Buraya gidip ayaklarınızı suya sokmayı deneyiniz..

seen from United States
seen from China
seen from Russia
seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from Peru
seen from United States
seen from Peru
seen from Germany
seen from Canada
seen from United States
seen from China

seen from United States
seen from Canada

seen from United States
seen from Russia
seen from Canada

seen from Singapore
Buraya gidip ayaklarınızı suya sokmayı deneyiniz..
7 gece, 4 ülke, 1200 km’de 5. durak: Münih
Üstünden tam 6 ay geçtikten sonra yazmaya devam etmem hiç hoş olmasa da, bu güzel gezinin son durağı Münih’ten de bahsetmem gerekiyor. Gezinin en az değerli olan durağı olmasından kaynaklı, bu kadar geç yazdığımı düşünüyorum.
Aşırı tatlış otel sahiplerimizle vedalaşıp, park cezamızı Sparkasse’ye ödedikten sonra -evet park cezası yemişiz nehrin kenarına park ettiğimiz yerde- Salzburg’dan çıktık ve 2 saatte Münih’e vardık. Ve ilk iş Englischer Garten’e gittik.
Park şehrin göbeğinde ama şehirden çoook uzaktaymışsınız hissi veren devasa bir yeşil alan. Her zamanki gibi. Avrupa’daki nerdeyse tüm şehirlerdeki bu kocaman parkları gördükten sonra minik sinir krizleri geçirmemek elde değil. Şimdi hangisine sinir olayım? Ülkemizde böyle parklar olmamasına mı, olsaydı bile gidemicek olmamıza mı... Neden gidemeyiz, çünkü gündüzleri mangalcılar akşamları esrarkeşler basar. Neyse.
Parkta biraz yürüdükten sonra sörfçülerin olduğu yere gittik. Şimdi bu olayı anlatmam gerekiyor detaylı. Parkın içinden geçen suyun (nehir diyemiyorum yani nehrin bir kolu) bir kısmında, kot farkı oluşmuş ve su acayip büyük dalgalar yaparak akıyor. Ve insanlar bu büyük dalgaları sörf alanı olarak kullanıyor.
Sırayla suya atlıyorlar ve sörf tahtalarından düşene kadar mis gibi sörflerini yapıyorlar. Esas çılgın kısmı ise sonrası. Bence. Tahtadan düştüklerinde akıntıya kapılıyorlar. Akıntıyla birlikte sürükleniyorlar ve sen ilk izlediğinde aman allahım sörfçü akıntıya kapıldı boğulup gidicek modunda heyecanlanıyorsun. Ama onlar bi şekilde suyun akıntısının hafiflediği yerde kenara çıkıp, yukarı tırmanıp, pıtı pıtı geri gelip sıraya giriyorlar. Buz gibi havada, buz gibi suya girip çıkmaları zaten yeterince şaşılacak bişeydi. Ve biz büyülenmiş gibi dakikalarca bu olayı izledik.
Ordan ayrılıp Marienplatz’a geldik. Marienplatz’a gelmeden önceki alanda kocaman bir pazar kuruluydu, standlara tek tek bakarak meydana geldik. Oldukça kalabalık ve meydanda kocaman belediye binası (Rathaus) tüm heybetiyle duruyor. Ve evet belediye binası haşmetli, görkemli ama bence sıfır estetik, çok kaba, fazla büyük bir bina. Üzgünüm Almanya’yı sevemiyorum. Deniyorum, olmuyor :)
Yavaştan acıktığımız içim meydandaki kocaman avm’nin en üst katına çıkıp, 100gr’ı 1,98 euro olan açık büfe restoranda yemek yedik. Ve orda İroş, Arap turistlerin çok ilgisini çekti nedense ve turistler onla konuşmaya çalışıp, fotoğraflarını çektiler.
Ordan, Hitler’in meşhur konuşmasını yaptığı Hofbrauhaus’a gittik. Gerçekten çok ama çok ilginç bir yer. Restoran değil, birahane değil, cafe hiç değil. Devasa bir alan düşünün yani restoran gibi ama devasa. Ve içerde büyük piknik masaları gibi masalar var, hepsi en az 20 kişilik upuzun. Ve herkes masalarda iç içe oturup XXXXL bardaklarda bira içip, sohbet ediyor. İçerde Bavyera kıyafetli kızlar bretzel satıyor kollarında sepetlerde. İçerisi o kadar kalabalık ki, oturucak yer bulmak imkansız. Ama çok hareketli, eğlenceli, aktif bir yer. Arada amcalar çıkıp müzik de çalıyor. Çok hoşuma giden bir yerdi gerçekten.
Münih’te zamanımız kısıtlı olduğundan günü burda noktaladık ve otelimize döndük ancak otele dönerken şöyle bir iğrençlik yaparak döner aldık. Evet Münih’te turkish kebab yedik ama pişman değiliz :)
Ayrıca bahsetmek istediğim bir konu da arabamızı teslim etmemiz.
Arabamızı yine Münih’ten Enterprise’tan kiralamıştık. Bırakırken de havaalanında rental car return tabelasını takip ederek kiralık araç otoparkına gittik. Orda arabalarını bırakacak olan herkes, hangi firmadan kiraladığı fark etmeksizin sıraya giriyor. Ve sırası gelenin arabası kontrol edilip teslim alınıyor. Tüm firmalar kendileri tek tek teslim almak yerine, bambaşka bir şirketle anlaşmış ve o şirketin adamları ilgileniyor bu işle. Herkes aynı yere teslim ediyor. Yani sırf kiralık araç teslimi için ayrı bir şirket olması ve inanılmaz koordine ve sistemli şekilde bu işi yürütmeleri bana ilginç geldiği için yazmak istedim.
Uçakta İroş’un da uyumasıyla çok rahat geçen yolculuğumuzun sonuna evimize vardık ve bir sonraki gezinin planlarını hemen yapmaya başladık :)
Minik hafta sonu gezileri: Kozbeyli Köyü
Bugün 1 günlük tatilden yararlanıp Kozbeyli Köyü’ne gittik. Herkes, çok popüler oldu, millet burdan taş ev almış, alıncak ev kalmamış bilmemne diyip duruyordu. E tabi merak :)
Köy çok tatlı, sakin ve huzurlu. Bloglarda Alaçatı’ya benzetilmiş ama bence hiççççç alakası yok ve umarım olmaz da. Deniz manzaralı, daracık sokaklı, taş evleri, minik restoran ve kahveleri olan bir Foça köyü işte... Sevilesi.
Aslında böyle anlatınca aynı Alaçatı’yı anlatır gibi oldu ama. Yok yok hiç benzemiyor. Gidin görün.
Hakkaten restorasyon çalışmaları son hız devam ediyor çünkü bazı sokaklar kapalı ve koca koca iş makineleri var.
Biz 4s2′de gördüğüm Ağaçlı Ev’e gitmeye karar vermiştik. Sokaklar çook dar ve hep yokuş olduğu için arabayla birazcık zorluklar yaşadıktan sonra bulduk. Meydanı geçip düz gittikten sonra hemen solda. Kabak çiçeği dolması, pişi, kızartma ve eRiK suYu süperdi. ama esas bu kahvaltı yerinin kendisine bayıldık ve ben tabiki fotoğraf çekmeye doyamadım.
Ağaçlı evden sonra meşşşşhur Şakir’in Yeri’ne gittik. Onun da dibek kahvesi meşhurmuş. Herkesin dip dibe oturduğu, çok samimi, içerisi çoook eski ve her köşesi Atatürk resimleriyle dolu çok salaş bir kahve. Kahvesi de çok hoştu ama Sahibi Şakir Abi daha hoş. Tam bir çılgın. Ben ne var ne yok diye içeri girdiğimde kolumdan tutup hemen dibeğin yanına götürüp kahve dövüyormuş gibi yaptı ve “hadi çek çek beni çek” dedi. Ben şoklara girerken bi yandan da saçını düzeltiyor, “haber ver ama çekerken” diyordu. Ben de çektim. Ahanda!
Kahvenin hemen yanında da bir antikacı vardı. Çingene antik evi. annem sağolsun hepimizi antikaya sardırdı.
Dükkanın içini öyle bir dekore etmiş ki. Sahibi de çok tatlı bi kadındı zaten. İçerinin dekorasyonuna ve heryerden toplamış olduğu antikalarına BA YIL DIK!
Kozbeyli’den İroş’un altını bir sandalye üstünde açmadan ayrılamazdık. Onu da yaptık ve eve doğru yola çıktık. Güzel Kozbeyli’ye bir de sonbaharda gelmek lazım diyerek yazımı noktalıyorum.