ONLARIN GERÇEKLERİ BİZİM HAYALLERİMİZİ TAŞIYAMAYACAK KADAR BİTAPTI
On üçüncü yaşıma yeni girmiştim. Sen en iyi doktor olacaksın dedi bir gün babam, evin bütün odalarında yankılanmaya yetecek bir ses tonuyla. Sen en iyi doktor olacaksın! Böyle başlanıyor genellikle sözlere. Babam da o gün öyle başlamıştı. Profesör olmaktan bahsetti sonra, herkes senin önünde şapka çıkaracak dedi. O zaman sadece gülümsemiştim. Babam bu durumun ihtişamından oldukça zevk alıyordu. Aslında akıl süzgecimden geçirdiğimde güzel geliyordu bu fikir o zamanın aklıyla. Herkesin gıptayla baktığı, hayal etmeye imtina ettiği bir işi yapmak, çok efsunlu bir eylemmiş gibi görünüyordu gözüme. Annem ve babam, benim doktor olmam için tasarlanan hayatın temellerini, daha ben altı yaşındayken atmaya başlamışlar meğer, bunu çok sonra öğrendim.
Ortaokul döneminde derslerimde oldukça başarılıydım. Herkesin parmakla gösterdiği bir öğrenciydim. O zamanlar ders çalışınca dünyayı kurtaracağımız söylenirdi bize. Fakat bu konuları hiçbir zaman umursamadım. O zamanlar ergenlik, gençlik neyi emrediyorsa onu yapmak istedim hep. Özgür ruhluydum fakat bunu çok fazla dışa vuramıyordum. Hayat hep tek düzeydi benim için. Bir gemiye binip gitmek istedim mesela, yörüngesi belli olmayan bir gemiye. Kulaklarımı sadece dalga sesleri esir alsın, güvertenin o nazik rüzgarını, ciğerimin en derin yerlerine hapsedeyim istedim. Neresi olduğu meçhul bir yerde yaşamımı sürdürmek istedim. Sadece duygularımı dinleyerek yaşamak istedim. Şehir şehir ülke ülke gezip, sadece keşif yapmak, keyif almak istedim ama "gerçekçi" olmam gerektiği için başaramadım. İnsanların hayallerine ket vurmak isteyenler "gerçekçilik" olgusunu can siperane savunurlar. Benim Anne ve Babamın uysal çocuğu rolüm vardı hep. Kar yağardı bütün sokağı baştan sona esir alırdı, oynamak için canımızı verirdik ama hasta olacağımız ön görülerek oynatılmazdık. Saatlerce yağmur altında ıslanmayı hayal ederdim hep, iliklerime kadar su ile dolmayı fakat başaramadım.
Sonra büyüdük, birey haline geldik. O masum hayallerimizin içine, acı gerçekler biz istemeden dahil oldu. Küçükken anne babamız bize her ne kadar gerçekçi olmayı hedef gösterse de, onların görmediği, göremediği her yerde hayal kurmaya devam ederdik... Evet büyüdük, kendi sorumluluklarımızı kendimiz almaya başladık. Küçükken kurduğumuz hayallere içten içe daha sıkı sarıldık. Ne zaman gerçeğin karanlık yüzünü görsek var olan hayallerimize sarıldık. Zaman geçtikçe bizim için, bize sormaya bile teşebbüs etmeden koyulan hedeflerin, bir paçavra niteliği taşıdığını gördük. İçimizden acı acı güldük. Çünkü ; "onların gerçekleri bizim hayallerimizi taşıyamayacak kadar bitaptı."
Doktor olmak istemediğimi anladığımda tıp fakültesinde ikinci sınıf öğrencisiydim. Trajikomik öyle değil mi? Üniversiteye girene kadar, birinci sınıfın sonuna kadar hiçbir şeyi fark edemedim. Ya da fark ettim ama o fark ettiklerimi söylemeye cesaret edemedim bilmiyorum. Hepimiz böyle değil miyiz? Hayallerimizi söylemekten çekiniriz, öğrenilmiş bir çaresizliğin içinde yana yana cesaret etmeyi öğreniriz. Bende eninde sonunda acı çekerek cesaret etmeyi öğrenmiş bir genç olarak çıktım ailemin karşısına. Yemek masasında yemek yiyorduk o akşam, sabahtan beri havada bir kasvet vardı bunun etkisinden olmalıdır ki evde tuhaf bir sessizlik vardı. Annem ve babam kendi aralarında konuşuyordu fakat, bu konuşma sabahtan bu yana süregelen sessizliği bastıramıyordu. Ben içimdekileri tezahür ederken, kaşığımla önümdeki yemeğe eziyet ediyordum, bunun farkında değildim. Bir anda o sözler dökülüverdi ağzımdan ;
BEN - Anne baba ben okulu bırakacağım
Ortalık ölüm sessizliğine teslim oldu. O kadar şaşırdılar ki bir şaşkınlık duygusu ancak bu kadar belirebilirdi insanın yüzünde... Babam şoku atlatınca sordu
Annemde babamın sorusunu onaylayan bir surat ifadesiyle
BEN - Yapamıyorum baba, tıp hiç ilgimi çeken bir bölüm değil.
Bu söylediğime, bu coğrafyada bulunan çoğu kişi güler ciddiye almaz. Babam da öyle yaptı. Sunturlu bir kahkaha bıraktı ortaya.
BABAM - Hahahahahahahaha.. Şaka yapıyorsun herhalde
BEN - Hayır baba şaka değil, okulu bırakmak istiyorum çünkü, bölümünü sevmiyorum.
Babam dalga geçer gibi , umursamaz bir surat ifadesiyle sordu
BABAM - Peki ne olacaksın?
BEN - Çizim yapmak çok hoşuma gidiyor minyatür objeler çizmeye bayılıyorum.
Annem hala şaşkın bir yüzle bana bakıyordu. Yüzünde yavaş yavaş hüzün emareleri beliriyordu... Babam bir anda hiddetlenerek masadan kalktı ve bana sert bir tokat attı, tokadın sesi sokak boyunca yankılandı.
BABAM - Biz seni saçma sapan işler yap diye mi büyüttük? Bir sürü hedefimiz vardı seni büyütürken
Babamın "bir sürü hedefimiz vardı seni büyütürken" cümlesi kafamın içinde binlerce kez yankılandı.... Babam durmaksızın konuşmaya devam etti
BABAM - Biz seninle her zaman gururlandık. Şimdi sen adı bile belli olmayan bir şey için okul bırakacaksın öyle mi? Pes!
Babam bu cümleleri kurarken gözlerinden ateş çıkıyordu... Sadece güldüm. Acı acı güldüm. Babamın bu sözleri, tokadın acısını çoktan esir almıştı. Bu sözler karşısında ne söylesem kifayetsiz kalacaktı. Hiçbir şey söylemeden evden çıkacaktım ki kapının önüne geldiğimde babam sunturlu bir sesle ;
BABAM - O kapıdan çıkarsan bir daha geri dönemezsin. Senin o kapıdan çıkman demek bizi yoksayman, ezip geçmen demektir
Dedi.. Annem bu olanlara ne kadar üzülse de susmakla yetindi... Evden çıktım ve yolun götürdüğü yörüngeye kendimi bıraktım...
Yıllar geçti artık otuz dört yaşında bir yetişkindim. Yeni bir hayatım vardı. Hayallerime kavuşmuştum. Minyatür objeler yapıyordum, resimler çiziyordum. Artık bir iş yerim vardı çalışıyordum, yeni arkadaşlarım, eşim, kendime ait bir dünyam vardı. Ne kadar kızsam da üzülsem de, içimde sevgiyle beslediğim bir de annem ve babam vardı. Onların özlemini fotoğraf albümleriyle gidermeye çalışıyordum. Yıllar önce olanları unutmuştum bile. Güneşli bir Salı gününün öğlen vakitlerinde, iş yerimden çıkarken, yirmi metre uzağımda bana bakarken gördüm onları. O an bir sürü duyguyu birden yaşadım içimde. Birbirimize koştuk sımsıkı sarıldık, ağladık. Ben onların elini öptüm. Babam ve annem benimle gurur duyduklarını söylediler. Bunların hiçbir önemi yoktu yıllar sonra kavuşmuştuk birbirimize, içimde tarifsiz bir mutluluk varolmuştu. Sadece yüzlerine bakıp tebessüm ettim ve onlara sımsıkı sarıldım. Hiçbir şey yaşanmamışçasına sarıldım. Yıllar bütün hüzünleri unutturmuş, mutluluk manzarayı bütünüyle esir almıştı...