- izi yüzümde kalmayıp kemiklerime işleyen tokatlar yemiştim. bundan mütevellit tenime yaklaşan her elden ya fazlaca şefkat ya da sert bir tokat bekledim.
h
RMH

❣ Chile in a Photography ❣
Alisa U Zemlji Chuda
AnasAbdin
hello vonnie

No title available

⁂
Today's Document
One Nice Bug Per Day

izzy's playlists!
tumblr dot com
ojovivo
TVSTRANGERTHINGS
sheepfilms

if i look back, i am lost
art blog(derogatory)
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Jules of Nature
No title available
seen from United States
seen from Malaysia
seen from United States

seen from Netherlands
seen from Türkiye
seen from United Kingdom

seen from Brazil
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United Kingdom

seen from Germany

seen from Türkiye

seen from China
seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye

seen from Russia
seen from Colombia

seen from United States

seen from United States
@senaysl7
- izi yüzümde kalmayıp kemiklerime işleyen tokatlar yemiştim. bundan mütevellit tenime yaklaşan her elden ya fazlaca şefkat ya da sert bir tokat bekledim.
güzel çiçeklerim, buz gibi havalara özel size karlı bir Doğa'nın Çocukları editi getirdim ❄️☃️🌨
Doğa'nın Çocukları
"İki erkek, bir kız. Hemen hemen kendi yaşlarında olan üç genç yaklaştı Elieen'ın titreyen bedenine. Çekik gözlü olan oğlanın belinde bir kılıç asılıydı, Elieen'ın gözleri bulanıklıktan bir an sıyrılarak kılıcı fark etmişti.
"Burada bir kız var." dedi genç adam. Diğer ikisi yanına yaklaşırken kız konuştu: "Ares bırak kızı, gitmemiz lazım buradan hemen. Geliyor!" Ares denen çekik gözlü çocuk başını iki yana sallarken huysuz olduğu her hâlinden belli olan kızı susturdu. "Kızı burada bırakıp gidemeyiz, değil mi Christopher?" Uzun boylu ve donuk bakışlı çocuk, Christopher sessizdi. Omzunu bir başka ağaca yaslamış sadece izliyordu."
wattpad | çizgi studio | vaveyla : @violeans (Sena Yeşil)
✨ DESTEK OLMAK İSTERSENİZ ✨
Kelimelerim size dokunduysa ve bu hikâyenin yankılarını benimle paylaşmak isterseniz, @senaysl7 ve @doganincocuklariofficial hesabımı Instagram’da takip edebilirsiniz. Desteğiniz, mürekkebime hayat verir; her satır, sizlerle daha anlamlı.
ARA GÜLER - AKŞAMÜSTÜ KANDİLLİ'DEN KALKAN BİR BOĞAZİÇİ VAPURU (1965)
Bu öykü, Ara Güler'in "Akşamüstü Kandilli'den Kalkan Bir Boğaziçi Vapuru" isimli fotoğrafının ilhamını taşıyarak tarafımca kaleme alındı.
KENDİNİ MESİH SANAN DELİ
Sırtım Boğaz'a dönük tahta sandalyeye, tükenmesine ramak kalmış kurşun kalemim ise orta parmağımdaki nasıra yaslıydı. Hava kararıyordu. Rüzgâr esiyor, dalgalar sakince kıyıya çarpıyor ve vapurlar geçiyordu. Denizin üstünde bile insan gürültüsü vardı. Gözlerime dokunmasınlar kâfi diye geçiriyordum içimden. Gözlerim beyaz sayfadaki kurşun izlerine dalmıştı. Bu beyaz sayfada insanları görmüyordum ama okuyabiliyordum, hatta ben yazıyordum onları. Ne zaman yanımdaki sandalyeye henüz yirmilerinde bir delikanlı oturdu, gözlerim o an sabitlendiği yerden ayrıldı.
Hiç çaba sarf etmeden anladım aklının yerinde olmadığını. Ellerine bakmıştım. Baş parmağı ile diğer dört parmağını sayıyordu hızlı hızlı. Belki de on kez tekrar etmişti aynı şeyi. Tırnaklarını yemişti. Bu yüzden elleri çirkindi. Sonra kara gözlerini kısarak bana baktı, ben de ona baktım. Ne yazdığımı sordu işaret parmağını defterime doğrultarak. Defterimi kapatıp ceketimin arasına yerleştirdim ya da ondan sakladım, bilmiyorum. Yazmaktan tükenmiş kalemimi gösterdim ona ve insanların kaderini yazdığımı söyledim. Önce sustu ve kıyıya vuran dalgaları seyretti. Sonra baş parmağındaki tırnağını kemirerek "Yani tanrısın." dedi. Güldüm. Kafamda kurduğum analoji ile yanıt verdim deli olduğunu bilsem bile. "Yazarlar insanların kaderini yazar, tanrılar da insanların kaderini yazar. Yazarlar insanlar yaratır, tanrılar da insanlar yaratır. O hâlde yazarlar tanrıdır." Bu kez o güldü. Benimle aynı ses tonunda: "Ben de Mesih'im." dedi. "Mesih'ler bu kadar genç olmaz, deli." dedim. Bir kez daha sustu. Bu sefer uzun sürmüştü. "Sen kendini tanrı sanıyorsun, Mesih olduğumu söylediğim zaman da bana deli diyorsun. Ne küstah ve bencilsin sen yazar." Yerinden kalktı ve gidecek gibi oldu. Gitmekten vazgeçti ve sandalyesini alıp yanımdan uzaklaşmadan onu çapraz çevirdi. Tekrardan oturdu. Arkamı dönüp bedenine baktım. Yüzünün tamamını göremiyordum. Yarımdı suratı. Kollarını önünde bağlamış, kaşlarını çatmıştı.
Bakışlarının bana sitem ettiğinden emindim. Gözlerini görebiliyordum. Gözleri karaydı ama yüzü yoktu. Yüzünü yazmamıştım. Yarattığım bana isyan edince tanrının bencilliğine daha çok aklım erdi. Yüzünü görebilmek için defterimi sakladığım ceketimin arasından çıkardım. Evet, defterimi saklamıştım. Yazmaya başladım. Artık sivri bir burnu vardı delinin. Dudaklarını incecik yaptım, sanki ağzını bıçakla kesip de iki parçaya ayırmıştım. Çenesinde jilet izleri vardı, benim de çenemde jilet izleri vardı. Kurşun kalemim tükendi. Daha fazla yazamadım. Şimdi bana küstah ve bencil dediği için hesap soracaktım ona. "Bak yüzüme deli!" dedim. Sağıma döndüm sandalyede kimse yoktu. Arkama baktım, çok insan vardı. Siyah ceketli, kırmızılı ve beyazlı. Sahi, onun ceketi hangi renkti? Ceketinin rengini yazmamıştım. Eksikti o. Onu bulamayacaktım. Hesap soramayacaktım bana bencil dediği için. Saçlarının rengini de bilmiyordum. Saçlarını da unutmuştum. Kalemim tükenmişti artık, yazamazdım. Yalnızca çirkin elleri ve kara gözleri vardı. Herkesin eli ceplerindeydi. Herkes arkasını dönmüştü bana. Sanki deliyi saklıyordu hepsi benden.
Az ilerimdeki balıkçıya seslendim. "Nereye gitti deli, gördün mü?" dedim. "Ne delisi be adam!" diye bağırdı bana. Adını söyleyecek gibi oldum ama adını da yazmamıştım. "Deli işte." dedim. "Biraz önce yanımda oturup benimle konuşan deli." Bana yanımda kimsenin oturmadığını ve benim kendi kendime konuştuğumu söyledi. Galiba balıkçı da deliydi. Kendini Mesih sanan bir deliyi nasıl olur da görmezdi?
Çaresizce nefesimi üfledim dudaklarım arasından. Onu bulamayacaktım artık. Deliyi yazdığım sayfayı koparıp buruşturdum avcumda. Tahta sandalyeden ayırdım sırtımı ve birkaç adım uzaklaştım birbirine sırt çevirmiş iki sandalyeden. Vapurun sesi girdi kulaklarıma. Bir kez daha Boğaz'a döndüm ve akşamüstü Kandilli'den kalkan bir Boğaziçi vapuruna baktım. Vapurda gördüm deliyi. El sallıyordu bana. Saçları da siyahtı gözleri gibi, ceketi de.
Buruşturduğum kağıda baktım. Ne kurşun izleri vardı kağıdın ne de kelimeleri. Siyah beyaz bir fotoğraftan ibaretti. Ben miydim deli yoksa vapurda giden mi?
sanatı değil, sanatçıyı öldürdüler
iblislerin ateş kusan gözlerini betimlediğim;
şiirler yazdım, resimler çizdim.
dur yapma dediler,
parmaklarım kalemi inatla daha sıkı kavradı.
önce parmaklarım kalem kavrıyor diye parmaklarımı kestiler.
durmadım, şarkılar mırıldandım, şiirler okudum.
sus konuşma dediler,
inatla daha çok bağırdım.
sonra sesimden sanat akıyor diye ağzıma prangalar geçirdiler.
etrafa bakındım, renklere taptım.
yum gözlerini, seyretme dediler,
inatla daha çok köşeye gözlerimi değdirdim.
gözlerimi kör ettiler.
rüzgarın sesini dinledim sanki bir cennet melodisi gibi.
dinleme dediler, inatla daha çok odaklandım
ve kulaklarımı sağır ettiler.
kapalı göz kapaklarımda hayal ederim sanatı dedim kendi içimden,
düşledim sanatın her türlüsünü zifiri karanlık cehennemden.
düşünme dediler, şimdi zihnimi yok edecekler ve sanat öldü sanacaklar.
sanatı değil beni,
sanatçıyı öldürecekler.
bu akşam üç saat boyunca dizimdeki morluklara bakarak ağladım. oysa canım yanmıyordu, morluklar da bir haftalık.
ölsen daha az canım yanardı.
önceden kalbimin şakaklarımda attığını hissederdim, şimdi göğsümde bile atmıyor.
- (öfke renkli tuval)
martin yaşlı adama anlatmaya başladı.
"o biraz vahşi bir ressam. boyalara saygı duymaz ve hepsini karıştırıp öfkesinin rengine boyar tuvali. hatta bazen onu çizdiği resimlere saldırırken görebilirsiniz. bir şeyi yok etmek ister, o resimlerde bir şey vardır mutlaka. fırçaları ya kırar ya da parmaklarını boyalar ile kirletir. sonra 'zavallı parmak uçlarım' diye gözyaşı döker. ama kimse yokken onu ıssız bir yerde resim çizerken görürseniz tuvali sever, okşar fırçanın bıraktığı her izi. tebessüm eder ve onun tebessümü lütuftur bu evrene. o çizmeye değil insanlığa kırgın, insanlıktan kaçırmak lazım onu insanlığı çizsin diye."
yaşlı adam başını salladı, bana döndü. "sen misin bu vahşi ressam?"
"evet, benim." dedim.
"sana nefret etmeyi öğreteceğim, o zaman daha çok seveceksin." severdim ben resimlerimi, en çok da nefret ettiğim için parçaladığım tuvallerimdekileri.
bir yara daha kabuk tutmaz diye korkuyorum bu yürekte.