Yaşayan Ölü Kadar Beyhudeyiz…
R: Times New Roman, 12 punto, 1,5 satır aralığı, iki yana yasla. Yapmazsan, yazılan yazıya konsantre olamıyorum.
M: Ben de şunu anlayamıyorum: Acaba obsesif kişilik bozukluğun mu var, yoksa harbi bir kaçık mısın?
R: Ben anlıyorum. Anladığım şey, hiçbir şey anlamadığım.
M: Al işte. Yine başladın zırvalara. Deli misin ulan sen?
R: Bir keresinde çok yaklaşmıştım. Delirmek üzereydim. Öylesine arzuladım ki çıldırmayı, başka hiçbir şey düşünemedim. Ve işte o an, salt çıldırmaya uyanmak istedim. Öylesine kısa bir andı ki ve ben öylesine çıldırmaya meyilliydim ki… Kalamadım öyle. Çıldıramadım. Çıldırmak istedim. Lakin çıldıramadım. Sen engel oldun. Her daim yükselen o aşağılık oto kontrolünle. Tuttun beni mantık çizgisinin gerisinde. Delicesine çıldırmayı istemek ne demek bilir misin sen? Sahi sen. Dışımdaki normal olan. İnsanların yüzüne normalmişçesine gülümsemeyi ustalıkla başaran. Sen. Beni içine hapseden, zincirleyen, en derin kuyuların en derin boşluklarına terk eden. Sen ne bilirsin “içinden” geldiği gibi davranmayı?
M: He ben de çıldırayım yani? İkimizi bir edip atsınlar akıl hastanesi denilen o hapishaneye? Söyle ne farkı var akıl hastanesinin hapishaneden? İkisi de defolu insanların özgürlüklerine hunharca el konulan gri binalar değil de ne? Senin “ciğerini” bilirim ulan ben. Ölürsün sen özgürlüğün elinden alınınca. Sen ölünce ben de ölmüş sayılıyorum, bilmem farkında mısın? Hani I. Dünya Savaşı’nda Almanya yenilince biz de yenik sayılmıştık, kapiş? Sen ve ben. Ya birlikte batarız ya birlikte çıkarız. Ne yazık ki bu vücuda ikimiz birden fazlayız…
R: Düalist bir paradoksta sürüklenip giden iki zıtlığız biz seninle… Yin yang misali, birbirimizi tamamlıyor muyuz, yoksa zıtlıklarımızda birbirimizi mi boğuyoruz, henüz emin değilim. Ancak şunu biliyorum ki; sen bensizken hiç, ben sensizken her şeyim. İşte tam da bu yüzden sensizliği arzuluyor, başka bir deyişle delicesine çıldırmak istiyorum. Şayet çıldırırsam senden sonsuza dek kurtulmuş olacağım. Benim dipsiz kuyumun tek merdiveni bu. Üstelik sular gün be gün yükseliyor, boğulmak üzere debeleniyorum, haybeye…
M: Çıldırmicam işte ulan. Seni kör kafeslere hapsedecek, insanlara kırıntını bile hissettirmeyeceğim. Bu konudaki ustalıklı yeteneğimi en iyi sen bilirsin. Sen. Sürekli acıtan gerçekleri konuşup, hayatı bana demir parmaklıksız zindan eden. En neşeli anlarımda içime gelip yerleşiveren, yerleştiği yeri acı acı kanatıveren, kanattığı yerde debelendikçe debelenen... Unutma, ben seni içime hapsediyorsam da, sen beni dışarıdayken hapsolmak zorunda bırakıyorsun. Parmaklıklar olmadan hapis kalmak ne demek bilir misin sen? Sahi, sen ne bilirsin ki, melankolik zırvalıklardan başka?
R: En azından senin gibi mutlu olmaya çabalayıp durmuyorum nafile. Bu saçma dünyanın farkındayım ve bu durumu senin gibi görmezden gelmek yerine, görüyor ve kabul ediyorum. Evet, başa çıkmaya çalışıyorum zaman zaman. Ancak dört bir yanın simülakrlarla kaplandığı bu hayatta, ben de gerçeğin yerine geçen ve gerçekliği bir daha hiç var olamayacak derecede yok eden sahte kadar sahteleşiyorum. Tanrı bile bir simülakr iken, ben neyim ki hakikatin ta kendisi olacağım? Sen mi gerçeksin ha, ben mi gerçeğim?
O değil de, gerçek nedir? Gerçek diye bir şey var mıdır? Gerçek var olabilmiş midir? Bunca sahte arasında, hakikat nefes alabilmiş midir? Her şey ‘-mış gibi’ değil de nedir? Gibiler dünyasında yaşamak ölmek değil midir? Yaşayan ölü olmak ne beyhudedir… Öyledir. Öyle olmaya devam edecektir… Ya da değildir. Öyleyse, olmamaya devam edecektir.
(Devamı gelebilir de, gelmeyebilir de…)
(Çıldırmayan öz bu ise, çıldıran nasıl ola ki?)