DAVET SOFRALARI...Mavinin derinliğinde
Her aşkın bir manzarası vardır. Yemek ve sofra sanatı da bir aşk manzarasına sahip olduğunda festivale ve ziyafete dönüşür. Yazmak ise tüm sanat dalları arasında en bedensiz olanıdır; okumak ve yazmak büyük ölçüde şahsi deneyimlerdir. Bu yüzden sanatçısının doğrudan seyircisiyle temas kurduğu bir sanat dalı olan "davet sofraları" bana her zaman ilham vermiştir. Yazdığınız kelimeler öncelikle seslerdir, zihine konuşur...Öyküleri okurken yön bulma, iz sürme gibi maharet gerektiren becerilerin de öğrenilmesi gerekir. Bir sanat olarak gördüğüm " davet sofrası" hazırlığında ise gelecek konukların yaşam tercihlerinden, renk seçimlerine kadar iz sürmenizi ve yönünüzü bulmanızı sağlayacak işaretler vardır. Ve bu sesler, yine zihninize ve içinizdeki o küçük tasarımcıya konuşur.
Dünya, kıyılarında ve derinliklerinde mavidir. Size dünyayı verseler değişmeyeceğiniz dostlarınız için "mavi" rengi tercih ediniz. Beyaz'ın ferahlığıyla nefes alsın o masa...İçerisini bembeyaz lisianthus çiçekleriyle doldurduğunuz kristal vazoyu, masanın ortasına yerleştirin ilk iş. Haşhaşa buladığınız rokforlu peynir toplarını iliştirin bir kenara. Sıcacık bir porselen kaşık dolusu humusu, kızdırılmış tereyağına atılmış kavrulmuş fıstık ile ikram edin. Semizotunu portakalın suyu ve nar'ın mavimsi ekşiliğiyle tatlandırın. Mavinin içerisinden sofraya taşınan deniz börülcesini, haşlayıp sıyırdıktan sonra taze çilek ve taze ceviz ile taçlandırın. İncecik bir dilim pastırmanın baklavalık yufka içerisinde, mavi beyaz küf rengindeki rokfor ile sarmaş dolaş halleri, tavadaki yağın kızgınlığıyla çıtır genç bir aşk'a dönüşsün hadi şimdi de! Sonuç, dünyalara değişmeyeceğiniz dostların yüzünde o kocaman gülümseme...
Blues Güneydoğu Amerika coğrafyasında evrim geçirmiş bir müzik türü. Blue kelimesi, mavi ruh halleri için kullanılır ve etimolojik olarak baktığımızda 1600'lü yıllara dek bu müziğin izini sürmek mümkün...İşte bu özel gecenin müziği tabii ki "blues" olmalı...BB King'den " How blue can you get?" neden doğru bir seçim olmasın ki? Masaya, dolayısıyla öncesindeki hazırlığa geri dönüyoruz şimdi... Büyük bir bütün bonfileyi taze yeşil baharatlar ve balla marine ettikten sonra, demir bir tavada mühürleyin. Büyükçe bir dikdörtgen olarak açtığınız milföy içerisinde sarıp sarmalayın aşkla. Kat yeri alta gelsin, her iki ucunu alta katlayın. Üzerine hamurun geri kalanından, mavi ladin yapraklarını andırır yapraklar ve dallar kesin bıçak yardımıyla. Bolca süsleyin... Yumurtanın sarısını erimiş tereyağ ile karıştırıp, fırçayla sürün. Nar gibi kızarsın fırında... Blues müziğinin melezliğine benzeyen bir damar, benim içimdeki yemek masalcılığını aynı Dinesen öykülerindeki gibi mavi bir renkle besliyor galiba bu defa. Bu masal daha aydınlık ama alışkın olduğunuz kısa hikayelerime nazaran belki biraz şaşırtıcı. Mavi porselenler dışında hiçbirşey ile ilgilenmeyen İngiliz aristokratlar aklımın bir kenarında aynı anda... Bu mavi-beyaz porselenlerin üzerindeki en belirgin betimleme mavi söğüt, kuş, ağaç, su ve ayrı düşmüş aşık insan desenleriyle aslında trajik bir masal. Bu trajik masal üzerinde dilim dilim servis edin ana yemeği. Tarçın kokusuyla şaşırsın, mavilik içerisindeki hüzün... Bol kuş üzümü ve bademle zenginleşmiş, usulüyle pişmiş bir iç pilav ancak tarçın ile tatlandığında, tabaktaki maviliği hüzünden tutkuya ve beyaz bir şarkıya dönüştürür... Mavi renge ve zihnimdeki yaşanmış "davet sofraları"ma doğru yaptığımız bu yolculuk sonrası, belki de etrafınızdaki herşey mavi olacak ve bu mavi dünyanın orta yerinde kalbimiz birlikte ve usulca atacak... Mehtap Süner Susuzlu






