Batıdan daha batı bir doğu: Singapur
Gün 82: Medeniyet Reloaded
Sadece birkaç ay önce Endonezya'dan Singapur'a düşen Air Asia uçağını hatırlıyor musunuz? Şu an onun içindeyim. Air Asia artık bu hat için sigorta bile yapmıyor ama benim için önemli olan ucuz olması... Umrumda olmadığı biner binmez uyumuş olmamdan da belli.
Kalkışı hatırlamıyorum, aradan 2 saat geçmiş ve şu an Singapur'a iniyoruz. Ülkeye dair fazla bir beklentim yok, burada Selim'le Phuket'te buluşacağımız 24 Şubat'a kadar geçirecek dört gecem beş günüm var. Havaalanı fazlasıyla medeni, fazlasıyla büyük. Alanda her terminalden Singapur'un ana metro ağına ücretsiz metro çalışıyor. Endonezya'nın üzerine aşırı doz medeniyet görmekte hiçbir sakınca yok. Belki bu birkaç gün fabrika ayarlarıma dönmemi sağlar.
Hosteli önceden ayarladığım için metroda ineceğim yeri biliyorum, iki aktarmayla Raffles Place'e varıyorum ancak ne yazık ki bir hata yapmışım. Harita uygulamasında adresi kontrol etmediğim için aynı adı taşıyan fakat farklı semtteki bir hostelin önündeyim. Neyse ki metro istasyonu fazla uzak değil, sadece üç duraklık bir yolculuk daha yapmam gerekiyor.
Doğru adres Little India (Hint Mahallesi), Raffles Place kadar havalı değil; Hint restoranları, küçük dükkanlar ve çiçekçilerle adının hakkını veriyor. Altı yedi dakika yürüdükten sonra Prince of Wales'teyim. Yola çıktığımdan beri ilk defa bir hostele, hatta bir odaya adam başı 40 lira veriyorum ve ilk kez 12 kişilik bir dormitory'de kalıyorum. Yerleştikten sonra etrafta daha ucuzunu bulurum diye düşünüyordum ancak tam aksi oldu, etraftaki fiyatlar burayla aynı ve koşullar çok daha kötü.
Kalacak yer gibi yemek fiyatları da epey tuzlu; Malezya, Filipinler ve Endonezya'dan sonra bir öğüne en az 10 Singapur doları (yaklaşık 19 lira) vermek bana koyuyor. Bu öğünü 7-Eleven'dan aldığım sandviçlerle geçiriyorum. Öğlene doğru varmama rağmen şehri gezecek gücüm yok, neyse ki bağırsaklarım artık katlanılabilir duruma gelmeye başladı. Bugünü kalan günler için bir rota çıkarıp oraları iyice dinlenmiş bir şekilde gezmek için harcamak istiyorum.
Akşam yemeği için Little India'yı keşfe çıkıyorum. Hemen ana caddede tüm renkleriyle Sri Veeramakaliamman tapınağı gözüme çarpıyor. İçi de dışarısı kadar kalabalık. Turistler, ücretsiz yemek için gelenler, çocuklar kapısı herkese açık.
Little India'nın en meşhur yeri bu Hindu tapınağının hemen ilerisindeki Mustafa Center. Mustafa Center aslında sıradan eski bir market. Oldukça büyük ve Türk çikolatalatalarından meyves sularına kadar geniş bir ürün yelpazesine sahip. Başka yerde bulamayacağınız hiçbir şey yok ama buradan tanesi 2 dolardan 2 dilim pizza alıp akşam yemeğini 10 liraya çıkarabildiğim için gayet mutluyum.
Gün 83: It’s All About the Money
Normalde gezmeye şehir merkezinden başlarım ancak kendimi zorlamamak için bugün daha basit bir rota yaptım. Önce botanik bahçelerine, oradan hemen yakınındaki ünlü alışveriş bulvarı Orchard Road'a gideceğim. Singapur'da her türlü toplu taşıma mevcut ama favorim her zaman metro. Hem o kadar kolay ve yaygın ki iki aktarma ve en fazla 6-7 durakla her yere gitmek mümkün. Üstelik bunun için ödediğiniz para da 3-4 lira arasında.
Metrodan Botanic Gardens istasyonunda indikten sonra bahçeleri bulamamak mümkün değil. Kaliteli bir saatin çarklarını izler gibi, şehirde her şey sorunsuz çalışıyor. Tabelalar her şeyi gösteriyor. Tabii bu düzende Singapur'un bir şehir ülke olmasının da etkisi var. Az nüfus az yüzölçümü olunca düzen getirmek kolay olmuş.
Şehrin nefes aldığı Botanic Gardens aslında bir tezat. Betonu bol, inşası için yağmur ormanları yok edilmiş, şimdi bile yapılaşacağı alan kalmayınca yukarı doğru yükselmeye devam eden Singapur'un içinde devasa yapay bir botanik bahçesi... İçinde orkideden zencefil bahçesine, yağmur ormanlarının nadir ağaçlarından palmiyelere onlarca tür farklı bitki var.
Turistlerden belki daha çok şehrin sakinleri burada yoğunlukta. Kimisi koşuyor, kimisi piknik yapıyor, kimisi ise çocuğunu gezdiriyor. Parkın giriş ücreti yok sadece Orkide Bahçeleri'ne girmek isteyen olursa 5 Singapur doları ödemesi gerekiyor.
Malezya'da yağmur ormanlarının gerçeğinin tam ortasında iki gün geçirdikten sonra burayı görmek Orlando'daki Disneyland'den sonra Melih Gökçek'in Ankara'daki çakma Disneyland tesisini görmeye benziyor.
Singapur'daki yapaylığın mükemmel bir tamamlayıcısı ama asla zevksiz değil. Hele ki sıradan bir turist için gayet iyi bir seçenek. Benim en ilgimi çeken zencefil bahçesi oldu, adını içindeki kuğu heykelinden alan Kuğu Gölü de kıyısında oturup saatlerce kitap okuyup müzik dinleyecek kadar huzurlu.
Nedense hâlâ halsizim, aslında bayağı iyi bir kahvaltı yaptım ve üstüne yulaf ve kuruyemiş yedim, şu anda da bir protein bar yiyorum ama enerjim pek yerine gelmiyor. Gölgede biraz daha dinlenip Tanglin Road üzerinden kısa bir yürüyüşle Orchard Road'a bağlanıyorum. Benim üniversite dönemimin meşhur şarkısı kulaklarımda dönmeye başlıyor: It's All About the Money...
Orchard Road üç kilometre uzunluğunda bir alışveriş cenneti ya da cehennemi. Birimizin cenneti öbürünün cehennemi değil mi zaten? Caddenin iki yanı da boydan boya AVM'ler ile dolu.
Hepsinde üç aşağı beş yukarı aynı mağazalar var, hatta dizilimler bile fazla değişmiyor ancak mimari olarak bakılırsa bunların en göz alıcı olanı Ion. Belki de caddeye ruhunu veren bina bu.
AVM'lerin hiçbiri ucuz değil; sadece daha eski olanlarda daha ucuz markalara, restoranlara rastlamak mümkün. Sık sık dinlenip kısa aralıklarla yürürken öğle yemeği için sürpriz bir alternatif gözüme çarpıyor; tavuk döner.
Sokakta bir tezgahta olmasına rağmen bir dürüm neredeyse 18 lira. Dürüm tavuk dönere 18 lira verirsem kendimi gerçekten çok kötü hissedeceğim. Ne yazık ki çaresizce o hiç gitmek istemediğim McDonald's'a yöneliyorum. Tavuklu salatayla sağlıklı bir yemek girişiminde bulunmaya çalışıyorum ama o tavuğun dört beş tane göğsü olduğunu hesaba katarsak ondan çıkan tavuk parçalarıyla yenen salatanın ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır.
Orchard Road'un bittiği yerde Fort Canning Park başlıyor. Merkezindeki Fort Canning'de konser ve gösterilere ev sahipliği yapan parkın teraslarından Clarke Quay'i izlemek keyifli. Sanırım bizdeki en büyük eksikliği bu adamlar çözmüş. Tüm o beton yığınlarına rağmen aralardaki yeşil alanlar sayesinde gözünüz asla yorulmuyor. Hatta gökdelen ve yeşilin bir araya karıştığı bu manzara insanın hoşuna bile gidiyor.
Parkın içinden Clarke Quay'e iniyorum, Singapur nehrinin hemen yanına kurulmuş Clarke Quay üstü devasa çatılarla kapatılmış bir açık alan. İçinde bolca restoran ve cafe barındırıyor. Graffitiler dolu bir geçitten geçip karşısındaki basamaklarda son molamı veriyorum.
İçi çatılar ve altındaki devasa pervaneler sayesinde gölge ve serin. Fiyatlar Singapur'a göre çok az daha ucuz. Şu ana kadar Singapur'da gördüğüm en sevimli yer.
Rotamın tamamını ister istemez 10 kilometreye yakın yol yürüyerek tamamladığım için artık iyice yorgunum. Hostele gelip birkaç saat dinlenmeme rağmen kendimi daha halsiz hissediyorum, ateşim var. Zaten bağırsak, mide yeni düzelmeye başlarken ayrı bir hastalık mı geliyor yoksa hâlâ Bali'nin ve yolculuğun acısı mı çıkıyor emin değilim.
Akşam yemeği için Little India'ya 600-700 metre mesafedeki Arap Sokağı'na gidiyorum. Sokağın adını dışında Arap kültürüne dahil hiçbir şey yok ama burada içinde bütün yerel mutfakların bulunduğu bir AVM food court'una denk geliyorum. Pide arası tavuk döner 5 dolar. İçinde cacık ve humus var, üstelik soğuk. 3 aydır ilk kez döner yiyorum şikayet etmeye hakkım yok.
Muhteşem yemeğin ardından eczane arıyorum, geç kaldığım için hepsi kapalı. Yarını beklemekten başka çare yok.
Gün 84: Singapur’da Hasta Ve Fakire Yer Yok
En azından artık yorgun mu hasta mı olduğum muammasından kurtuldum. Hastayım, hasta olduğum için de kızgınım. Bırak şehir turu yapmayı alt kattaki ortak duşa inip duş almak bile gözümde büyüyor. Bu kadar pahalı bir şehirde basit bir hastalık geçirmek de kötü, 100 dolardan aşağı çıkamayacağım bir muayeneye girecek değilim.
Şehir merkezinde metrodan iner inmez vitamin ve Panadol alıyorum, ateş düşürücü ve içinde parasetamol var. İyileşir miyim bilmiyorum ama bu parasetamol benim bugün ayakta durmamı sağlar. En ucuz suyu Watson's'ta buluyorum 800 ml'lik şişesi 3 lira. Medeniyetin bedeli bu kadar ağır olmamalı!
Singapur nehrinin denize bağlandığı Marina Bay şehrin merkezi. Aslında Singapur'u gördüm diyebilmek için 1-1.5 kilometre çapındaki bu alanı gezmek yeterli. Independence Day'den fırlamış bir uzay gemisini andıran mimarisiyle Marina Bay Sands, sanat bilim müzesi, devasa dönmedolap, süper ağaçlar, köprüler ve şehrin gökyüzünü çizen gökdelenlerin çoğu da bu körfezde.
Ben bu manzarayı önce karşıdan görebilmek için Downtown istasyonundan çıkıyorum. Singapur'da insana verilen değerin en büyük kanıtını da burada görüyorum. Körfez kenarındki bankların üzerinde vantilatör çalışıyor. Buraya oturmak içinse bir ücrete gerek yok.
Birçok yabancının arkasına bakmadan buraya yerleşmesini anlayabiliyorum. Her ne kadar bana hâlâ yapay ve yaşanmaz gelse de günlük aktivitelerini huzurla yapamamanın neye mal olduğunu İstanbul'dan hatırlıyorum.
Saat yönünde ilerliyorum. Marina Bay Sands'in hemen yanındaki Marina Bay Shops içinde kanalı ve gondoluyla enteresan bir alışveriş merkezi. AVM merakım olmadığı için hızla geçiyorum.
Marina Bay Sands'in gölgesineyim artık, otelin seyir terasına çıkmak 23 Singapur doları yaklaşık 43 lira. Buranın en çok görülmesi gereken binasını dışarıdan bedavaya görüyorken onun tepesinden körfezi izlemek bana pek makul gelmiyor. Üstelik otel müşterisi dışındakilere gökyüzü havuzu kullandırılmadığı için bu para sadece yukarı çıkmak için veriliyor.*
Marina Bay Sands'in hemen arkasındaysa şehrin ikinci yapay ormanı Gardens by the Bay devasa metal ağaçlarıyla her yerden görülüyor. Asıl amacı parktaki diğer bitkilere doğal iklim koşullarını sunmak olan bu ağaçların arasından geçen gökyüzü yolunda yürümek ücretli ancak süper ağaçların da içinde bulunduğu alan dahil tüm açık alanlar ücretsiz.
Benim için şehrin en büyük sürprizi de buradan çıktı; havada asılı duran dev bebek heykeli. Marc Quinn'in kendi oğlunu devasa ölçeklerde yansıttığı heykelin gökdelenlerle birleştiği manzara gerçekten görmeye değer.
Bir köşede çöl bitkilerini gezerken ondan sadece birkaç metre ileride; Malezya bahçesi, Çin bahçesi gibi ülkelere ait bitkilerin yetiştiği bahçeleri geziyorum. Hatta yağmur ormanlarını bile birebir yapmışlar ancak Cloud Forest isimli bu kapalı alan için de giriş ücreti gerekiyor. Ben tam da dün bahsettiğim nedenlerden dolayı hiçbir şekilde girmeyi düşünmüyorum.
Bahçeleri ve kara kötü uzay gemisi Marina Bay Sands'i geride bırakıyorum, onun hemen yanındaki nilüfer şeklindeki sanat bilim müzesini de. Bunu tekrar etmekten usandım ama binlerce yıllık bir medeniyetin devamı, Ayasofya'nın mirasçısı olmamıza rağmen ülkemizden tek bir mimar, orijinal tek bir güzel bina çıkmamasından utanıyorum. Hele ki Singapur gibi hiçbir kökü olmayan dandik bir ülke mimaride bu kadar ileri giderken biz Ayasofya'nın arkasından gökdelen pırtlatıyoruz.
Kendi başına yine bir mimari tasarım harikası olan Helix Köprüsü'nden geçerken karşı kıyıda şehir manzarasının üzerine tutulmuş bir büyüteç gibi duran ve "Singapur'un London Eye'a cevabı" diye pazarlanan Singapore Flyer görülüyor. Yalnız cevap pek etkili olmamış sanıyorum, dönmedolap saatlerdir çalışmıyor.
Metrodan çıktığım noktanın tam karşı kıyısındayım, 3 gün önce (19 Şubat'ta) Çin takvimi ile girilen yeni yılın (Keçi) kutlamaları buradaki yüzen stadyum The Float'ta devam ediyor. Festival alanında Çin yemeği standları öyle çok ki kokuya dayanamayıp kutlamalardan hızlıca ayrılıyorum.
Güney Asya'nın kötü kokusuyla meşhur meyvesi durian'dan yola çıkarak inşa edilen kültür sanat merkezi Esplanade stattan sadece birkaç yüz metre ileride. Önünden geçen köprünün sonundaysa Singapur'un simgesi Merlion çeşmesi var.
Merlion adını deniz kızının (mermaid) mer'inden ve aslandan (lion) alıyor. Şehirde böyle bir efsanevi yaratık ya da hikaye olduğu için değil. Her şeyleri uyduruk olduğu gibi bu da uydurma bir karakter. "Şehrimizin simgesi bu olsun" demişler olmuş. Gün 85: China Town
Bugün planım Sentosa'ya gitmekti ancak ilaçlar pek işe yaramadı. Hem hava yağışlı hem de kendimi daha fazla zorlayarak** Tayland gezisini riske atmak istemiyorum. Selim sadece 2 haftalığına geliyor, o süreçte benim hastalığım yüzünden bir şey yapamazsak ona da ayıp olacak.
Sualtı dünyası, plajları ve Universal stüdyolarıyla tam bir para tuzağı olduğunu düşündüğüm Sentosa yerine gündüzü dinlenerek geçiriyorum. Dinlenmek benim için genelde blog yazmak, fotoğrafları düzenlemek, filtrelemek ya da yolculuğun kalanı için bilet bakmak, almak, rezervasyon yapmak anlamına geliyor. Ben de isterdim ki bu seyahat Instagram’daki karelerden ibaret olsun ancak vaktin çoğu ne yazık ki bu işlere gidiyor.
Phuket'te kalacağımız yeri ayarlayıp orada havaalanından otele nasıl gideceğimizi adım adım çıkardıktan sonra akşam yemeği için iç huzuruyla hostelden ayrılıyorum. Bu akşam Singapur'un merkezinde gitmediğim tek yere, Çin Mahallesi'ne (China Town) gidiyorum.
Yılbaşı kutlamalarından kalma süsler burada da başrolde. Sokakta Singapur'un genelinde pek görülmeyen bir kalabalık ve hareket var. Restoranların yanında Singapur'a göre bayağı ucuz ancak Güney Doğu Asya'ya göre yine pahalı 1 dolarcılar yer alıyor. Bunların tezgahlarında Minion şeklinde Çin yemeği çubuklarından Singapur yazılı hediyelik eşyalara birçok ürün bulunuyor.
Singapur'da yediğim en ucuz yemeği de mahalledeki bir ara sokakta buluyorum; dilimlenmiş tavuk ve lapa 3,5 Singapur doları. Son akşam tanışmasak Singapur'da daha mutlu günler geçirebilirdim ama kısmet değilmiş.
Metroya doğru yürürken devasa bir Tayland reklamı yolun karşısından bana bakıyor; Escape to Phuket & Krabi. "Tamam. Bizim rotada böyle başlıyor zaten" diyorum; "yarın geliyoruz".
Meraklısına not
* Ola ki buraya yolunuz düşerse Marina Bay Sands yerine Duxton Hill'in tepesine çıkın. Hem çok daha iyi bir manzara görürsünüz, hem de sadece 5 Singapur doları ödersiniz.











