Puslu bir camın buğusunda kaybolmak, kendini ararken..
Bir mağaranın karanlık dehlizlerine yol almak, aydınlığı beklerken..
Soru işaretlerinin içinde boğulmak, cevaplar ararken..
seen from Türkiye

seen from Germany
seen from China
seen from South Korea
seen from Kazakhstan
seen from United Kingdom
seen from Argentina
seen from Malaysia
seen from United States

seen from Australia

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Australia

seen from Germany

seen from United States

seen from Malaysia
seen from China
seen from Germany
Puslu bir camın buğusunda kaybolmak, kendini ararken..
Bir mağaranın karanlık dehlizlerine yol almak, aydınlığı beklerken..
Soru işaretlerinin içinde boğulmak, cevaplar ararken..
İlkbahar mevsiminin 49. çay saati.
burada neredeyse 5 ay geçirmiş olmak garip geliyor açıkçası. geriye dönüp baktığımda, zaman hızla geçip gitmiş bir şekilde diyorum ama ileriye döndüğümde sonsuz gibi duruyor ‘olması gereken her şey’. geçmişimle mi geleceğimle mi daha mutlu olduğumu, olacağımı düşünüp durmaktan, yaşadığım anı unuttum farkındayım. sen de benim iyiliğimi isterdin burada olsaydın, bana sesini duyurabiliyor olsaydın eminim. hangi şekilde mutlu olacaksan öyle olsun derdin belki de. bilmiyorum, ne istediğimi bulamıyorum. bir kaç kere mektup yazmayı denedim çok sevdiğim adam ve çok sevdiğim kadına ama beceremedim. o kadar yıl sonra, hala adına bir şeyler yazabildiğim bir tek sen kalmışsın sanırım. hatta kendime yazamadıklarımı bile sadece sana yazabilir olmuşum. okumasan da. olsun.
geçen gün annemi o kadar çok özledim ki ne yapacağımı bilemedim içimde o kadar çok özlemle. ona rağmen telefonu elime alıp da ‘anne seni çok özledim’ diyemedim. biliyorum, ben böyle bir şey söylesem bu sefer o garipseyecek, ne söyleyeceğini bilemeyecek sonra da ‘meyve aldın mı? sağlıklı besleniyor musun? sana söylediğim tarifi yaptın mı, nasıl oldu?’ diye saçmalayıp konuyu değiştirecek, biliyorum. sevmeyi beceremiyor değiliz de kendimizce seviyor gibiyiz aslında. bazen yetmiyor olsa da. Yeterince güçlü olamamaktan ödümüz kopuyor sanki vazgeçmek çok ayıpmış gibi…
boynumda yıllardır taşıdığım o aptal anahtar konusunda yalan söyledim çünkü hiç bir zaman açıklaması kolay olmadı ve ben sorulardan çok sıkılmıştım. gel gör ki söylediğim yalanın ertesi günü bütün anılarıyla beraber kolyeyi de ucundaki anahtarı da kaybettim. sanki üç farklı insanı kaybetmiş gibi saatlerce aptal bir kolye için ağladım ve hala her gün geçtiğim yollara bakıyorum belki bir yerde bulurum diye. anlamı yok biliyorum, hatta bunu gerçekten okuyor olsaydın bana gülüyor olurdun. ‘gerçekten önem vermen gereken şey anılar ya da nesnelere yüklediğin anlamlar değil, o anıları birlikte yaşadığın kişiler olmalı aptal şey’
biliyorsun, her zaman odamda boş, beyaz duvarlar olsun istemiştim -belki de- boşluklarını kendim doldurabileceğim. bunu neden bu kadar çok istediğimi unuttuğum anda ise sahip olduğum onca boş duvara bakıp, kendimi bir hastanede mi yoksa uçsuz bucaksız bir ufuk çizgisinin üzerinde mi hissedeceğimi bilemeyecek hale geldim. hayatıma dışarıdan baktığımda içi boş bir çamaşır makinesini izliyormuşum gibi geliyor.
bütün her şeyiyle bir bavula sığıp ardına bakmadan kaçan bir kadın için fazla düşünüyorum.