bir bardak su ile başladığım günün sonu o bardağın üçüncü kattan aşağı düşmesiyle sonlanıyordu. ben buraya nasıl geldim, travma sonrası bilinçli unutkanlık diye bir hastalık var mıydı acaba?
içimde bir heyecan cihangir yokuşunu yürüyorum. geçtiğimiz son beş seneyi çantama koymuş fermuarını da sonuna kadar kapatmışım ki tekrar açıncaya kadar tek bir anı bile dışarıya çıkmasın.
vardığım yerde çocukluğum.
kare bir masanın hayatımı bu kadar kötü etkileyebileceğine ihtimal vermemiştim aslına bakılırsa ama insan, insana böyle bir kötülüğü yakıştıramıyor bazen. masalar sandalyeler hep suçlu kalıyor zihnimizde. sanki beni oraya götüren ayaklarım değilmiş gibi. sanki nefes almamı engelleyen üstümdeki bedeni değilmiş gibi. etrafında yaşlandığınız ama zamanın hiç geçmediği bir masa düşünün. aralarındaki boşluklardan sürekli intihar ettiğiniz tahta bir masa.
içimde büyük bir yanılgı hissiyle cihangir yokuşunu tekrar yürüyorum. elmalarının hep yemyeşil hep kıpkırmızı olduğu bir manav geçiyorum. sağda tahta kapılı bir dürümcü, solda eskiden gelmeyi çok sevdiğim, şekerliklerini çaldığım sonrasında da mektup kutusu yaptığım o küçük kahveci. hepsini nasıl unutacağım ben şimdi bunların. demir bir kapı ama sonuna kadar açık, esmer, ince bıyıklı, orta yaşlı bir adam. tahta kapılı bir asansör, 3. kat, soldaki en son oda, beyaz çarşaflar, odanın içerisindeki koku. daha kaç travma sonrasında unutacağım bunları ya da daha kaç kere hatırlayacağım.
bilinçli buradayım ama bilinçsiz duruyorum. burada olmayı istedim ama burada olmaktan büyük bir tiksinti duyuyorum. şikayet etme lüksüm yok ama üzerimdeki 90 kilonun altında bütün kadınlığım rencide oluyor. dokunabileceğimi düşündüğüm surata bakamıyorum bile. keskin bir koku var, dayanamıyorum. nefes almayı bıraktığımı göğsüm yerinden çıkacak gibi olunca anlıyorum. tavandaki gözlerim yere dönüyor, üstümdeki ağırlık yana devriliyor, kolları bana dolanıyor. ağlayacağım. bu nasıl bir çaresizlik ki gidip gitmemek konusunda hala düşünebiliyorum.
içimde çığlık çığlığa bir pişmanlıkla cihangir yokuşunu yürüyorum. çığlık çığlığa bağırıp bütün gerçekle yüzleşiyorum. cevap; yok. “hani” kelimesi büyük bir hayal kırıklığına eş değermiş, yüzlerce kez söylemek zorunda kalınca anlıyor insan. çantamı ağzına kadar açıp bütün yılları tek tek döküyorum.
hani, hani, hani, hani, hani,,,
bizi en çok kendimize söylediğimiz yalanlar mahvediyormuş.
insan, insanın düşkünlüğüne
insan, insanın eksikliğine
insan, insanın sevgisizliğine
yolum yok. seni sevmiyordum da kendimi sınıyordum sanki. bir tek bu kapı kalmıştı ve sessizce çıkıp onu da ardımdan kapattım. kurtarılamaz bölge, başarısız geçen bir görevmiş sanki. bilerek daldığım, bilerek boğulduğum. balkondan fırlattığım bardağın parçaları gibi, asla bir bütün olamayacak.
unutabilir miyim şimdi kendimi?