RHEİN'de SARI SONBAHAR
Basel öfkeli akar Rhein'in ana hattı üzerinde yer alan bir lokasyonda değil. Burası bir liman şehri. İnn nehri ile ara bir kanalla Rhein'e bağlanmış bir bölgede. Basel'den Strasbourg'a 500 mt. kadar aşağı indik nehirde ilk. 12 adet önemli kilit ve seviye havuzu geçtik, henüz tam da yaşanacakları bilemeden…Kaynak bölümü Engadine olan bu nehrin, Rhein ile buluştuğu Alsace'a yol alıyoruz bugün. 1.760 kmlik öfkeli akar bir nehirin suları usul usul atacak bizi üzüm bağlarına… Fransa'nın doğusunda, nehrin bizi sürüklediği yerde Alsace. Kelime anlamı “boş tanımlanmamış alanlar” demek olan Alsace, masal kentleri içerisine saklamış 13. ve 14. yüzyıldan kalma bir film platosu sanki. Molsheim'dan Colmar'a doğru yol alıyorduk. 170 km lik şarap yoluydu bu. Sol tarafımızda 100 km boyunca Kara Orman bölgesi kalıyordu. Almanya ve Fransa arasında sınır çizen Rhein nehri, kim bilir kimleri buluşturmuştu bunca yıl boyunca?Düşünmeden duramıyordum… Yüzyıl savaşları Fransayı çok meşgul ettiğinden bu bölge Almanlar'ın eline geçiyor bir dönem. XIV. Louis dönemi ise Fransa sahip oluyor bu kıymetli topraklara… Aslında bu bölgedeki köylerin isimleri Alman orijinli, ancak Fransızlar yaşamakta. Bu topraklar 2.Dünya savaşına kadar Almanlarda kaldığı için de bu isimler insana Fransa'da değil, Almanya kasabalarında dolaşıyor hissi veriyor. Colmar bölgenin en önemli şehri, Frederic Auguste Bartholdi, Colmar doğumlu. New York'ta Özgürlük Heykeli'ni yaratan heykeltraş… Hani 48 mt. kaidesiyle 98 mt. yüksekliğinde ve 360 parçaya bölünerek New York'a gönderillen şu meşhur heykel… Başındaki oklarıyla 7 denizi ve 7 kıtayı temsil eden, uzaktan olsa bile görmek için kilometrelerce mesafeler katettiğimiz o heykel! Aslında 2. Abdülhamit tarafından sipariş edildiği söylenir ancak Müslüman bir coğrafyaya uymayacağı düşünülerek sonradan New York'a Özgürlük Anıtı olarak yerleştirilir. Heykel'in yüzündeki ifadenin, Singer dikiş makinasının üzerindeki kadının yüzündeki ifadeyi andırdığı da sonradan yapılan yorumlar arasında… Her Alsace köyünde birkaç Yahudi sokağı var. Aslında 2. Dünya Savaşı bu bölgede bir bakıma Yahudiler için bir soykırım olmuş, vebayı buraya taşıdıklarına inanılmış. Kuyu sularının kirletilerek hastalığın yayıldığı düşünülmüş. Yine acı veren bir hikayenin kısık sesleri var bu güzel coğrafyada bile…
Sarı kum taşı ve kırmızı kum taşından imal Colmar yine de büyüleyici! Mavi kırmızı ve sarı rengin eskiden kullanıldığı, şimdilerde yeşil ve menekşe renklerinin de hakim olduğu mahallesi 1930'da restore edilmiş yeniden. Eski balıkçıların sokağı olarak da bilinen ve Riesling şarabıyla hazırlanan lahana yemeği ile öne çıkan Colmar, 1906 yılında inşa edilmiş Tren Gar'ı ile de bir kez daha etkileyici…Küçücük dükkanları, çiçeklerle süslü balkonları, Bertholdi Müzesi, ilginç yüzlerle bezeli tarihi binası ( Maison de Tetes) ile Colmar, küçük bir trenin içerisinden aldığım fotoğraf kareleriyle benimle Riquewhir'e doğru yol alıyor… Alsace'ın en çok ziyaret edilen köyü Riquewhir! Tipik Alman mimarisi yarı ahşap pastel tonlu ve çiçekli evleriyle, hindistancevizli makaronlarıyla, etrafını saran üzüm bağlarıyla bölgenin incisi… Hemen ardından Alman yazar Goethe'nin şehri Strasburg'da güzel bir öğleden sonrası saati yakalıyorum. Aniden yağmur bastırıyor, keyifli bir kahve ve yanında Apple Strudel söylüyor, sonrasında sokaklarında aylak aylak dolaşmanın tadını çıkarıyorum.
Alsace bölgesinde irili ufaklı 15 binden fazla şarap üreticisi var. Hikayesine gelince… Fransa'da üretilen şarabın %33'ü Alsace'dan çıkıyor. Yamaçlarda olan üzüm, eğim sebebiyle güneşi farklı açılardan aldığından bu üzümün tadı da farklı oluyor. Ribauville 1300 kişinin yaşadığı bir köy. Yine Alsace bölgesinin en çok ziyaret edilen açıkhava müzesi köylerinden biri. Bu bölgenin sembolü leylek! Alsace leylekler için en önemli göç noktası Avrupa'da. Göç yolunda sıcak havaya ihtiyaç duyan leyleklerin kasabası Ribauville, Rubenstine dükleri tarafından yapılan kalelerinin restore edilmemiş halleriyle aşağıdaki kasabaları selamlıyor. Fransa tarihinin en önemli karakteri Louis XIV, hatırlarsanız…Versailles Sarayı'nda bile tuvaletin olmadığı, kokan baş için peruğun, kokan vücudu örtmek için beyaz kalın çorabın, pisliğe basmamak için topuklu ayakkabının giyildiği eskilerin Fransa'sını tasvir etmeye çalışıyorum zihninizde. İşte o dönemde bugünkü Fransa'yı yaratan enteresan adam XIV. Louis, parfümü Bourbon ile günümüzde hala Benelux mağazalarında kendisini bize hatırlatıyor. Bu çok keskin kokuyu her elime aldığımda, insanoğlunun kusurlarını kapama ihtiyacı içindeki yaratıcılığını hissediyorum…
Speyer, Rhein nehrine sırt vermiş limanında teknik müzesiyle karşıladı bizi, ulaşım üzerine olan kargo uçakları, maket avcı uçakları ile sıradışı bir liman. Goethe'nin yaşadığı, seyahatnamesinde bahsettiği yer Speyer… Mannheim'a gelince… Bir saat sonra biz konuklarını karşılayacaktı. Ama öncesinde Heidelberg vardı. 1386 yılında yapılan Almanya'nın ilk üniversitesine ev sahİpliği yapan, bilinen en romantik şehirlerden Heidelberg. Neckar nehrinin kıyısında, bir çok dramatik olayı bünyesinde taşıyan Heidelberg Kalesi ile Frederic ve Elizabeth'in aşkına tanıklık etmiş o muazzam şehir…Bu şehrin geçmiş tarihinde de yine Romalılar'ı görmemek mümkün değil. 85 milyon nüfusu barındıran Almanya'nın 25 milyonu yaşlı. 2. Dünya Savaşı Almanya adına bir yıkım. 100 milyondan fazla insan hayatını kaybeder…Normandiya Çıkartmasıyla kaderleri değişen Almanlar, Hitler'in de intiharıyla kabuk değiştirir. 1945 sonrası gelen Marshall yardımlarıyla gelişen Almanya göç almaya başlar. Yeniden yapılanmanın tek yolunun tasarruftan geçtiğine inanan Almanlar, bombalanan Almanya sonrası halkın gayretiyle ve fazlaca çalışma sonrası enkazı kaldırır . Bu fazla çalışma sonrası da bildiğimiz Alman disiplini oluşur. İşte Heidelberg ve aşağıda bahsedeceğim diğerleri bugün bu çalışmanın eseri olarak dimdik yeniden hayattalar.
Heidelberg önemli yazar ve şairlerin geçtiği bir yer de aynı zamanda. Dünyaca ünlü bir matbaaya da ev sahipliği yapıyor. XIV. Louis buraya da geliyor ve kaleyi yerle bir ediyor. Sonrasında onarılamayan bu kale, cephaneliğe düşen yıldırım sebebiyle bir kez daha kadere teslim oluyor. Heidelberg beni yöresel giydirilmiş bebekleri, sosis ve çok lezzetli patatesleriyle de büyüledi. Heidelberg'e 25 dakikalık bir mesafede olan Mannheim, 1. Wilhelm'in yaptırttığı şehrin sembolü su kulesi ile bizi karşılıyor. Mercedes Benz müzesi 2006 yılında açılır bu şehirde ve mimarisi ile de son derece etkileyici bir yapı. Mannheim birbirini kesen caddeleriyle tam bir kareler şehri. Kaybolmanız mümkün değil. İlginç şehir planlamacılığıyla örnek bir şehir.
Aynı günün gecesi saat 01:00'i gösterdiğinde Rüdesheim'a varıyoruz ve demirliyoruz. Rudesheim beni sakin yaşamı, sessiz evleri, yamaç aşağı inen üzüm bağları ile Rhein kıyısına yerleşmiş bir inci gibi karşılıyor. Sabah küçük bir trene atlıyor ve Rüdesheim Üzüm Bağlarının arasından yol alıyoruz. Dinlenmek için Rüdesheimmer Cafe'de mola veriyor ve meşhur kanyakları ile tatlanmış bir kahve söylüyorum. Ekim sonu hava oldukça serin. Kışın tam Aralık soğuğunda, bu üzüm bağlarının ortasına kurulmuş bu masal şehirde aynı kahveyi içmenin hayalini kuruyor, küçük bir çocuk gibi heyecanlanıyorum.
Ardından dört saat boyunca gemimizle Rhein'de yol alırken herbirinin ayrı ayrı hikayesi ve efsanesi olan şatolar, üzüm bağları bize eşlik ediyor yol boyu. Yolumuz üzerindeki Lorelei geçidi adını, Lorelei adlı denizkızından alır. Altın saçlı denizkızı Lorelei efsaneye göre, Rhein'e bakan yüksek kayalıklardan aşağı doğru saçlarını tarayarak şarkı söyler. Sesini duyan nehirdeki denizciler büyülenir. Ve akıntıya dikkat etmedikleri için tam da burada kayalıklara çarpar ve devrilirler. Lorelei'in büyüsü ölüme götürür denizcileri. İşte bu kayalıkların önünden Koblenz'e doğru yol alırken kaleme alıyordum zihnimde dondurduğum fotoğrafları… Koblenz, Rhein ile Moser'in tam birleştiği noktaya kurulmuş bir şehir. Bu buluşma yerine inşa edilmiş kalesiyle şehir, girişi kontrol ediyor adeta. Bu köşenin bir başka adı da “ Alman Köşesi”… Almanya'nın birleşmesini de temsil eden bu köşesiyle Koblenz, Moser kıyısındaki mahkeme binaları ile de ün salmış dünyaya. Romantik Rhein yolculuğunun Koblenz'den itibaren başladığı söylenir. Koblenz'den demir aldığınızda Cocheim'e doğru, yine sağlı sollu Riesling bağları selamlıyor. Öğleden sonra 13:00- 16:00 arası yaptığımız bu parkurda nefeslerimizi tuttuk. Sonbahar'ın tüm sarı, kızıl renkleri nehrin üzerini tuval gibi kullanmış. Bir kez daha doğanın karşısında saygıyla eğiliyor, an'ın tadını çıkarıyorum. Bu romantik parkur sonrası yine insanoğlunun müthiş zekası sonucu doğaya hükmetmeye çalışır tavrıyla inşa edilmiş nehir seviye kapaklarına yanaşıyoruz. Klostrofobik insanların çok zorlanacağını düşündüğüm yan duvarların, geminin her iki yanını kapatışını izliyorum. Sanki bu büyük gemi bir denizaltına dönüşüyormuşçasına hepbirlikte aşağı çekiliyormuşuz hissi kaplıyor her yanı. Oysa nehir seviyesi tam da burada yola çıktığımız Basel'deki gece gibi, düşürülüyor. Kapaklar açıldığında nehir suyu salınıp size yol verildiğinde, gemiyle birlikte siz de yükseliyor yan duvarlardan kurtuluyor ve gün ışığına kavuşuyorsunuz. Bu siyah üzeri diş diş tırmıklanmış duvarların üst dokusuna tutunmuş sonbahar yaprakları enteresan bir tablo oluşturuyor önce. Odanızda istirahat halindeyken, yanlarda topladığınız perdelerden size çok yakın duran siyah zeminli bir yağlıboya tablo adeta. Yukarıyı müjdeliyor bu kızıl sarı yapraklar. Yükseliyor, yükseliyor ve yukarıda sizi bekleyen öfkeli akar Rhein'e yeniden kavuşuyorsunuz. Cocheim'e vardığımızda saat 17:00'yi gösteriyordu. Gece 22:00'ye kadar bu masal kasabada demirli kalacaktık. Tepeden Moser'e bakan şatosuyla, mini mini çarşısı, ılık apple strudel ikram eden kafeleriyle, nehir kıyısında bisiklet süren genç kızlarıyla bu soğuk iklimli şehir, nehir üzerindeki köprüden bakıldığında içerisinde birçok sürpriz saklar gibi göz kırpıyordu. Köprüyü adımlayıp, aşağıdaki çarşının merkezine inebilmek için kullandığım merdivenler koyu siyah adım gölgelerini oluşturdu yan duvarda. Küçük bir kafede kendimi koyu bir kahve ve apple strudel söyleyip etrafı izlerken buldum. Var olanın yanında var olmayan sevdiğimi arıyordu gözlerim. Birkaç parça hediyelik eşya paketlettirdikten sonra, gemiye geri döndüm ve kendime sıcak bir çay hazırladım.
Düsseldorf ve Köln en ağır tahribatı görmüş şehirler Almanya'da. Büyük bombardımanlar… 10.000 adet bombanın bir gecede boşaltıldığı şehir Köln!! Bir tek katedral ayakta kalmış. Vestfalya bölgesinin, kuzey Rhein bölgesinin şehirleridir Köln ve Düseldorf. Bu bölge 16 milyonlık bir nüfusa sahip. 80 milyonluk Almanya'nın 16 milyonu bu bölgede. İkiyüz'den fazla meslek grubu var bu ülkede ve en az 8 ay gibi bir süre eğitim almadan hiçbir meslek icra etme izniniz yok. Düsseldorf alışveriş ve moda merkezi konumunda. Alman imparatorluğunun şaşalı döneminin şehri. Kral için ve O'na bağlı soylular için Königs Caddesi oluşturulmuş. Burası şehrin kalbi. Rhein nehri Belçika Antwerp'e de bağlıyor Düsseldorf'u. Buradaki toprakların % 40'ı sürülebilir, yani tarıma uygun. Bu oldukça büyük bir rakam diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslayınca. Böyle olunca tarım makinalarında Almanya ve Hollanda dünyada bir ve ikinci sırada… Köln'ün adı Koloniler'den geliyor. Yine Romalılar burada bir koloni kuruyorlar. Gotik tarzda inşa edilmiş katedrali ile öne çıkıyor Köln. Alsace bölgesinde kullanılan sarı, kırmızı kum taşıyla Köln'de karşılaşmadım. Bu şehirde 365 günün sadece 50 günü güneş görülüyor. İşte Köln'de yeraltından çıkan nötr renkteki taş da güneş görmeyince kararmaya başlıyor. Katedralin üzerindeki siyah taşların dilini bu bilgiyi edindikten sonra daha iyi anlıyorum…Nehir kenarındaki Çikolata Fabrikasıyla da ünlü Köln şehri aslında üzerine atılan 250.000 bomba ile tamamen yok edilmiş! Alman disiplini ve çalışkanlığı ile yeniden aslına uygun yaratılmış şehir Köln'ü, terketme zamanı geldi. Rhein kanalıyla Amsterdam'a bağlanacağız yarın sabah! Dom Katedrali'nin orada eski bir pastanede sıcak bir fincan çay içtikten sonra, kısa bir yürüyüş sonrası Rhein'de usulca gece boyu yüzecek olan gemimize dönüyorum. Ertesi gün öğlen saatlerinde Amsterdam limana demirliyoruz. 1602-1608 arası Hollanda'nın altın çağı olarak bilinir. Denizciliği ile meşhur ve ticari kaygılar üzerine kurulmuş bir ülke olan Hollanda'nın en büyük mücadelesi suya karşı olmuş. Arazisinin ¾'ü sular altında kalan ülke insanı, 1586 sonrası Hollanda Krallığını hiç bir milliyetçi düşünce olmadan kurarlar. Yaptıkları gemilerle Ümit Burnunu geçerek, diğer kültürleri Amsterdam'a taşırlar. Gelen malları depolamak için merkezde binalar yaparlar. Napolyon dönemi de Hollandalılar için bir yıkım dönemidir aslında. Bu toprakları da ele geçirdikten sonra kardeşini Hollanda Kralı ilan eder, Napolyon Bonaparte. 1813'te gücünü kaybetmeye başlar ve Hollanda eski şekliyle yönetimine devam eder. Yani Anayasal Monarşi ile yönetilir. Kuzey Hollanda ve Waterland denen bölgesinde yol alıyorum şimdi. Heyecanla az sonra göreceğim Marken ve Volendam adalarını düşünüyorum… Hollandalılar önce değirmenleri buldular. O dönemler bataklıklar değirmen ile kurutulur. Su seviyesi 3 mt ise, örneğin 2 değirmen ard arda inşa edilir ve bataklık suyunu tahliye eder. Kuruyan bataklığa toprak getirilip “polder” ( set çekilmiş toprak) adı verilen tarlalar oluşturulur. Ve tarıma açılır…ara kanallar açılarak bu tarlalardan taşan su polderlerin diğer tarafına alınır. İlginç bir matematik ve fizik geçerlidir Hollanda topraklarında. Hollanda'nın suyla savaşı fazlasıyla takdiri hak ediyor ve insan zekasına şapka çıkartan cinsten. Marken'e doğru yol alırken Edam köyü 2.5 km uzaktan göz kırpıyor. Dünyaca ünlü Edam peynirinin üretildiği, hayvancılığıyla ün yapmış kasaba Edam. Local bir süt ürünleri çiftliğinden bolca Edam ve Gouda peyniri aldıktan sonra yola devam ediyorum.
Deniz seviyesinin altında setin (polder) sağ tarafında yol alıyorum. Daha önce hiçbir coğrafyada deniz seviyesinin altında bir karayolunda yolculuk yaptığımı hatırlamıyor, bir sonraki durakta göreceklerim için daha da heyecanlanıyorum…
Gouda'ya gelince, Rotterdam şehrine 15 km mesafede bir kasabadan alıyor ismini. Fransızların Emmental'ine benzeyen bir çeşit peynirleri daha var. Büyük kazanlara sağlıklı sağılan sütler konur önce ve bu sütler hiçbir şekilde bu çiftliklerde pastörize edilmez. Isıtma işlemi başlar, 1 saat boyunca 28 dereceye getirilir. Daha sonra peynire bir bakteri salınır. Maya da yoğunlaşmasını sağlar ve bıçakla 1. kesim yapılır ve 36 dereceye çıkarılır, 2. kesim başlar. Uzun lafın kısası 100 lt sütten 10 kg peynir çıkar. Kesilen parçanın etrafına parafin sarılır tuzlu suya bırakılır ve en erken 2 hafta sonra tüketilir. Hollanda peynirini kesmediğiniz sürece çok uzun yıllar kalabilir. 6. aydan sonra peynir aslında sertleşir ve acılaşır. Bunlar da tabii ki şarap ile çok iyi eşleşir.
Volendam adasında küçük bir kafe'de kahveyle dinleniyorum. El işi bebekleri, kızarmış yerel balıkları, mavi yeşil boyalı sivri çatılı tertemiz evleriyle Volendam gördüğüm en güzel balıkçı köylerinden biri… 1300 kişinin yaşadığı bu adada 17. yy balıkçı evlerini gezdim. Adanın en yaşlı balıkçısının evi, mavi el boyama duvar tabakları, kenarda kendi elleriyle yaptığı ahşap sallanan sandalyesiyle ve çocuklarını büyütürken kullandığı eski ağaç ranzasıyla beni o yıllara aldı götürdü. 4 kişilik bir balıkçı ailesinin toplam yaşam alanı bugünle karşılaştırıldığında çoğunluğa nefes aldırmazken, yine o günlerde aile olmanın ve sevmenin gücüne işaret etmeden geçemeyeceğim..
Ada hayatından uzaklaşıp, uzun soluklu seyahatimin sonlarına yaklaşırken bir büyükşehir güncesi ile veda etmek istemiyorum. Ama 860 bin kişinin yaşadığı ve 1.5 milyon kayıtlı bisikletlinin olduğu Amsterdam beni bu gece misafir edecek. Geçiş üstünlüğünün her zaman bisikletlinin olduğu, kocaman pencerelerinin ardındaki perdelerinin ardına kadar açık tutulduğu bu dinamik şehirde “rutin” kelimesi sanıyorum insanına da çok uzak… Eskilerde binaların dış cephelerinden genişliklerine göre vergi alındığından, Amsterdam'da binaların dış cepheleri dar ama arkaya doğru genişliyor. Pencereler içeri eşya almada kullanıldığından geniş tutulmuş ve dış cephede görünen demir çengeller aracılığıyla yukarı eşya çekilirmiş. Mimaride şehir genelinde, yenilenmiş dış cephelerde dahi hala daha bu çengelleri bolca görüyorsunuz.
Sağımı solumu saran Lale soğanlarına bakıyor, Hollanda'ya Osmanlı'dan geldiğini hatırlıyor ve renklerin arasında kayboluyorum…
Rhein'e veda etmek için sırtımı Amstel'e dönüyor ve öfkeli akar nehre doğru bu sarı sonbahar, uzunca el sallıyorum…
Teşekkürler hayat!
Mehtap Süner Susuzlu 4.11.2017












