اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Muhakkak Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı gün içinde yarattı. Sonra Arş üzerine istiva buyurdu. Geceyi gündüze örtüverir, onu çabuk çabuk arar, takip eder, güneşi de, ayı da, yıldızları da emrine musahhar olarak yaratmıştır. İyi bilmelidir ki, yaratmak da, emir de ona mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ pek muazzemdir.
Arş, kralların üzerine oturduğu taht'a verilen addır. Arş üzerine istiva, lâzımı zikredip melzûmu murad etme kaidesince, bizzat mülk, izzet ve saltanattan kinâye kılınmıştır. Bu, Kâzi'nin, "emri istivâ etti" sözünün mânâsıdır. Yani: Rubûbiyetinin emri karar kıldı, emri ve tedbiri gerçekleşti ve kudretini yaratıklarında geçerli kıldı, demektir.
(Doğrusu, geçmiş alimlerin (selefin) görüşüdür. O da şudur: Allah, keyfiyetten, teşbih, temsil ve ta'tilden uzak, celâline yakışır bir şekilde haber verdiği gibi- Arşı üzerine istiva etmiştir. O'nun istivasının anlamı, İmam Taberinin dediği gibi, Arşın üzerindeki yüceliğidir.
(Sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istivâ buyurdu.) yani onun ilahi emri, arş üzerine hakimiyet kurdu. Onun hüküm ve iradesi bütün kainatın üstünde bir galibiyetle tecelli etti.
İstiva kelimesi de lugat bakımından: Karar etmek, müsavi bulunmak, üzerine oturmak, galip olmak, kasdeylemek gibi manaları ifade eder. Cenab-ı Hak ise bir mekânda bulunmaktan, karar etmekten uzaktır. Binaenaleyh onun arş üzerine istivasından maksat, onun tek olan varlığına ait, hakikati bilinmeyen bir sıfattır. Onun hakikatını Allah'ın ilmine havale ederiz. Bu istiva ile istila etmek galip olmak kuşatmak bütün kainata hükmetmek gibi bir mana kasdolunur.
"Sonra da Arş'a hükümran oldu" onun idaresini ele aldı yahut istila etti demektir. Arkadaşlarımızdan Arş'a istivanın Allah'ın niteliksiz sıfatı olduğu nakledilmiştir. Mana da şöyledir: Allah nasıl istemişse Arş'a öyle istiva etmiştir, üzerine oturmaktan ve mekan tutmaktan münezzehtir. Arş diğer cisimleri kuşatan cisimdir, ona böyle denilmesi yüksekliğindendir ya da kralın tahtına benzemesindendir. Çünkü işler ve idareleri ondan iner. Ona mülktür de denilmiştir.
Bu âyetin îzálı hakkında seleften ve haleften iki görüş naklolunmuştur:
a) Selefe göre; "İstiva" kelimesi, hiç tevil edilmeyip: "Allâh-u Te'âlâ'nın şanına yakışan bir istiva" ile tefsîr edilmiştir ki, biz de meâlimizde birinci mânâ olarak bunu tercih ettik.
"Hazin, İbni Kesîr, Dürru'l-mensûr ve Âlûsî" tefsîrlerinde zikredildiği üzere; Allah-u Te'âlâ'nın Arş'a istivâsı husūsunda insanların cidden çok sözleri vardır.
Ancak bu makamda; Malik, Evzā'i, Sevrî, Leys ibni Sa'd, Şafi'î, Ahmed ibni Hanbel, İshak ibni Râhôye ve diğer birçok imamın temsil ettiği Selef-i Salihînin mezhebine gidilmelidir ki o da, bu gibi âyet ve hadisleri Allâh ve Rasûlünden geldiği şekilde kabul edip, tekyîf, teşbih ve ta'til (Allâh-u Te'âlâ'ya şekil vermek, O'nu yaratıklarından birine benzetmek ve sıfatlarını reddederek Zâtını işlevsiz kabul etmek) den sakınmaktır.
İmâm-ı Malik': 'Rahman, Zat'ını vasfettiği gibi Arş'a istiva buyurmuştur, O'nun hakkında 'Nasıl?' tabiri kullanılamaz, keyfiyyet O'ndan uzaktır.
b) Halefe göreyse: "Allâh-u Te'âlâ'nın emir ve hükümlerinin Arş'a indirilişi" ya da "Allah-u Teâlâ'nın gücünün, en büyük cisim olan Arş dâhil tüm yaratıkları istilası" gibi uygun manalarla te'vil edilmiştir.
Selefin mezhebi, mesûliyetten kurtulma bakımından eslem (daha selametli) ise de, halefin görüşü, fitnelere kapı açmamak bakımından ahkem (daha kuvvetli)dir.
Buna göre mâna: "Sonra (emri ve hükmü) Arş'a (yönelip) istiva etti." şeklinde de olabilir, "Sonra Kendisi (en büyük cisim olan) Arş (dâhil, tüm yaratıklar)ı (hükmü altına alıp, hepsini ilmen kuşatıcı şekilde) istila etti." diye de tefsîr edilebilir.
قَدِ اسْتَوَى بِشْرُ عَلَى الْعِرَاقِ مِنْ غَيْرِ سَيْفِ وَدَمٍ مُهْرَاقِ
"Bişr, gerçekten Irak'a istivâ etti, Ne bir kılıç, ne de akıtılan bir kan olmaksızın!" sözünde, Bişr in Irak'ta yerleştiğinden bahsedilmemiş, ancak orayı hükmü altına aldığı kastedilmiştir.
Fahrurrazi (Ralumehullah) bu âyet-i kerimenin tefsîrinde Allah-u Te'âlâ'nın Arş üzerinde yerleştiğini düşünmenin akli ve nakli birçok yönden bozuk bir görüş olduğunu zikretmiş, akli delillerden onaltı huccet, onbir burhan ve bunların izahında naklettiği bir nice aksam ile de bu konuyu açıklamıştır ki, bunların tamamı, Allah-u Te'älä'nın, bir mekânda yerleşmek, bir yönde bulunmak, parçalardan birleşmek, sınırlı ve sonlu olmak gibi, sonradan yaratılanlara mahsus olan noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu isbata yöneliktir
Nitekim Allâh-u Te'âlâ'nın Alim olduğu konu edilince, herkes bundan Allâh-u Te'âlâ'ya hiçbir şeyin gizli kalmayacağını anlar, sonra akıllarıyla düşündüklerinde Allah-u Te'ala'nın bu ilminin, düşünüp taşınmakla veya bir duyu orgarını kullanmakla olmadığını anlarlar.
Yine böylece Allâh-u Te'âlâ'nın bir evi olduğu ve kulların orayı haccetmelerinin farz kılındığı bildirilince herkes bundan, Allah-u Te'ala'nın, Kendisine yalvarmaları ve ihtiyaçlarını arzetmeleri için onlara bir yer tâyin ettiğini anlar. Sonra akıllarıyla burada bir teşbih bulunmadığını, yani; dünyada kralların, saraylarında oturduğu gibi Allah-u Te'âlâ'nın o evi Kendisine mesken edinmediğini, öyle bir yere girerek sıcaktan soğuktan korunmaya çalışmadığını anlarlar.
Allâh-u Teâlâ kullarına Kendisine tâzimde bulunmalarını ve hamdetmelerini emredince yine herkes O'nun, kullarına Kendisini son derece yüceltmelerini emrettiğini anlar. Ama sonra akıllarıyla düşünerek Allah-u Te'alq'nın , Kendisine yapılan hamd ve tâzimlerle ferahlanmayacağırı, bunların yapılmamasıyla da gam çekmeyeceğini farkederler."
Bu mukaddimeyi iyice anladığın zaman, biz konuyu şöyle toparlarız: Allâh-u Te'âlâ, Kendisine hiçbir engel çıkaran bulunmaksızın gökleri ve yerleri dilediği şekilde yarattığını bildirdikten sonra Arş'a istiva buyurduğunu yani; dilediği şekilde yaratıkları yönetme fiilinin Kendisi için hâsıl olduğunu açıklamıştı.
Keffal rahımehullah Yunus sr 3. Ayetin de bu manayı tefsir ettiğini söylemiştir.
"Muhakkak ki Rabbiniz o Allah Teâlâ'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva buyurdu. Her emri tedbir ediyor"
Bu da açıkça göstermektedir ki; kendisinden sonra gelen cümlelerin tefsîrinden anlaşıldığı üzere, Arş'a istivă vasfı, Allâh-u Teâlâ'nın kâinatı yönetmesine işaret etmektedir.
İtikatta imamımız olan Ebu Mansur Maturidi (Rahimehullah) bu âyet-i kerimenin tefsirinde özetle şunları söylemiştir:
"Allah-u Te'aka'yı yaratıklarına benzeten Müşebbihe fırkası, Allah-u Te'ala'nın Arş üzerinde yerleştiği mânâsını bu âyet-i kerimeden nasıl anlayabilmişlerdir?
İstiva fiili, "Kastetme, ulu olma, düzgün olma, istila etme ve yerleşme" gibi farklı manalarla tefsîr edilebilmekteyken ve bir şeyin mânası, İzafe edil diği şeye göre değişirken, Allâh-u Te'ala'ya izâfe edilen bir istivadan, bütün manalar bırakılıp da sadece "Yerleşme ve oturma" manasını anlamanın cehaletten başka bir dayanağı olamaz.
Arş Üzerine İstiva Meselesi
Hak Teala'nin ثم استوى على العرش sonra arş üzerinde hükümran oldu" buyruğuna gelince: bil ki, bundan "O'nun arş üzerine karar kılmış olmasının murad edilmiş olması mümkün değildir. Bunun böyle olmasının mümkün olmadığına, hem akli hem de nakli açıklamalar delalet etmektedir.
Akli açıklamalara gelince; bunlar pek çoktur:
Şayet Allah arş üzerine karar kılmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, arş'ın hemen yanı başındaki taraf itibariyle sonlu (mahdut) olmuş olurdu. Aksi halde, arş'ın, O'nun zatına dahil olmuş olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Akıl, sonlu olan her şeyin bulunduğu o durumdan, zerre miktarı daha fazla veya daha az olmasının imkânsız olmayacağına hükmetmektedir. Bunun böyle olduğu zaruri olarak bilinmektedir. Binaenaleyh Hak Teâlâ, tarafların bir kısmı itibariyle sonlu ve sınırlı olmuş ol saydı, O'nun zatı, fazlalığı ve noksanlığı kabul etmiş olurdu. Böyle olan her şeyin, muayyen bir miktara tahsis edilmesi, bir tahsis edenin tahsis etmesi ve bir takdir edenin takdir etmesiyle olur. Böyle olan her şey ise, muhdestir. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ'nın arş üzerinde karar kılmış olması halinde, O'nun arş'a bitişik cihetten sonlu olması gerekeceği sabit olmuş olur. Eğer bu böyle olsaydı, o zaman da Allah "muhdes" (sonradan meydana gelme) olurdu ki, bu imkânsızdır. Öyleyse O'nun arş üze rinde olmasının imkânsız olması gerekir.
Eğer Cenâb-ı Allah, bir mekân ve bir yönde olsaydı, o zaman falan cihette olduğu söylenilen o şey, ya kendisine işaret edilebilecek bir varlıktır veya böyle değildir. Her iki ihtimal de bâtıldır. Öyleyse, Cenâb-ı Allah'ın, bir mekân ve yönde olduğunu söylersek, bâtıl (asılsız) olur
Eğer, Cenâb-ı Allah'ın varlığı ancak bir mekân ve yöne tahsis edilmiş olarak bulunsaydı, Allah'ın zatı, o mekân ve cihetin mevcut olmasına ve zatının varlığı da böylece başkasına muhtaç olmuş olurdu. Çünkü böyle olan her şey, "zatı gereği mümkin bir varlık olmuş olur. Bundan, Allah Teâlânın zatı ancak bir cihet ve mekânda bulunması halinde, zatı gereği mümkin bir varlık olması gerektiği sonucu çıkar. Bu imkânsız olduğuna göre, Allah Teâlâ'nın bir mekanda bulunması gerektiğini söylemek de imkânsız olur.
Eğer âlemin ilâhı arş'ın üzerinde olsaydı, O'nun ya arş ile temasta olması ya da arş'a sınırlı veya sınırsız bir mesafede bulunması gerekirdi. Bu üç ihtimal de bâtıldır, öyleyse Cenâb-ı Hakk'ın arş'ın üzerinde olduğunu söylemek de bâtıl (yanlış)tır
Nakli delillere gelince :
Allah Teâlâ, "O gün Rabbinin arş'ını (o meleklerin) üstünde bulunan se kiz melek yüklenir" (Hakka, 17) buyurmuştur. Alemin ilahı arş'ın üzerinde olsaydı, arş'ı taşıyan melekler, ilâhı da taşımış olurlardı. Bu sebeple ilahın, bir yönden taşıyan, bir yönden taşınan; bir yönden korunan, bir yönden koruyan olması gerekir. Böyle birşeyi ise, hiçbir akıllı söyleyemez.
Allah Teâlâ, "Allah gani (muhtaç olmayan)dır" (Muhammed, 38) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, kendisinin kayıtsız şartsız herşeyden müstağni olduğunu bildirmiştir. Bu ise, O'nun mekandan ve cihetten de müstağni olmasını gerektirir.
Bizim, Hak Teala'nın mekandan ve cihetten műnezzeh ve beri olduğuna kesinkes hükmederek, âyetin te'vili ve tefsiri hususunda teferruata dalmadan, onun ilmini Allah'a havale etmemizdir ki, bu bizim, Hak Teâla'nın "Halbuki onun te'ollini, Allah'tan başkası bilmez. İlimde yüksek gayeye erenler ise: "Biz O'na inandık" derler" (Ali Imran, 7) âyetinin tefsirinde yapmış olduğumuz açıklamadır. İşte bu mez- hep, bu görüş, bizim tercih edip savunduğumuz ve itimad ettiğimiz görüştür.