Bir Yılbaşı Hikayesi AMSTERDAM
Amsterdam, özgürlüğün şehridir. Her kafadan genç farklı insanları görmek mevcut.
Nerede kalınır sorusunun cevabı kesinlikle 3 yıldızlı,merkezi konumundan, kahvaltısından ve odalarından çok memnun kaldığımız The Bridge Hotel’dir.
5 gece 6 gün burayı ve çevresini (Lale Bahçeleri, Volendam ve etrafını) gezmek için yeterli olacaktır. Eğer koşa koşa gezeriz biz diyorsanız 1 – 2 gün eksik de olur, ancak şehri yavaş yavaş tadına vararak gezmek isterseniz bir 5 gece kalın derim. Lale bahçelerini görmek istiyorsanız Mayıs ayında gitmek yerinde olacaktır. Biz yılbaşını Amsterdam’da geçirmek için gittiğimizden lale bahçelerini göremedik. Yılbaşını Amsterdam’da geçirmenin 2 tane daha olumsuz yanı var; birincisi çok kalabalık, müze girişlerinde çok sıra bekliyorsunuz. İkincisi ise yılbaşına 3 gün kala başlayıp 1 Ocak’a kadar süren bir ses bombası patlatma, kontrolsüz şekilde havayi fişek atma gibi bir huyları var. Dibinizde patlayan ses bombası ile yüreğiniz tam anlamıyla hopluyor. Olumlu yanıysa genç ve özgür hissedip deli dolu bir yılbaşı yaşayıp gelebilirsiniz.
Nereler gezilir kısmına gelince adım başı yer alan tur şirketlerinde (Lindberg) tur fiyatları hep aynı ve buradan toplu olarak müzelere hızlı geçiş biletleri aldığınızda daha uyguna geliyor. Sadece Anne Frank House’un giriş biletini buradan alamıyorsunuz; ama internetten alabiliyorsunuz ve hızlı geçiş yapıyorsunuz, sıra beklemeyin bizim gibi 2 saat soğukta.
Bizim planımızı anlatayım;
İlk gün internette okuduğumuz gibi mutlaka nehir turu yapalım dedik ve nehir turuyla gezmeye başladık. Güzel resimler çıkmadı değil; ama bence aynısını bisikletle yapsaydık daha eğlenceli olabilirdi.
Sonra Dam Meydanı ve etrafını gezip müzelerin bulunduğu bölgeye (Museumplein) geçtik Hemen Van Gogh’a girip orada kendimizi kaybettik. Zaten Van Gogh gününüzün dörtte üçünü alacak bir yer, ona göre zaman ayırılmalıdır.
İkinci gün adım başı yer alan tur şirketlerinden birinden Countryside Turu satın aldık. Kesinlikle Amsterdam’a geldiğinizde bu turu almalısınız. Bu turda Volendam, Zaanse Schans’daki yel değirmenleri ve Marken’ı gördük. Otobüste buralara giderken size kulaklık veriyorlar ve Hollanda ile ilgili bilgileri Türkçe dahil olmak üzere birçok dilde dinleyebiliyorsunuz. Hollanda deniz seviyesinin altında olduğundan topraklarını daha elverişli tutabilmek suyu topraktan ayırmak için yel değirmenlerini kullanmaya başlamış. Ülkenin coğrafyasının getirdiği zorluk insanları mücadele edip kaynak yaratmaya çalışmaya itmiş ki bu da ülkeye zenginlik getirmiş. Ayrıca yine sulu toprakta rahat yürümelerini sağlayan tahta ayakkabıları mevcuttur. Tarihte bu ayakkabıların taban izini ters (yani ayak izleri gittiğinizin tersini gösterecek şekilde) de tasarlamışlar, denilen o ki savaş zamanında bu şekilde düşmanlarını yanıltıyorlarmış. Volendam’a tek kelime ile bayıldık; ama gittiğimiz mevsim sebebiyle Amsterdam’dan daha soğuktu, çok fotoğraf çekemedik. Yine Volendam’da aşağıda resmini göreceğiniz peynir fabrikası satış mağazasına girdik. Buradan çeşit çeşit peynir aldık. Hollanda peynirleri sırf oraya yerleşmek için başlı başına bir neden.
Yukarıdaki resim Zaanse Schans
Yukarıdaki resim Zaanse Schans
Yukarıdaki resim Zaanse Schans
Yukarıdaki resim Volendam
Yukarıdaki resim Hollanda ayakkabıları
Üçüncü gün Madame Tussaud ve Dungeon’ı gezdik. Madame Tussaud açıkçası gezilse de olur gezilmese de. Dungeon hiç bana göre değildi. Öncelikle yılbaşı sebebiyle hızlı girişte bile çok sıra bekledik. Girişte cadı kılıklı biri bağırıp çağırarak sizi içeri alıyor ve içerideki girdiğiniz birkaç odada karanlık, bir anda düşen çelik bir tas ve size kötü davranıp bağıran çağıran cadılar ile sizi korkutuyorlar. En sonda (en eğlenceli kısım) korku treni gibi birşeye binip heyecanlı bir seyahatle çıkışa geliyorsunuz. Korku ve gerilim sevmeyen biri olarak hoşuma gitmedi açıkçası. Buradan çıktıktan sonra Red Light Strict’i gezdik.
Yukarıdaki resi Museumplant
Dördüncü gün sabahtan Anne Frank’ın evine gittik. 2. Dünya Savaşında Yahudi bir ailenin saklandığı bu evi müze şekline getirmişler, içinde fotoğraflar, Anne Frank’ın günlüğü ve günlüğünden kesitler yayınlanmaktadır. Anne Frank’ın hikayesi kısacası şöyledir; Anne Frank 1929’da Frankfurt’ta dünyaya gelmiştir, Hitler’in başa gelmesiyle Amsterdam’a kaçıp yerleşmişler. 1940 yılının Mayıs ayında Hitler Amsterdam’ı işgel ediyor. Ve zamanla buraya da anti-Yahudi politikasını getiriyor. 6 Temmuz 1942’de Anne Frank ve ailesi, iki binadan oluşan ve Anne’in babası Otto’nun ofisinin olduğu, bu evde saklanmaya başlıyor. Saklandıkları ev ofise hareket edebilen bir kitaplık ile bağlanıyor. Yazı yazmaya ilgisi olan Anne 13. yaş günü hediyesi olarak “Günlük” alıyor ve günlük tutmaya başlıyor. Dışarı çıkmayan ailenin alışverişini çok yakın dostları (Otto Frank’ın ofis arkadaşları) yapıyor. Sesleri duyulmasın diye fısıltılarla konuşuyorlar, perdeler hep kapalı bir şekilde iki yıl burada saklanıyorlar. En sonunda yakalanıp farklı toplama kamplarına gönderiliyorlar ve Otto Frank hariç ailenin diğer üyeleri gittikleri kamplarda hastalık sebebiyle ölüyorlar. Ölmelerinden çok kısa zaman sonra savaş sona eriyor, 1945 yılında Otto Frank Amsterdam’a dönüyor. Saklanmalarına yardımcı olan, alışveriş ihtiyaçlarını karşılayan bir arkadaşı kızının günlüğünü bu arada bulmuş ve saklamıştır. Otto Frank geri gönünce kızının günlüğünü arkadaşından teslim alıyor. Otto Frank 1947’de öncelikle günlüğü kitap haline getirip bastırıyor. Bundan sonraki hayatını ayrımcılık ile mücadeleye veren Otto Frank 1960 yılında saklandıkları evi müze haline getiriyor. 1980 yılında da Otto Frank vefat ediyor.
Anne Frank’tan çıktıktan sonra Heineken Experience’da müze kısmını gezip biralarımızı içtik.
Çıkışta yemeğimizi yakınında bulunan Hard Rock Cafe’de yiyip Dam Meydanı civarındaki cafelerde takıldık. Gece 23:30’da Dam Meydanına çıktık, kafalar bir milyon şeklinde kontrolsüz patlayan ses bombaları, havayi fişekler,… Korktum açıkçası, yan giden havayi fişek gördüm orada ben, kafalar bir dünya. Ya birine denk gelse o havayi fişek? Biraz daha kıyıda olalım diyerek Madame Tussaud müzesinin önüne geldik, oradan meydanı izledik. Gece yarımda yavaş yavaş yürüyerek (ses bombaları ve havayi fişekler eşliğinde) otelimize doğru yol aldık. Ertesi sabah gitme vakti gelmişti.
Yeme içmeye gelince coffeeshop’larına mutlaka girin, biz giremedik çok kalabalıktı. İlk gün internetten bulduğumuz Senses Restaurant’a gittik. Burası tam bir gurme restoranı. Önerimiz 3-Course Surprise Menu; başlangıç, yemek ve tatlı olarak senin bilmediğin bir kombinasyon önüne geliyor. Yemeği hazırlamadan önce alerjin olan ve sevmediğin şeyleri öğreniyorlar, ben peyniri çok sevdiğimi ilettim. O güzel tatlıları yerine bana peynir tabağı getirdiler. Yemek bitiminde de aşağıdaki teşekkür sertifikasını verdiler. Mutlaka gidin. İyi gezmeler!











