dilleri ve belleğimiz vesilesiyle küresel boyutta iş ve iletişim gibi toplara gireceğiz lakin o dili getirip kendi köküne buladığın noktada Nijerya’dan yahut Hindistan’dan farkın kalmıyor, anlamıyor musun? Biz hem edebiyat tarihi hem de dili çok ama çok güçlü bir ülkeyiz, biz var ya dili mucizevi derecede kuvvetli bir milletiz ki bu, çöküşün adını andığımız ülkelere kıyasla son derece yavaş ilerleyeceğini gösterebilir ama çöküşün hiç yaşanmayacağını göstermez. Torunlarınıza Cezayir bırakmak istiyorsanız bu çöküşe hız katın, bir parçası olun, böyle devam edin ama ne olursunuz olmayın, böyle devam etmeyin. Birileri “Türkçesi aynı hissiyatı vermiyor” demeye başlamış bile, o hissiyatı kaybetmenin ne demek olduğunun farkında mısınız? Ben farkındayım ve çok içim acıyor, susamıyorum kaç senedir. Susamadığımız halde de her geçen yıl kötüye gidiyor, çok korkunç.













