Normal İnsanlar Ben

#dc#dc comics#batman#tim drake#bruce wayne#batfamily#dick grayson#batfam#dc fanart




seen from Greece

seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from Costa Rica

seen from Malaysia
seen from China

seen from United States
seen from Italy
seen from Canada
seen from Japan
seen from Australia

seen from T1
seen from Netherlands

seen from Australia
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from China

seen from Greece
seen from Malaysia
Normal İnsanlar Ben
Keşke
Keşke çocukken fazla mutlu olmayıp birazınıda bu zamanlara saklasaydım. Lâzım oluyor arada.
Beyaz Diş - Jack Landon
Kitabı arkadaşım tavsiye etti ve daha okumaya başlamadım. Duyduğum kadarıyla; hayattaki zorluklara karşı ne olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiğini ayrıca doğadaki her canlının vahşi bile olsa sevgiye muhtaç olduğunu aşılamakta. Bu kitabı okumuş birileri varsa tavsiyelerini ve yorumlarını dinlemek isterim. . (=
birparagraf
Henüz
Birbirinden güzel yazılar toplamı ‘Henüz’. Çünkü, Ahmet Tulgar kullandığı malzemenin tüm sırlarına hâkim bir kuyumcu titizliğiyle işliyor dili. Başkalarının ağlatacağı konularda, boğazınıza bir yumru sıkıştırır yazılarıyla. Yahut, bizler ağzı açık bir şekilde ip cambazının numaralarına bakarken, arkadaki yan kesiciyi çıkarıverir ortaya. Gazeteci refleksiyle doğru yerlerde durur, edebiyatçı hassasiyetiyle en güzeli söyler ve gösterir denemelerinde. ‘Henüz’ tam da böyle denemeler toplamı. Memleket meselelerini siyaseten muhalif bir şekilde dile getirirken, kimseye hakaret etmiyor, ama yaranmak derdinde de değil asla! Hayranı olduğu Musil, Thomas Mann, Thomas Bernhard’a saygıda kusur etmezken, Joe Strummer’a da en az onlar kadar sıkı sarılıyor. Yıldız Tilbe’nin hattâ Alex de Souza’nın göz önündeki tarafları kadar, yaptıkları işlerdeki görünmeyen tarafları da anlatıyor. Sinirleniyor yer yer, hırsıza, uğursuza, soysuza, zimmetçiye, cimriye, vefasıza, sahte kabadayılara, empati yoksunlarına, unutkanlara, istediklerini hatırlayanlara sövdüğü için hak verirsiniz. Sonra bir İstanbul tasviri yapıyor ki, ağlarsınız. Tek kelimeyle, müthiş. Tam, Ahmet Tulgar’a yakışacak şekilde, bütün ülkeyi kucaklayan, umut dolu bir kitap. Onu daha sık okumanız gerektiğini anlayacaksınız. Yazıda Bruce Springsteen’den hiç bahsetmediğimi görüp şaşırmayın. O da var, kitabın bütün müzikleri ona ait.
[Henüz / Ahmet Tulgar / Doğan Kitap / Deneme]
birparagraf
İslam Korkusu
Bilhassa 11 Eylül tarihinden beri Batı dünyasındaki ‘İslamofobi’nin yeniden hortladığından söz ediliyor. Hatta Başbakan Erdoğan da Avrupa’daki kimi toplantılarda buna dair cümleler kurmuştu. Peki Avrupa’daki İslam korkusu tam olarak neydi? İlk, ne zaman başladı? Devletler ölçeğinde büyük askeri ve siyasi bir unsur olmasının yanında, bireyler ölçeğinde etkisi ne kadardı? Dönemin sanatçılarına ilham veren, pastacıya ay çöreğini yaptıran, halka “eyvah Türkler geliyor” dedirten şey neydi? Saydığımız unsurlardan tahmin edileceği gibi Kıta Avrupası’nda İslam korkusu, Endülüslerden ziyade Osmanlı etkisiyle doğmuştur. Bu konuda da ilk kırılma noktası elbette İstanbul’un fethidir. Ya sonra? Tarihçi Özlem Kumrular, bu soruları daha önce sormuştu aslında. Bu kez, kökenleri ve Türklerin rolü üzerinden meseleyi daha derinlemesine irdeliyor, ‘İslam Korkusu’ isimli kitabında. Hem de acayip keyifli bir şekilde. Kitap, adeta bir tarih romanı. Her biri 3 alt bölümden oluşan 11 ana bölümle inceliyor bu büyük söylenceyi. Fetih’ten halk anlatılarına, seyyah metinlerinden elçi mektuplarına, esir tanıklıklarından misyoner çarpıtmalarına, İslam-Türk-Barbar üçgeninden kadın-yemek-şarap üçgenine her şeyi farklı açılardan ve gündelik hayata olan yansımalarıyla ele alıyor. Üstelik birinci elden zengin kaynakçayla. Hem Avrupa hem İslam hem de Türk tarihi açısından herkesin okuması gereken bir çalışma.
[İslam Korkusu / Özlem Kumrular / Doğan Kitap / Tarih]
birparagraf
Yağmur Kesiği
Çoğunlukla belgesellerde veya konuya ilişkin araştırma kitaplarında karşımıza çıkan bir sözcüktür ‘kozmopolit İstanbul’. Hatta en güzel tasviri de Sait Faik öykülerinde karşımıza çıkar. Öyle bir İstanbul’dur ki o, yine Sait Faik’in öykülerinden alıntılarla anlatılır sadece, zira başkasında öyle gerçek anlatılmamıştır. Yaşı 50’nin üstündeki İstanbulluların çocukluk anısı gibidir çoğu. Onun dışında neredeyse unutulmuş ve edebiyatta bile eskisi gibi karşımıza çıkamaz olmuştur. Birkaç romanda, öyküde tesadüf etsek de bir veya birkaç ‘isim’le yetinilmiştir. Kim ne zaman ne yapardı? Aşkları, kavgaları nasıldı birbirleriyle? Selamı nasıl verir nasıl alırlardı? Kimse anlatmaz olmuştu uzun zamandır. Uğur Yücel’in ilk kitabı ‘Yağmur Kesiği’ o mitolojik diyarı yeniden karşımıza çıkarıyor. En janti mahalle ihtiyarları, en bitirim ve mert külhanbeyleri, en dolgun memeli ablaları, en çapkın abileri, en fettan yosmaları, en âkil imamı-papazı-hahamı, en cılız ve uyuz köpekleri geçit törenindeler adeta. Biraz gerçek biraz hayal bir mahallenin öyküleri Yağmur Kesiği. Hepsini tek tek sırayla tanıyoruz. Daha ilk öyküyle neredeyse fantastik bir diyara buyur ediyor bizi Yücel. Korkutucu bir yangınla başlıyor öyküler, sonra sular duruluyor. Ama boğazın dalgaları zaman zaman bu tuhaf köyü dövmeye devam ediyor. Arada 1920’lerde Prostia adlı bir köye geçip, bugünlerin aziz hikâyeleri okuyoruz. Sonra yer yer Kuzguncuk’u andıran mahalleye geri dönüyoruz. Hayatlarının en önemli hadiselerini kısaca öğreniyoruz bütün kahramanların. Hepsi karşımızda durup bize tebessüm ediyorlar sepya fotoğraflarda. Ama o kadar canlılar ki, bir sonraki öyküde ölümlerini okuduğumuzda ağlayacakmış gibi yutkunuyoruz. Mahallenin en janti levanteninin dillere destan cenazesinde Bobi ve diğer köpekler bile korteje katılıyorlarken Yücel’in nasıl bir masal anlatıcısı olduğuna tanıklık ediyorsunuz. En baştan söylemeliydim belki de bugünün İstanbul masalları bunlar. Hepsini birden veya ayrı ayrı alıp bir mahalleye uyarlayarak anlatsak, kulaktan kulağa yayılacaklar ve kısa zaman sonra herkes inanacak. Sait Faik yaşadığı İstanbul’u Burgazadası’ndaki vapur iskelesinde seyrederdi. Uğur Yücel loş bir kayıkhanede dumanaltı bir bitirim meclisinden anlatıyor. Bütün anlatıcılar her seferinde bir başka anıyı yâd ediyorlar adeta! ‘Yağmur Kesiği’, “Aslında yazar olmalıymış Uğur Yücel” dedirtecek öyküler toplamı.
[Yağmur Kesiği / Uğur Yücel / Can Yayınları / Öykü]
birparagraf
Susmak
Susmak isimli romanında yapacaklarını, daha 2008’de yayımlanan ‘Kasırganın Gözü’nde ‘avaz avaz’ duyurmuştu Necati Tosuner. Kasırganın Gözü’nde camın kenarında bir koltuğa sinmiş, zaman zaman nefretle, zaman zaman sevgiyle gördüklerini ‘dillendiren’ bir anlatıcı vardı. Hattâ bacaklarında hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen, dizlerine battaniye sermiş bir anlatıcı adeta. Kimi zaman sıktığı yumruğunu dizine vurarak susturulmuş hiddetini göstermek için vardı o battaniye orada. Ancak çok dikkat edersek görebileceğimiz.
‘Kasırganın Gözü’nde derinden duyduğumuz kısa, kesik kesik bağırışlar ‘Susmak’ta artık duyma eşiğimizi aşacak kadar yükseliyor. Bir çınlama hissediyoruz anlık! Sonrası büyük bir sessizlik.
Anlatıcı dizlerine, susturucu niyetiyle serdiği battaniyesini kaldırıp atmış bu kez. Evin içinde volta atıyor adeta. İçinden konuşuyor. Kendi kendine düşünüyor. Anlatıcı değil düşünücüye evriliyor deyim yerindeyse. Ama düşündüğü her şeyin uğultusu bizim kulaklarımıza geliyor. Kitabın adında patlatıyor havai fişeği Tosuner. ‘Susmak’ın hemen altında devam ediyor… Hakikaten, ‘Susmak ne kadar da yoruyor insanı!’
Aza indirgeme sanatı olarak tanımlanır şiir. En aza indirgenmiş haliyle… Tosuner, şiirlere kök söktürecek, en aza indirgenmiş romanı yazmış ‘Susmak’ta. Onun öykülerini bir dönem, “bireysel ve karamsar” sözleriyle eleştirmişlerdir. Evet. Bireysel ve karamsar. Ama bu kadar toplumsal bir roman da okumadılar, şimdiye kadar. Dipten gelen bir sarsıntı gibi her bölüm ve cümlesi. Birbiri ardına, birbirinden şiddetli artçılar.
Tam ortalardan bir cümle örneğin: “Güzeldi, çünkü bir genç tanırdım o zamanlar -karanfil çiğnerdi. Çünkü kız öpmeye heveslenirdi hep -gerçekleşmeyecek olsa da… Öyle işte… Bir genç tanıdım bir zamanlar: Boşa çiğnenmiş karanfil kokardı ağzı. Boşa çiğnenmiş karanfil kokuyor şimdi Türkiye.” Şimdiye kadar böyle bir cümleyle anlatılamadı Türkiye! Kendisiyle de kıyasıya dalga geçiyor Tosuner. ‘Haydi oradan seni kambur’ diyor, düşünücü anlatıcıya. Anlatıcı da yazara “Ey kam-bur-luk” diye bağırıyor sonra. Tüm sükûnetiyle kulağımızı uğuldatırken, bir önceki romanda dizine indirdiği yumruğunu boşluğumuza vuruyor, yine kısacık cümleleriyle. “Göçmen kuşlara bağırmak geliyor insanın içinden: ‘Gelmeyin!’ Çünkü yanlış yere geliyorlar. Eskiden göçtükleri yer değil burası. Yakında kalmayacak kuşlara da özgürlük.” Sözleriyle atılmış çığlığın öncesini ve sonrasını bir an evvel okumalısınız.
[Susmak / Necati Tosuner / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Roman]