passau 2018

seen from United States

seen from Italy

seen from Singapore
seen from Italy

seen from United States
seen from Bulgaria
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from Japan
seen from United States

seen from Italy
seen from China
seen from Singapore
seen from France
seen from South Korea
seen from Malaysia
seen from Italy

seen from China
seen from China
passau 2018
Polska porcelana . Chodzierz . #vintageporcelain #kubas #kubek #kubekwkubek #mug #prl #ktopamieta #dawneczasy (at Dot & Company) https://www.instagram.com/p/BsRTd5uHPNq/?utm_source=ig_tumblr_share&igshid=ngp31njs9q72
New Post has been published on Schlagzeilen heute
New Post has been published on http://cjreview.com/2016/02/12/kubas-kirchengipfel-amerikas-argwohn/amp/
Kubas Kirchengipfel, Amerikas Argwohn
Kuba, Hinterhof der USA. Ausnahmsweise ist’s den Amerikanern aber egal, was dort passiert. Das Treffen von Papst und Patriarch weckt in den protestantischen US-Christen kaum Gefühle – und wenn doch, dann skeptische. Deutsche Welle: DW-WORLD.DE Deutsch
House in Normandy / Beckmann-N’thepe Architectes
A je to tu.. Uz dlouho premyslim, jak se rozloucit s clovekem, se kterym se loucit nechci!! Jen hrstka lidi chape vztah, ktery mezi sebou mame.. Jak se ze dvou malejch kluku stali pratele, kteri zjistili, ze jsou vlastne rodina a uz nemuzou byt od te doby jeden bez druheho! Bohuzel zitra se to zmeni a zadny dalsi den nebude stejny.. Budes na druhe strane Zeme odkazan sam na sebe.. Sam vis, ze ti fandim a preju ti to, i kdyz vnitrne ti chci vzdy rict "nejezdi"! Spolu jsme zazili takovych uzasnych i krusnych chvil, spoustu pribehu na vypraveni!!! At se v zivote delo cokoli, dobre i zle, byli jsme tu pro sebe a spolu jsme vse zvladli!! Vic slov neni treba, my vse vime a to je hlavni. Vse dulezite si reknem az se ZNOVU UVIDIME ☺. Rodina je nejvic, RODINU NEPORAZIS.. ❤ #Kubas #farewell #RodinuNeporazis #SpoluJsmeNejsilnejsi #NicNeniVicNezRodina #Australie #ziska #nejlepsiho #cloveka #ItsHardToSayGoodbye #SeeYouSoon #SeeYouAgain1
DAMLA
Hafifçe gözlerimi araladım. Parıldayan ışık yüzünden gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda ise birisi beni kucağında bir yere götürüyordu. Elinde ufacık, kundakta bir bebek gibi duruyordum. Etrafıma bakındım. Yerden soluk beyaz buharların yükseldiğini, hafif bir esinti işe beraber belli yönlere doğru sağıldıklarını gördüm. Daha dikkatli bakınca ise parıltılı kıyafetleri içerisinde herkes bir tarafa gidiyordu. Ellerinde benim gibi damlacıklar vardı. Birbirlerini çağırırken isimlerinin başına “Melek” hitabını getirdiklerini duydum. Bu kelimeleri ilk defa duyuyordum ama duyar duymaz ne anlama geldiklerini biliyordum. Meleklerin gittikleri yönlere doğru baktığımda yer isimlerinin yazıldığı rıhtımları gördüm. Bu rıhtımlar ilk önce kıta isimleri daha sonra ülke isimlerine ve bölge isimlerine kadar ayrışmıştı. Benim gibi meraklı damlacıklar ise meleklerin ellerinde ki kağıtlara bakarak hangi yöne doğru gideceklerine öğrenmeye çalışıyorlardı.
İleride kalabalık bir melek grubunun bu tarafa doğru geldiğini gördüm. Beni elinde tutan melek heyecanlandı. Bu sırada beyaz dumanları yönlendiren hafif rüzgâr elinde ki kağıdı uçurdu. Bizimki kağıdın peşinde koşmaya başladı. Ellerimi omzuna yapıştırdım. “Vaktinden önce düşen damla, yağmur olmazmış.” Derler. Düşmemeliydim. Kağıt havada salına salına kalabalığa doğru uçuyordu. Melek eli ile kalabalığı yarararak öne doğru ilerlemeyeçalışıyordu. Öne doğru vardığında girdiğinde kağıdının biri tarafından yakalandığını gördü. Kimin yakaladığını görünce yüzü kızardı. Siyah takım elbiseli birinin önüne gidip, mahcup bir şekilde durdu. Başımı beni tutan omuzlarından iyice kaldırdığımda karşımızdaki adamın göğsünde “Baş Melek Mikail” yazdığını gördüm. Büyük biri olmalıydı. Yoksa bizimki bu kadar ezilip, büzülmezdi. Mikail kağıdı okudu. Tek kaşı kalktı. Gözleri benimle buluştu. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Kağıdı bize uzattı. Ağzı kıpırdamadı ama “Türkiye” sesini su hücrelerimde duyar gibi oldum. Bizimki eğilerek kağıdı aldı. Tekrar selam vererek Mikail’in yanından ayrıldık. Mikail bana doğru el salladı. “İyi Yolculuklar” dediğini duydum. Gülümsemedim. Bende ona el salladım.
Türkiye rıhtımına doğru ilerliyorduk. Yolda ucu bucağı gözükmeyen bir alan gördüm. Giriş kısmında “Kar Taneleri” yazıyordu. Bir sürü ekran vardı. Oradaki melekler ekranda geometrik şekiller çiziyorlardı. Ekranın ise üstünde salınan bir ışık huzmesi sağa sola doğru salınıyordu. Yeşil yandığında biri gelip geometrik şeklin çıktısını alıp gidiyordu. Kırmızı yandığında ise çizimi yapan oflaya poflaya şekli değiştiriyordu. Bu sırada bir patırtı duydum. Başımı çevirdiğimde ise aynı büyüklükte başka bir alan gördüm. Tabelayı geçtiğimiz için ne bölümü olduğunu bilmiyordum. Siyah spor kıyafetleri içerisinde, siyah gözlüklü bir sürü melek vardı. Göğüs hizalarında koyu sarı renkte, kırık bir çizgi vardı. Sessizce bekliyorlardı. Sonra durdukları yerde hafifçe yürüyerek elleri ile tempo tutmaya başladılar. Sonra hızlanmaya başladılar. İlerde başka bir yerde büyük bir ışık huzmesinin parladığını gördüm. Siyahlı meleklerin altında küçük delikler oluştu. Hepsi bir anda havaya zıpladılar. İki ellerini birbirine vurarak “Hay! Hak!” diye bir ses dalga dalgası yayıldı. Ellerimi ile kulaklarımı kapattım. Buradan çabuk gitsek iyi olurdu. Siyahlılar yavaş adımda yürüyerek elleri ile tempo tutmaya başlamışlardı bile.
Türkiye rıhtımına gelmiştik. Beni tutan melek çok hızlı hareket ettiği için nereye doğru yöneldiğimizi göremedim. Durduğunda ise beni yeryüzüne bırakacakları rıhtıma geldiğimizi anladım. Bir sürü melek ve damlacık vardı. Rıhtımın ucunda bir melek elinde zil ile bekliyordu. Biz yedinci sıradaydık. Zil hafif bir şekilde sallandı. Ses o kadar berrak çıkmıştı ki bazı damlacıklar sesin güzelliğini koklarcasına içlerine çektiler. Sıra hareketlendi ve ilk üç sıra çabuk bitti. Damlacıklar kahkahalar atarak aşağı uçuşa geçiyorlardı. Ademler buna “Yağmur Sesi” diyorlardı. Altıncı sırada bitti. Sıra bize gelmişti. İçimdeki heyecanı bastırmaya çalıştım. Beni tutan melek gerildi. Beni yatay bir şekilde havaya doğru fırlattı. Havadayken dönüş yaparak beni tutan melekle yüz yüze geldim. Daha gerilerde ise Mikail’in bana bakıp gülümsediğini gördüm. Sıradaşlarım kahkaha atmaya başlamışlardı.
Uzun yolculuğumuz başlamıştı. Damlacıklar olarak birbirimize yaklaşamıyorduk. Yüzüstü, yeryüzüne doğru düşüyorduk. Göz pınarlarımızdan çıkan sular bacaklarımızda tekrar vücudumaza giriyorlardı. Düşeceğimiz yarımada belirginleşmeye başlamıştı bile.
Bir zaman sonra...
Yere yaklaştık. Gözlerimi kapattım. Çarpınca neler olacağını bilmiyordum ama kendimi güvende hissediyordum. Bekledim. Ama toprak yerine suyun içerisine düştüm. “luk” diye bir ses çıktı. Etraf pürüzsüz ve karanlıktı. Üste baktığımızda ise bulutları görebiliyorduk. Tüm gücümle duvara tırmanmaya başladım. Benim gibi başka damlacıklarda vardı. Ama çoğu yolun yarısında geri düşüyorlardı. Beni taşıyan melek koşarken sırtına yapışmayı öğrenmiştim. Şimdi ise sülük gibi duvara yapıştım. Bulunduğunuz yer düzensiz bir şekilde sallanıyordu.
Dışarıdan bir sürü ses geliyordu. Tüm takatimi harcayarak üste çıktım. Haki renkte düz ama üzerinde yamaların olduğu kavruk tenli bir Adem bizi bir yere götürüyordu. Etrafta ise ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü araç vardı. Bembeyaz mantar gibi şeyler her yere dağılmıştı. İçlerine Ademler girip, çıkıyordu. Dört ayaklı, üzerine Ademlerin bindiği bir yaratık garip sesler çıkararak sağa sola koşuyordu. Başka bir yerde bir grup Adem birinin hoş bir müzik aleti çalmasıyla beraber şarkı söylüyorlardı. Bu sırada bizde büyük bir beyaz mantarın içine girdik.
İçeri gaz lambalarının aydınlattığı geniş bir alan vardı. Ortada büyük bir tahta masa ve masanın etrafında daha önemli olduklarını düşündüğüm başka Ademler vardı. Masasının üzerinde ise bir sürü araç gereç ve üzerine çeşitli şekillerin olduğu büyük bir kağıt parçası duruyordu. Bizi tutan adem sağ elini başına götürerek selam verdi ve ayaklarını birbirine vurdu. Bir kaç damlacık bu sallantının etkisi ile aşağı düşmüşlerdi. Bende az daha düşüyordum. Ama olduğum yere zamk gibi sıkıca yapıştım.
Saçları sarı olan ve hepsinin üstü gibi görünen Adem eliyle yaklaş işareti yaptı. Bizi tutan Adem iki adımda masaya yakşaşıp bizi masaya bıraktı. Yanımıza daha büyük başka bir kap bıraktı. Kapın içerisinde damlacıkların sesleri geliyordu. Sarı saçlı adama baktığımda gözlerinin bizim rengimizde olduğunu gördüm. İçimi bir sevinç kapladı. Ama o neşeli değildi. Düşünceli gözüküyordu. Sağ elini yüzüne dayamış, kağıt parçasına bakıyordu. Dışarıdan gür sesli bir ademin sesi tüm odayı kapladı.
“Anayı, babayı, yari sılaya attım Uçun kuşlar uçun İzmir'e doğru”
Paşa başını kaldırdı. Mavi gözlerinde başka mavi damlacıkların oluştuğunu görebiliyordum. Paşa başını çevirdi. Çevirdiği yere baktım. Köşede beyaz sakallı biri duruyordu. Gülümsedi. İlk önce bana sonra paşaya baktı. Sonra tekrar bana doğru döndü. “Hoş Geldin!” sesini tüm hücrelerimde duydum. Sanki bana değil içime bakıyordu. Başımla selam verdim. Masanın titremesi ile dengemi kaybettim. Tutunduğum yerden kağıt parçasında “İzmir” yazılan yere düştüm.
Paşa doğruldu. Ve baş parmağı ile az önce ıslanan yeri gösterdi. Sesi tok ve güçlü çıkıyordu.
“Kış bastırmadan burayı alacağız.” Arif KUBAŞ