Edirne - Orestiada - Alexandroupoli (Dedeağaç)
Gezi bloglarına özenmişimdir hep. Belki bu yüzdendir seyahat öncesi gezi blogger’larından alırım haberi, en samimisinden. Bu özentiyle bir gezi postu da gireyim istedim sanal dünya gözüyle. iPad'i elime alarak daha yolculuk esnasında başladım yazmaya. Sonunu evde bilgisayarda tamamlıyorum, görselleri girerek.
Giriş kısmını artık atlar ve gelişme sularına dalarsak küstürmeyiz sanırım kompozisyon hocamızı.
Pasaport ve vizelerimizi tamamlamamızın ardından gidecek yer ararken Dedeağaç’ta karar kıldık eşimle. Hafta sonu için gitmesi ve dönmesi Edirne'de yaşayan bir çift için kolay bir yer. Dedeağaç dediysek de Türkçe adıyla. Namı diğer Alexandroupoli (Αλεξανδρούπολη).
Sabah 8:30’da Pazarkule Sınır Kapısı’ndaydık. Vergisel yaratıcılıkta epey gelişmiş ülkemizden suyun öte yanına geçerken yurt dışı çıkış pulu bedelini ödedikten sonra 5 dakika bile sürmeyen pasaport işlemlerini tamamlayıp sırt çantalarımızla komşunun topraklarına doğru yürüyüşe geçtik. Sınırı yürüyerek geçmenin tadı bir başka. Bizim tarafı tamamladıktan sonra komşu yakada nöbet bekleyen biri kadın iki Yunan askerini geçip, birkaç dakikada vardığımız Yunan kontrol tarafındaki işlemlerimizi de tamamlayıp kapıdan çıkınca hemen başlayan Kastanies Köyü’ne giriş yapıyoruz. Kastanies'in bizim dilimizde anlamı kestanelikmiş. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından köy meydanına geliyoruz. Buradan 20 km uzaklıkta bir ilçe olan Orestiada’ya otobüsler kalkıyormuş. Otobüs de otobüs hani. Eskiden şehirler arası yollarda gördüğümüz Mercedes 303 tipi araçlar.. 1,60 Euro olan biletlerimizi alarak yola koyulduk. Yolculuk zaten yarım saat bile sürmüyor. Alternatif ulaşım için taksi de varmış ancak bizim gözümüze taksi durağından önce otobüs bekleyen insanlar çarptı ilk.
Orestiada, Evros'a bağlı ve sınıra 20 km uzaklıkta bir ilçe. Türkçe Kum Çiftliği anlamına geliyormuş. Sabahın erken saatleri... Şehirde birkaç küçük tur atıyoruz. Dedeağaç'a gidecek otobüsün kalkmasına fazla vakit yok. Yolumuz uzun, kahvaltıyı burada atıştırıyoruz. Demlenmiş çay
bulamamak çok kötü. Bize ısrarla Alman muamelesi yapan bir teyzenin yardımıyla masaya çay geliyor fakat o da Lipton Ice Tea. Buna da şükür. Yakın olmasından dolayı Edirne'den buraya yemek yemeye gelen çok kişi var. Dediklerine göre, Gagavuz Türkleri'nden dolayı, 40 yaş üzeri olan hemen herkes az buçuk Türkçe konuşabiliyormuş. Biz rastlamadık, o ayrı.
Otobüs saatinin gelmesiyle koltuklarımızda yerimizi alıyoruz. Yol uzun, Orestiada'dan Dedeağaç'a yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor. Yollarda görülecek çok şey yok. Trakya köylerine benzeyen Yunan köylerinden geçerek Dedeağaç'a doğru yol alıyoruz.
Dedeağaç daha farklı bir yer. Turistik, ama tam da değil. Belki iç turizme yönelik demek daha isabetli bir tanım olur. Akşam saatlerinde dükkanlar kapalı, pazar günü cafe ve yemek yenecek yerler dışında açık dükkan bulmak çok zor ve İngilizce bilene rastlamak da her zaman mümkün değil. Belki ekonomik krizin etkilerinden, ana cadde üzerlerinde kapanmış dükkanlar göze çarpıyor. Cafe'ler, balık restoranları güzel. Oturduğunuzda sipariş için gelen garsonun elinde su şişesi oluyor, ilk ikramları o sıcakta can simidi. Dedeağaç'a adım atan her Türk'ün uğradığı Nisiotiko'yu bulamasak da Sarikas adında bir balık restoranına uğruyoruz. Menü Yunan harfleriyle yazılmış olduğundan, garsonun olmayan İngilizcesiyle anlaşmaya çalışıyoruz. Öneri: Fish mix. Tam da bizden: Ortaya karışık (kalamar, hamsi, ahtapot, midye tava, karides, yengeç). Yunan rakısı Uzo (Ouzo) ile birlikte gayet keyifle gidiyor. Türkiye'de olsak ödeyeceğimiz hesabın yarısını ödeyerek keyifle kalkıyoruz. Sokaklar bir Cumartesi akşamı için fazla boş. Herkes nerede diye ararken, tüm Dedeağaç tayfasını kordonda yürürken buluyoruz. Biraz lunapark turundan sonra Dedeağaç sakinliği içinde otelimize dönüyoruz.
Çok hareketli olmasa da Dedeağaç hoş. Ege her zaman güzel...