Ben bir şiir yazdım, katili oldu tüm hayallerimin
occasionally subtle

Discoholic 🪩
Stranger Things

祝日 / Permanent Vacation

blake kathryn
will byers stan first human second

Origami Around
Today's Document
h
RMH
Monterey Bay Aquarium

Love Begins

⁂
tumblr dot com
ojovivo
hello vonnie
Peter Solarz
Cosmic Funnies
almost home

tannertan36

seen from France

seen from T1

seen from Ireland

seen from Canada

seen from Switzerland

seen from Switzerland
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Chile

seen from United States
seen from United States

seen from Brazil

seen from Türkiye
seen from United States

seen from Switzerland

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
@siyahlimann
Ben bir şiir yazdım, katili oldu tüm hayallerimin
Çocukluk resimlerimize bakınca bir yabancılık hissederiz. Belki çocukluk artık yabancı bir hikayedir yetişkin dünyamızda.
Sevdiklerimize son kez sarıldığımızı bilseydik eğer kollarımızda takat bitene kadar sarmaz mıydık onları?
Ömür geçerken zamanın bir yerlerinde son kez sarılıyorum birilerine. Bir fotoğraf karesi, bi anı kırıntısı ya da sadece bir his gibi kalıyor dimağımda. Unutmak istemedikçe, tutmak istedikçe o anı, sanki zihnimin uçurumlarından kayıp gidiyor. “Sığamıyorum hiç bir yere.” Ne zamana, ne mekana sığamamak işte. Zamanı durdurabilsem, yelkovana engel olsam, akrebi kovalamasın diye, kurtarır mıydım acaba kendimi bu zaman denen prangaların elinden. Aldığım her nefes göğsüme batarken, susarken zihnimin hiç susmayan zalim sesleri, kollarım ve burnumun direği eş zamanlı sızlarken ve ben asla gidemeyeceğim yerlere varmak isterken. Hiç bir şeyken nasıl değiştirebilirim her şeyi? Hükmüm yokken çizilen yollara hangi akla hizmet o yolları yürümeye çalışmışım? son kez sarıldıklarım giderken, sanki benliğimden parçalar uçuşuyor ömrümün atlasına. Kimliğim değişiyor ve dönüşüyor, iki kelimelik vedalar arasından. Kim-lik ve kim-sesizlik arasında bir yerde sessizleşiyorum. Heybemde tuttuğum tüm kelimeler ‘kayıp’denilen o yırtıktan süzülüyor hiçliğe. Ben siz gittikçe, kimsesizleşiyorum. Kimliksizleşiyorum. Tüm sıfatlarımı sizin varlığınıza bağlamıştım oysa, öteki olmadan ‘ben’ tanımlanamazmış işte. Ben kimim, onu artık tanımlayamıyorum siz anılarımda ötekileştikçe. Vazgeçemediğim acılar süzülüyor bileklerimden, kestikçe kesiyorum sanki kabuk bağlasa ihanet edeceğim bir zamanlar sizin çiçekler açtığınız günlere. Oysa bi çiçek bahçesinin mezarında, artık bahar değil ölüm kokan bir ömürde ben her gün defalarca uyanıyorum. Yokluk kavramını anlayabilmek için biraz büyümek gerekirmiş meğer. Ya hu ben ne zaman büyüdüm bu kadar? Halbuki hepimiz zamanın bir kuytusunda güzel çocuklardık.
Kim bilir kimler kırdı seni bilirim anlatmazsın hiç kendini. Kapalı bir kapı. Çalıyor sen duymak istemesende. Yüzleşmek istemediğin ne varsa, hiç yüzleşmedin. Üzerine yıllar damlıyor bak, nasıl ıslanıyor ömrün. Hislerin, anıların, sevdiklerin orda bak, kapının ardında. Ama tahammül edemiyorsun artık, takatin yok. kapıyı çalan her kimse, her neyse duymak istemiyorsun. Kendine söylediğin o kısık sesli şarkı da yetmiyor artık ne sesleri, ne kafandaki o ıssız düşünceleri susturmaya. üşüyorsun, için titriyor. Biliyorsun soğuk odalarda kız çocukları büyütmeyi, ama hiç büyütmüyorsun kendini. Çünkü farkındasın, bir çocuk kadar hiç bir şey dayanamaz bu dünyanın çirkin taraflarına. Hatırla diyorsun kalbim, hatırla bize neler anlattın yıllarca. Her gün kendine yeniden kalkmak için bulduğun yalanları hatırla. Bir türkü tuttur dilinde, kanatsa da dilini. Çünkü kan yutsanda kızılcık şerbeti içtim diyeceksin. Sert rüzgarlar esecek ağaçlar eğilecek sen eğilmeyeceksin. Çünkü sen eğilsen, o küçük kız ölecek biliyorsun. Ve sen bilirsin, kız çocuklarının öldüğü dünya da iyi şeyler olmaz, masallar anlatılmaz, oyunlar oynanmaz. Sen öyle bir gökyüzü düşledin ki, altında hiç kimsenin kamburuna yükler binmesin. Bilirsin sırtlanmayı, yükleri kendi omzuna alıp ağırlığınca ezilirken gülümsemeyi. Sen gül, kamburunu bük, kulaklarını kapat. Alem kapısı olsa, kırılacak.
Durdu dünya. Düşündüm. Baktığım semayı, bastığım toprağı düşündüm. Geçtiğim sokakları, büyüdüğüm caddeleri, evleri, pencereleri, pencerelerinden baktığım ufku düşündüm. Bir şehir, pek çok şeye tanık olmuş, pek çok önemli an’a sahip şehir, belki de en kıymetsizi benim adımlarım olan şehir. Geri dönmek o yerlere ve yabancılaşmak işte. En tanıdık sokaklar en soğuk sokaklar olabilir bazen. Sen olmadan yürüdüğüm yollar anlamsızdır belki. Tanıdık bulduğum her şey, senin yanında. Tanıdığım adamın. Sevdiğim adamın yanında. Ev’i sol göğsünde taşıyorsan, hiç uzaklaşmazsın. Ben senden hiç uzaklaşamadım. Hep sana geldim, nerde olursam olayım yine sana geleceğim. Çünkü gönlümün ibresi şaşmadan hep seni gösterecek. Gözlerin gözlerime değdiği an dünya dururken, ben yine düşüneceğim. Baktığım semayı, bastığım toprağı ve işte o his. Koşulsuz ait olmak. Bir şehirde anlam bulmak. Var olmak, Seninle yarınlarda.
Aynada gördüğüm görüntü sanki mezarından çıkarılmış bir kadına aitti. Yüzümün rengi ruhu bedenini terk eden birinin vücut rengi ile aynıydı. Gözlerimin beyazı namına hiç bir şey kalmamış, kırmızılık hüküm sürüyordu. Dudaklarım morarmaya yüz tutmuştu. Bu görüntüyü sevmedim. Aynadaki kadının güçsüzlüğüne kızıp ona doğrı bir yumruk savurdum. Ellerim kanıyor. Kadının kanı ellerime bulaştı. Ağlamıyorum.
Seni bir odaya koydum zihnimde. Pencereler bıraktım odana. Canın sıkılınca güneşi gör diye değil gitmek istersen çekip git diye. Anneme söz verdim, hep çocuk kalacağım Ara sıra yanıma gelsin diye. Ülkenin durumunu soracak olursan, senden benden kötü. Ev kiraları, elektirik her ne boksa işte. Senden sonra iyi de gitmez bu gidişle.
Ölüm diyor yazgı beş harfle
Kollar, bacaklar ve dertli bir baş
Durmaksızın duyduğum bir ses
Okunuyor semada
Kimin için bu sela
Anlamam bilmem
Başım değmedikçe soğuk musallaya
Ağlayanları duyuyor
Solgun kulaklar
Eşler
Evlatlar
Kim olduğumu bilmeyen
Yoldan geçen gölgeler
Kararıyor dünyam
Gittikçe azalan fısıltılarla
Ölüm diyor acımasız, keskin bir ses.
Kaçamazsın
Koşamazsın
Doğduğundan beri ensende olandan
Ben ki bir nefs’im hapsolmuş bu aleme
Tadacağım ölümü elbet
Ama nedir bu damağımda ki kekremsi illet?
Yalnızlık sarar bedenimi
Beyaz bir kefenle
Kabrin soğuk kucağında susar sesler,
“İnnema’l mevtu mevtun.”
Ölüm der,
Sadece ibarettir ölümden
Geri dönüşü olmayan bir yol bu,
Adımlarımda sessiz ayak izleri,
Gölgeler gibi takip eder beni.
Günahlarım, Zindanlarım
Kibrim ve gururum mahşerler arasında
Kelimeler dövüştürürüm
Aklımın ıssız kıyılarında
Karanlık çağın mumu gibi,
Titreyen ama sönmeyen,
Dinmeyen
Aklımdan bir türlü gitmeyen.
Ölüm diyor yazgı
Ölüm diyor yaşamak
5 harf
Kollarım
Bacaklarım
Ve Dertli başım.
Savrulup dururken dalgalarda, o dalgaların vurduğu limanda huzur buldum
Evde olma hissini hep mekanla alakalı sanmıştım. Evde olmak, evde hissetmek yanındaki kişiyle alakalıymış meğer. Benim çocukluğum taşınarak ve farklı evlerin tavanlarına gözümü açarken ‘ev’i aramakla geçti. Ev hep bana soğuk, yabancı ve alışılmadık hislerle birlikte gelirdi. Şehirler hatta ülkeler arası gidip geldiğim yıllarda ise bu kavram anlamını neredeyse tamamıyla yitirdi. Yaptığım uçak ve otobüs yolculuklarına sonunda hep o bir yerlere varmak umuduyla çıkardım. Valizimi eve gider gibi toplardım. Giderkende, dönerkende… ama gittiğim ve vardığım her yer sadece durak gibiydi. Biraz durduğum, otobüsümü beklediğim yer. Kendimi hep yolcu abbas gibi hissettim, çünkü bağlasan durmazdım. Ev değildi hiç bir yer, ev gibi değildi. İşin kötüsü hiç evi olmamış bir insan ev nedir onu nerden bilsindi. Sonraları seninle tanıştım. Yolculuklarım senin yanından yarım yamalak evim diyebileceğim yer arasında gidip geldi. Yollar yatağımdan daha rahattı. Sana ilk sarıldığımdaki his.. tarif edemediğim ama çok sonraları ne anlama geldiğini anladığım o his. Evde olmak. Hiç bilmediğim duvarlara alışmaya çalışırken ama alışamadan başka duvarlara gözümü açtığım göçebe çocukluk yıllarım, aidiyetsizlik. Tek başıma düzen kurmaya çalışırken bölük börçük hissettiğim, nereye ait olduğumu kestiremediğim gençlik yıllarım, aidiyetsizlik. Şimdi ise dünyanın neresine gidersem gideyim, yanımda sen olduğun sürece kendimi evde hissedeceğim. Tavanları aramıyor artık gözlerim. Alışmak zorunda değilim hiç bir şeye. Ait hissetmek sandığımdan daha kolaymış, anladım. Ait olmak, evde olmak seninle bir güne uyanmakmış. Sıcaklık senin gülüşündeymiş. Evi ev yapan kollarınmış ve kollarında olmak dünyanın en güzel yerinde olmakmış. Senin nefesinle aynı anda nefes almaya çalışarak uyuduğum o çocuksu gecelerde gözümü hangi yarına açacağımın kaygısı yok. Nereye gideceğim? Nereye aitim sorusu yok. O titrek korkular, endişeler, telaşlar yok. Savrulur gibi hissettiğim o yılların baş dönmeleri yok. Çok uzun zaman sonra, çok uzun yollardan sonra eve varmış gibiyim.
Sevilmek diyorum, tüm geçmiş yaraların merhemiymiş meğerse…
Yastığında kalan saçımı kitap aralarında sakladı ve ben ömrümde hiç böyle sevilmemiştim
Bazen durur insan. Düşünceleri kadar kara gecede zifiriliğin kuyusuna sessiz bir çığlıkla düşer. Düşünceler mi kör etmiş bizi yoksa duygular mı? Sen mi kapadın ellerinle gözlerimi yoksa ben mi? Kim sorumlu çırpınıp duran kalbimden? Nefesimin dermansız buğusu yeter mi pencerene adımı yazmaya? Sahi adım neydi benim, yaşım neydi..? Geldiğim yeri çoktan unuttumda gideceğim yer neresiydi? Yok, yok...Hiç kalmadı halim. İnan yaşadığım zamandan değil yaşadıklarımın zamanından geliyor kamburum. Her şey güzelken işte, ansızın gelen depremlerim tüm şehri yerle bir ediyor. Sırf sen değil, kalbimde kaldı enkazlar altında. Hâla atışlarının zayıf çaresizliği kulaklarıma geliyor. Bunca sallantıdan sonra 'mucize' diyor insanlar varoluşuma, ben acı diyorum bunun adına. Öyle ya, neye hangi adı koyarsan ona dönüşüveriyor. Yaşam, ne kutsal kelime. Kime göre, neye göre? Hem yaşıyor muyuz hakikaten onu sor bi kendine? İşte adına yaşamak denirse...Doğrularımdan çok benim yanlışlarım, inanmışlıklarımdan çok kandırılmışlıklarım. Ama yok.. bahane sanmayın bunları. Bahanelerimin küllerinden abdestimi alalı çok oldu. Bi farketiş bu belki de. Yarım aklımla sakat kalbim bir olmuş bi adam etmeye baş koymuş. Ama iki kere iki dört eder. Ne eksik ne fazla. Oysa benim elimde ne iki var ne dört. Ama sıfırı soracak olursan her şeyden fazla...
Bu mektup herkesten çok sana;
Bana mağaralar ve karanlık
Sana papatyadan taçlar ve güneş
Bana küfürler ve yalan
Sana gûfteler ve şiir
Bana çivi yataklar
Sana güzel dudaklar
Bana tenhalar ve kavga
Sana İstiklal ve dağlar
Ah! Bu dünyanın seni sevişi,
Nasıl bir yangınsın ulan
İçim alevler içindeyken
Gözünün önünde donarak ölen ben.
Üşürsün.
Bir cümle, bir kelime tüm rıhtımında eser deli,
Bu yel alır götürür seni zamanda sel gibi.
Ellerin üşür, parmak uçların.
Ve hiç geçmeyecek bir üşüme
Ruhunu ele geçiriverir.
Kocaman bir kadının vücudunda acılar içinde kıvranan küçük bir kız çocuğu. Çığlıkları boğazına düğüm düğüm. Bağırsa, kızsa dört tarafı duvar. Gerçi kendi yankısından bile korkar…
Üşüyorum.. ve bu bedenimle alakalı bir mesele değil