Bazen düşünüyorum da, belki de seni ilk kez o sonbahar sabahında fark ettim.
Okulun demir kapısından içeri girerken saçlarının arasına dolanan rüzgarı, yüzünde savrulan birkaç tutam saçı ve onları arkaya atarken gözlerindeki parıltıyı...
Ne garip, bir saniyelik bir anı, bir ömre yayıyor insan.
Ben hep kenardan izledim seni.
Koca okul koridorlarında, gülüşün yankılanırken, sana yaklaşacak cesareti hiç bulamadım.
Arkadaşlarım senin adını kahkahalarla anarken, ben sessizce defterime küçük cümleler karalıyordum.
Adın, satır aralarına gizlenmiş bir sırdı benim için.
İçimde büyüyen şeyin adını koyacak yaşıma ancak gelmiştim ki, sen uçup gittin.
Üniversite yılları, uzak bir Avrupa şehrinde senden geriye kalan sadece birkaç eski fotoğraf ve bir dolu keşkeden ibaretti benim için.
Şimdi, onca yıl sonra yine karşımdaydın.
Üstelik daha da güzelleşmiş, daha da ulaşılmaz olmuştun.
Ve ben, yine aynı çocuk gibi, sadece bakabildim.
Bu mektubu sana göndermek isterdim aslında, Ela.
Sana, o günlerde içimde büyüyen isimsiz hislerin nasıl hâlâ sıcak kaldığını anlatmak isterdim.
Ama biliyorum, yanlış olurdu.
Senin huzurun, gülüşlerin, çocuklarının kahkahası, her şeyden daha değerli.
Bu yüzden, tıpkı o okul yıllarında olduğu gibi, içimde kalacak kelimelerim.
Ve ben yine sessizce seni uzaktan seveceğim.
Bu mektubu da, göndermeyeceğim.
Sana hiç ulaşamayacak bir adresten,
İsimsiz bir sevda.