"Allah'tan daha iyi bir dostu olduğunu zanneden kişi O'nu hakkıyla tanımıyor demektir.
Kendi nefsinden daha kötü bir düşmanı olduğunu zanneden kişi de, nefsini hakkıyla tanımıyor demektir."
Münebbihat, İbn Hacer el-Askalani
seen from United States
seen from South Africa
seen from Kenya
seen from Russia
seen from United States
seen from China

seen from Argentina
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from China

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Japan

seen from Canada
seen from Canada
seen from United States
seen from China

seen from Canada
"Allah'tan daha iyi bir dostu olduğunu zanneden kişi O'nu hakkıyla tanımıyor demektir.
Kendi nefsinden daha kötü bir düşmanı olduğunu zanneden kişi de, nefsini hakkıyla tanımıyor demektir."
Münebbihat, İbn Hacer el-Askalani
"Yokluğunu kabul etmedim uzun zaman, senmişsin gibi sarıldım kadınlara ve senmişsin gibi gördüm onları. Uzun bir süre vazgeçemedim senden, hiç gitmemişsin gibi güldüm ve yarın berabermişiz gibi kalktım her sabaha. Bir gece aniden vurdu yokluğunu yüzüme hayat o günden beri yaşıyormuş gibi yürüyorum insanların arasında."
-Siyah
Ben severim, sen kaçarsın. İman senin nerendedir?
Sevilen, âşık olunan erkek.
Gönlümün yıkıntılarında can çekişiyor umutlarım.
sevilmedik…
Aşkı Seçemezsin
Aşk ne garip. Bir gün bu duyguyu yaşadığın için mutluluktan göklere çıkarken bir gün yerin dibinde hissedebiliyorsun. Ama bugün eleştireceğim aşkın kendisi değil. Aşık olunan kişi, bknz. maşuk
Ben bir bilirdim insan ailesini seçemez. Her haliyle, büyük bir sabırla kabul eder. Aileyi silmek diye de bir olay var gerçi ama ihtimallerin en düşüğü. İş öyle değilmiş, aslında insan aşık olacağı kişiyi de seçemiyor. Şimdi durup da “ehilal ne saçmalıyorsun allah aşkına ne demek seçemiyor” demeyin bana. Aşkın nasıl olduğuna hiç girmiyorum ama bir şekilde gönüle hoş gelen insana aşık olduktan sonrası aslında tehlike çanlarının çaldığı kısım. Neden diyecek olursanız aşkı devre dışı bırakıp bir düşünelim ve örnekleyeyim; bir insanın hoş gelen yanları ile hayatınızda yeri olabilir. Zaman geçtikçe hoş olmayan yanlarıyla karşılaşılabilir. Hoş olmayan bu yanlar sevdiğiniz huyların önüne geçtiği vakit o insanı hayatımızdan bir şekilde çıkarıp bağlantıyı kesebiliriz. Aşkta öyle mi? Değil. Aşık olunan kişi temelde önce kör gözler ile her şeyiyle kabul ediliyor. “Bir insanın her şeyi mi güzel olur be arkadaş” nidaları aşık insanın ağzından dökülecek laflar mesela. Gel gelelim nasıl dost kötü günde belli oluyorsa, kişiler de sınavlardan geçerken en güzel tanınıyor. Sizin toz kondurmadan kalbinizin en yüksek köşelerine yerleştirdiğiniz kişi (hatta biraz abartarak hayallerinizle destekleyip kurguladığınız insan) gelip öyle durumlarda öyle tepkiler veriyor ki.. Sen şok ben selamet. Normalde yapılması gereken ağzının payı verilip, gerekenler söylenip sen nasıl .... adammışsın yazıklar olsun deyip çekip gitmek. Aşk varsa sonuç? Tüm kötülükler, karakterinden doğan can yakan hareketler sindirilemese de bir vazgeçmeme hali. İşin sarpa sardığı noktaya hoşgeldiniz. O yapmaya devam edecek siz de acı çekmeye, debelenmeye.. Diğer yandan da bir karaktersize mi aşığım yani deyip kendinizi yemeye..
Tutup omuzlarından sallasa birisi aşık olan insanı “on değil yüz defadır aynı şeyi yaşayıp neden başa sarıyorsun, sen salak mısın” diye bağıra çağıra, üzerine üşenmese bir de güzel ağzını burnunu kırsa o an için “haklısın” diyecek ve sonra geçen kısa bir zamandan sonra “çok seviyorum be abi” diye ortalarda dolanmaya başlayacak biliyorum.
Aşk bir hastalık hali. Ben tüm bunları bu kadar uzun neden mi yazdım? Hastayım sevgili okur, amansız değil ama kurtulması güç bir hastalık. Kırılan gururum, yerle yeksan olan hayatım, çektiğim acı ile yapayalnız ve hastayım. Dönüp dönüp başa aynı acıları kanırtarak yaşamaktan iflah olmaz bir gerizekalıyım. “Bu defa son” cümlesini kendime yasakladım en azından yalancı olmayayım diye. Belki son değil ama tahammül eşiğim ortadan kalktı artık. Gerçekten üzülsem de içimin acısı da geçti. Sadece benim kalbim nasıl böyle bir insanı sevdi, kendi ayakları üzerinde manevi anlamda duramayan, ezik, basiretsiz, tutarsız, bencil, alçak, kadir ve kıymet bilmez bir insan.. Benim hayatım neresinde neden olur ki? Bu yazıyı sonuna kadar okuyan bir de beni biraz tanıyanlardan ricam şu tanımla beni bir yan yana düşünün. Hala aşktan bahsedebildiğim için ağzıma vurma isteğinizi anlayabiliyorum. Teşekkürler.
Utanma, sıkılma, perde, engel, örtü anlamlarına gelen “hicâb” kelimesi, nedense bana insanı ifade edebilecek ana kavramlardan biri gibi geliyor. İnsan düşüncesinin, bakışının ve hatta hayatının perdeli olduğunu düşünüyorum. Bu arada eski tıpta organlar arasındaki ince zara da hicâb denildiğini hatırlatmak isterim.
Eğer hayat kemâle doğru bir yürüyüşse aslında her adım bu kemâlin önüne çekilmiş perdeleri bir bir açma eylemidir. Fakat her eylem içinde bir niyet barındırıyorsa sahihtir. Yoksa gayesi ve amacı belli olmayan bir eylem kişinin sadece perdelerini arttırır.
Tecrübesizlik, önyargılar, gelenek ve görenekler ve hatta kişinin kendisi (nefsi) bu perdeleri ürettir. Perdeleri kaldırmanın en hızlı ve kısa yolunun aşk olduğunu düşünüyorum. Hatta Hallâc-ı Mansûr hazretleri “yaratılışın sebebi olarak aşk”ı gösterir. Aşk akla gelince hemen âşık, mâşuk ve güzellik de akla gelir. Çünkü güzellik yani cemal kendine çekici ve cezbedicidir. Ahmed Gazzâlî hazretleri bu durumu şöyle açıklar: “Hüsnün (güzelliğin) gözü kendi cemâline (yüz güzelliğine) kapalıdır; öyle ki âşığın aşk aynası olmadıkça kendi güzelliğinin mükemmelliğini temâşâ edemez. İşte bu yüzden, cemâl için bir âşık gerekir, tâ ki mâşuk, aşk aynasında kendini görebilsin ve âşığın talebinden nasibini alabilsin.” Çünkü âşık aşkı sebebiyle saf aşktan ibaret hale gelmiş ve her türlü varlık hissinden kurtulmuştur. Bu sebeple mâşuka kendini gösteren bir ayna haline dönmüş ve tüm perdeleri yırtmıştır. Bu durumu Âşık Yunus şöyle anlatır: “Aşkın odu geldi yüreğim harlar / Âşık olan arı namusu n’eyler.” Aşk perdeleri bir bir açar ve hatta kişinin benlik perdesini paramparça eder. Bu sebeple kişinin perdelerini kaldırıp kendini bilmesinde en kısa yol aşkın tâ kendisidir.
Tasavvufta kulun Allah ile arasındaki yakınlığa engel olan her şey hicâb kelimesi ile ifade edilir ve bu hicabın zulmânî ve nûrânî olarak ikiye ayrıldığı söylenir. Zulmânî hicâb kişinin benliğinden kaynaklanan maddi perdelerdir. Kibir, hased, tembellik, çok yemek yemek ve benzeri kötü huylar kişinin kendine ulaşması önündeki en büyük zulmânî perdelerdendir. Nûrânî perdeler, kişinin kendine güvenmesi, yaptığı ibadet ve riyâzatları beğenmesi sonucu ortaya çıkar. Açıkçası bu perdeleri aşmak zorlu bir nefis terbiyesini gerektirir. İnsanın yaptığı bir şeyle övünmemesi zordur. Ama şunu unutmamak gerekir; Allah her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Bu sebeple ibadet ve benzeri ameller Allah’a bir şey kazandırmaz bilakis bunları yapanlara bir şeyler kazandırır. Kişinin ameline güvenmesi başlı başına bir perdedir. Hatta daha ileri gidip cennet arzusunun bile perde olduğunu söyleyen ârifler vardır. Çünkü amaç cennet değil Cemalullah’tır.
Âriflerden bir kısmı perdeleri yeme-içme, şehvet, çoluk-çocuk tutkusu, mal ve makam hırsı, riya ve bencillik olarak yediye ayırırken, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri halk için nefse, insanlara ve dünyaya, seçkin kullar içinse ibadete, sevaba ve kerâmete güvenmenin perde olduğunu söyler. Hâlbuki kişi fâni olana değil Bâki olana bakmalıdır.
Her hâlükârda hayat binlerce belki de yüzbinlerce perde ile örtülmüş bir zaman dilimidir. Ve insan ölünce bu perdeler kalkıp hakikat ortaya çıkacaktır. İşte tüm mesele de burada. Yani ölmeden önce ölerek perdeleri kaldırmak ve sevgilinin yüzünün ışıltısını müşahede edebilmekte. Perdenin ana özelliği arkasındakini yani gizlediğini göstermemektir. Hatta direk kendini göstererek arkasında bir şey olduğunu unutturan perdeler de vardır sinema gibi. Hayata perde çekmek ve perdenin kendisindeki görüntülere meftun olmak insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüktür çünkü perdeler izlemek için değil açmak içindir. Ve âşık ise aru namus şişesini taşa çaldığı için perdeleri yakıp hakikate doğru yol alandır.
| Sulhi Ceylan