Digikon’15: We are all cyborg now
Size söylemek istediğim, hepinizin yarı-makineler olduğunuz, ama aklınıza gelenler gibi değil. Robocop değilsiniz, ya da Terminatör, ama bilgisayar ekranına baktığınızda ya da cep telefonlarınızı kullandığınızda sayborg oluyorsunuz. Öyleyse sayborg için iyi bir tanım nedir? Geleneksel tanım şöyledir: "sayborg, yeni ortamlara uyum sağlanması amacıyla dış parçalar eklenmiş bir organizmadır." Bu tanım 1960'tan, uzay yolculuğu ile ilgili bir makaledendi. Çünkü düşünürseniz, uzay oldukça gariptir; insanların normalde orada olmaması gerekir. Ama insanlar meraklıdır, ve vücutlarına yeni şeyler eklemeyi severler öyle ki bir gün Alpler'e gidebilsinler ve ertesi gün de denizdeki balık olsunlar.
Öyleyse gelin geleneksel antropoloji kavramına bakalım. Birisi başka bir ülkeye gider, ve şöyle der, "Bu insanlar ne kadar göz alıcı, kullandıkları aletler ne kadar ilginç, kültürleri ne kadar ilgi çekici" Ve daha sonra bir makale yazarlar, ve belki birkaç antopolojist bunu okur, ve biz çok egzotik olduğunu düşünürüz. Şimdi olan şu, biz aniden yeni bir tür bulduk. Ben, bir sayborg antopolojist olarak, aniden dedim ki, "Vay canına. Şimdi biz insan türünün yeni bir formuyuz. Ve şu göz alıcı kültürlere bakın. Şu ilginç ritüellere bakın, bu teknolojinin etrafında herkesin yaptıklarına. Bişeylere tıklıyorlar ve ekranlara bakıyorlar."
Geleneksel antropoloji yerine, bunun üzerine çalışmamın bir nedeni var. Ve bu neden alet kullanımında, başlangıçta, binlerce yıl boyunca, herşey benliğin fiziksel bir modifikasyonu olmuştur. Bu fiziksel benliklerimizi genişletmemize, daha hızlı gitmemize, şeylere daha sert vurmamıza yardım etmiştir, ve bunda her zaman bir sınır vardı. Ama şimdi baktığımız fiziksel benliğin değil, ussal benliğin bir uzantısı. Ve bunun sayesinde, daha hızlı seyahat edebilip, farklı şekilde haberleşebiliyoruz. Ve diğer olan şey de biz yanımızda ufak Mary Poppins teknolojisi taşıyoruz. İçine istediğimiz herşeyi koyabiliriz, ama daha ağır olmaz, ve sonra istediğimizi dışarı çıkartabiliriz. Bilgisayarınızın içi aslında neye benziyor? Çıktısını alsanız, yüzlerce kiloluk nesneyi yanınızda taşıyormuşsunuz gibi görünüyor. Ve aslında bu bilgiyi kaybederseniz, zihninizde aniden bu kaybı yaşarsınız, ve siz aniden birşeylerin eksik olduğunu hissedersiniz, ancak bu kaybı göremezsiniz ve çok garip bir duygudur.
Olan başka bir şey de sizin ikinci benliğinizdir. Beğenseniz de beğenmeseniz de, çevrimiçi görünmeye başlıyorsunuz, ve insanlar sizin ikinci benliğinizle siz orada yokken etkileşime geçiyorlar. Ve sizin de ön kapınızı açık bırakmamak konusunda dikkatli olmanız gerekiyor, bu da aslında sizin Facebook duvarınız oluyor, bu sayede insanlar gecenin bi vakti gelip de üstüne yazı yazmazlar -- sizce de çok yakınlar, değil mi? Ve birden bire ikinci benliklerimize sahip çıkmaya başlamamız gerekiyor. Kendinizi dijital hayatta da, tıpkı gerçekte olduğu gibi iyi bir şekilde göstermeniz gerekiyor. Yani, uyanıp, duş aldıktan sonra giyinmeniz gibi, aynı şeyi dijital benliğiniz içinde yapmanız gerekiyor. Asıl sorun şu ki, şimdilerde çoğu insanın, özellikle de gençlerin, iki farklı ergenlik atlatmaları gerekiyor. İlk önce birincil ergenliklerini atlatıyorlar, ki bu zaten yeterince zor, sonra da ikinci benliklerinin erenliğini yaşıyorlar. Ve bu öncekinden de zor çünkü çevirimiçi yaşadıklarının kayıtları tutuluyor. Teknolojiyle yeni tanışan herkes, şu anda ergenlik dönemindeler. Ve bu onlar için çok tuhaf, ve bunca şeyi yapmak oldukça zor.
Ben küçükken, bir akşam babam beni yanına oturtup dedi ki, "Sana geleceğin uzay ve zaman kavramını öğreteceğim." Ben de "Harika." dedim. Babam bir gün, "İki nokta arasındaki en kısa mesafe nedir?" diye sordu. Ben de "Aradaki doğrusal çizgidir, dün öyle demiştin." dedim. Çok zekice cevap verdiğimi düşündüm. Babam da " Hayır, hayır. Daha iyi bir yolu var." dedi. Bir kağıt aldı, iki farklı kenarına A ve B yazdı, ve kağıdı ikiye katlayıp A ve B noktalarının birbirine dokunmasını sağladı. Ve dedi ki, "İşte iki nokta arasındaki en yakın mesafe budur." Ben de "Baba, baba bu nasıl yapılır peki?" diye sordum. O da, "Sadece zaman ve uzayı bükersin, çok fazla enerji gerektirir, ama bunu yapmanın yolu budur." dedi. Ben de "Bunu yapmak istiyorum." dedim. O da " Yap o zaman." dedi. Ve böylece, sonraki 10 ya da 20 yıl boyunca her gece bunu düşündüm, "Bir solucan deliği oluşturan ilk kişi olmak istiyorum, bu sayede herşey daha hızlı hareker edebilir. Ve bir zaman makinesi yapmak istiyorum" Gelecekteki kendime mesajlar yazıp, ses kayıt cihazları kullanıyordum.
Ancak üniversiteye başladığımda teknolojinin sadece çalıştığı için adapte olmadığını gördüm; insanlar kullandığı için adapte oluyordu çünkü insanlar için yapılmıştı. Ben de antropoloji okumaya başladım. Cep telefonları üstüne tezimi yazarken, herkesin ceplerinde birer solucandeliği taşıdığını farkettim. Belki kendilerini fiziksel olarak ışınlamıyorlardı, ama zihinsel olarak ışınlanıyorlardı. Bir düğmeye basıyor, ve çabucak A'dan B'ye doğru bağlantı kuruyorlardı. Ve ben de "Vay be, sonunda buldum, Bu hariha" diye düşündüm.
Ve zamanla, zaman ve uzay bunun sayesinde birleştiler. Dünyanın bir ucunda durup fısıldayabilir, ve diğer ucunda duyulabilir durumdasınız. Akla gelen diğer fikirlerden biri de kullandığınız her araçta farklı bir zaman diliminde olduğunuzdur. Her bir tarayıcı sayfası size farklı bir zaman verir. Ve bu sayede, dış hafızalarınız arasında gidip gelmeye başlarsınız -- en son nereye koymuştunuz? Artık her birimiz, cebimizde taşıdığımız dış hafızalarımızda kaybettiklerimizi arayan paleontologlar haline geldik. Bu da bir panik havası yaratıyor. Aman be, nerede bu şey? Hepimiz, satırsal bilgi yığını içinde "Lucy'yi seviyorum." modundayız. ancak herşeye yetişemiyoruz.
Sonrasında olan ise, bunların hepsini sosyal alanlara getirdiğimizde, kendimizi telefonlarımızı kontrol ederken buluyoruz. Buna çevresel mahremiyet deniliyor. Tabi ki her an herkesle iletişim içinde değiliz, ama istediğimiz her an istediğimiz kişiye bağlanabiliyoruz. Ve eğer cebinizin rehberindeki herkesi çıkaracak olsaydınız, odanız oldukça kalabalıklaşırdı. Bunlar şu anta ulaşmanız mümkün olan kişiler, genel olarak -- tüm bu insanlar, bağlantı kurabileceğiniz arkadaşlarınızın ve ailenizin tümü.
Bunun sonucunda oluşan psikolojik etkiler de yok değil. Benim şimdiden endişelendiğim bir tanesi, insanların artık zihinsel açıklık için yeterince zaman harcamaması, ve hiç yavaşlamamaları, hiç durmamaları, o odanın içinde onlarca insanla beraber olmaları, dikkatlerini çekmeye çalışan insanlarla aynı anda farklı zaman arayüzlerinde, paleontoloji, ve panik mimarisi. Sadece orada oturmakla kalmıyorlar. Ve aslında, dışardan gelen hiçbir girdi yokken, kendi benliğinizi oluşturmanın asıl zamanıdır. Uzun vadeli planlarınızı yapabilir, gerçekte kim olduğunuzu anlamaya çalışabilirsiniz. Ve sonra, bunu bir kez yaptınız mı, kendinizi -- gelen herşeyle ilgilenmek yerine -- ikincil benliğinizde mantıklı bir şekilde nasıl yansıtabileceğinizi anlarsınız, ah şunu, bi de bunu yapmam gerek.. falan demeniz gerekmeden. Ve bu yüzden bu çok önemlidir. Ben, özellikle çocuklar için, bu konuda endişeliyim, kendilerini gerçekleştirmeye zaman ayıramıyorlar, anlık bir düğme-basma kültürleri var, herşey ayaklarına kadar geliyor, ve bunu heyecanlı bulup, bu duruma bağımlı hale geliyorlar.
Düşünecek olursanız, dünya durmuş falan değil. Onun da dıştan eklenmiş araçları var, ve bu araçlar hepimize iletişim kurmamız için yardım ediyor. Ama bunu gerçekten düşündüğünüzde, şu anda kurduğumuz bütün bağlantılar -- bu İnternetin haritalaştırılmış görüntüsü -- o kadar da teknolojik görünmüyor; aslında oldukça organik görünüyor. İnsanlık tarihinde ilk olarak böyle bir bağlantı kuruyoruz. Ve makineler kontrolü ele falan geçirmiyor; bizim daha çok insan olmamıza yardım ediyorlar, birbirimizle iletişim kurmamızı sağlıyorlar.
En başarılı teknoloji yoldan çekilip hayatlarımızı yaşamamızı sağlar. Ve gerçekten, sonunda teknoloji olmaktan çıkıp, insanlaşır, çünkü biz de birbirimizi her an yeniden yaratıyoruz. Bu da benim araştırmak istediğim önemli nokta: herşeyin yolunda olması, bu gördüğümüz hala insani bağlantılar; sadece farklı bir şekilde yapılıyor. İnsanlığımızı arttırıyoruz, coğrafyaya aldırmaksızın birbirimizle iletişim yeteneğimizi de. İşte bu yüzden sayborg antropolojisini araştırıyorum.










