Şimdi, şu resimde gördüğünüz kadın, güzeller güzeli Sultan, sürgünden doğan hüznünü şöyle dile getiriyor ve dedesi Fatih Sultan Mehmet’e şöyle sesleniyor: ‘’Evet nereye? Belki umulmaz bir felâkete, belki gurbette geçecek cefâkâr, elemli günlere doğru! İşte bu ânî darbe ile bütün ümidlerim yıkılmış ve saadetin parlak ışıkları sönmüştü. Hemen kalktım ve acele ile giyindim; sonra koşarak merdivenlerden çıktım ve pederimin dairesini geçerek büyük sofaya vâsıl oldum (ulaştım) fakat önümdeki manzara o kadar fecî idi ki, artık dayanamadım ve karanlık bir köşeye çekilerek o felâketli günlerin hâtıralarını gözyaşlarıyla silmeye çalıştım. … Gitmeden evvel pederim başmabeyincinin odasında sabah namazını kıldı ve ben de emîndim ki yine milletinin ve memleketinin bahtiyâr olması için dua etmişti. ... Arkamızda yedi asırdan beri pâyidâr olan Osmanlı ailesinin sönmüş ocağını ve Türk Tarihi’ni şanla dolduran dâhîlerin tahtını sahipsiz bırakarak, ecdâdımızın sevgili yurduna vedâ ettik. ... Nihayet otomobillere bindik. Gecenin karanlığında pek çok heybetli şekiller görüyorum zannettim ve sanki onların arasından korkunç zulmeti aydınlatan azametli bir cisim bize yaklaştı! Artık dayanamadım ve, ‘Ey büyük Fatih!’ dedim. ‘Bak, şâheserin kimlerin elinde kaldı! Onun yegâne muhafızı senin asîl âileni istemiyorlar! Senin hafîdliğine (neslinden gelmeye, torunun olmaya) bi-hakkın (hakkıyla) lâyık olan Halife’yi memleketinden atıyorlar! Hizmetini reddederek, vatan aşkıyla dolu olan kalbini çiğnediler! Milletinin şimdiye kadar lekesiz kalan ismini kirlettiler. Türk neslinin asâletini ortaya çıkaran Âl-i Osman eski yurdunun sevgili kucağından atıldı’. ... Türkler’in güzel yuvası yavaş yavaş uyanırken, biz de İstanbul’dan uzaklaşıyorduk. ... Memleketten son bir hâtıra olmak üzere yerden bir çakıl taşı aldım. Vatanımın bu mini mini parçasını kalbimin üzerine bastırarak düşündüm. Evet benim kederli günlerimde yegâne tesellîm bu olacaktı. Kim bilir hasretli anlarımda bu hâreli taşa bakarak, güzel şehrimin resmini, yedi asır sonra yıkılan muazzez ocağın harabelerini ve küçüklüğüm geçen sevgili bir yuvayı görecektim.’’ 07 Şubat 2006 yılında, 92 yaşında Londra’da vefaat eder Dürrüşehvar Sultan. Bana ise her daim, Kalenderi tarafından yorumlanmış, beste ve güftesi Ali Ufkî’ye ait olan bu nefes Dürrüşehvar’ın o ömürlük hüzünlü bakışlarını, kırık gönlünü hatırlatır: "Kâdir Allah kalem çekmiş sana iki kaş yerine, Gice gündüz gözimizden kan dökülür yaş yerine. Dertli Ali gördi savaş, kesilmişdir nice bin baş, Ben öldükden sonra bir taş kalmasun bir taş yerine."