Art Experience 2007
Local Modernity, Global Expectations (Yerel Modernizm/ Küresel Beklentiler)
10. Uluslararası İstanbul Bienali’nin özel projelerinden Art Experience (Sanat Deneyimi), 12-15 Eylül tarihlerinde Domus Academy, Santralistanbul ve Triennale di Milano işbirliğinde gerçekleşti. Atölye çalışması ve etkinlikler bütünü olarak tasarlanan proje sanat ve mimarlık arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Art Experience, 2004 yılından beri farklı başlıklarda Venedik ve Milano’da düzenlenen bir Domus Academy projesi. İtalya’nın dışına ilk kez İstanbul ile çıkan projenin bu seneki başlığıysa Local Modernity, Global Expectations (Yerel Modernizm/ Küresel Beklentiler).
Multi- disipliner bir yaklaşımla sanatı gelenekselleşmiş formatından çıkartıp deneysel bir etkinliğe dönüştürmeyi hedefleyen projenin küratörü Maurizio Bortolotti kavramsal çerçeveyi her seferinde farklı kurguluyor. Görsel sanatlar, performans, ses ve yeni teknolojiler şehirleri (kültürel ve coğrafi estetikleri) nasıl dönüştürebilir gibi sorularla uğraşmaya devam eden Art Experience, değişik alanlardan ve sınırlı sayıdaki katılımcıları tema üzerine çalışan sanatçılarla buluşturuyor. Önceki yıllarda Olafur Eliasson, Yona Friedman, Hans- Ulrich Obrist, Rirkrit Tiravanija gibi profesyonellerle gerçekleşen çalıştayı bu sene Bienal sanatçılarından Ömer Ali Kazma ve Map Office yönlendirdiler. Dört gün süren programın ilk günü Vasıf Kortun ve Pelin Tan’ın konuşmacı olarak katıldıkları panel ile hız aldı. Ertesi gün Ömer Ali Kazma’yla birlikte Dilovası’ndaki çelik fabrikasına tüm gün süren bir gezi gerçekleşti. Program, Map Office’in Galata (ama aslında Eminönü) tur’u ile devam etti ve Santral İstanbul’da sponsor ve destekçilerin katıldığı, (programda adı geçen David Elliot ve Hou Hanru’nun katılmadığı) bir panel ve video gösterimleri ile son buldu.
Maurizio Bortolotti bu projeyi İstanbul’da gerçekleştirme sebeplerini şöyle anlattı: “Art Experience, sanatçıların üretim süreçlerini aktif bir durum olarak ele alıyor. Mimarlık ve sanat arasındaki alana baktığınızda, İstanbul karmaşık ve farklı sosyal alanların birbirine geçtiği bir yer. Burada gördüğünüz modernlik fikri, Batı Avrupa’nın tek yönlü modernliğinden farklı. Batı Avrupa ekonomik modelinde üretim, dağıtım ve iletişim kanalları farklı mekanlara ayrılmıştır. Mekan sadece bir amaçlı kullanılır. Durum ve pozisyonlar tanımlıdır; örneğin süper marketlerde bir tüketici beklentisi görürsünüz. Burada bir mekanı tanımlayan başka etkenler var, örneğin İMÇ’de üretim ve satış aynı yapı içerisinde gerçekleşiyor. Pearl River Delta (İnci Nehri Deltası) üzerine çalışan Map Office’in Galata turu ile, Ömer Ali Kazma’nın Dilovası’ndaki çelik fabrikası turu teknoloji ve zanaatın üretimdeki rolünü görmek açısından ilginç.”
Bortolotti’nin yaklaşımı, deneyim fikri ve “Yerel Modernizm/ Küresel Beklentiler” başlığı 29 kişiden oluşan atölye grubunu oldukça heyecanlandırmış. Nitekim ilk gün Vasıf Kortun ve Pelin Tan’ın sunumlarıyla birlikte modernlik üzerinden açılan yerellik ve küresellik tartışmaları daha uzayabilirdi. Kortun konuşmasında, Akaretler’de W Hotel olmaya hazırlanan 50 numarada 1993’te yaptığı sergi ve mekanın hafızası üzerinden geçerken sanatın devlet ve ekonomi ile değişen ilişkisine değindi. Sanata kamusal desteğin olmadığı, kamuya hiç bir yatırım aracı olarak bağlanmayan sanatın da bu sebeple harici duruşunu eleştirdi. “Erken modernlikte bastırılmış tevazu” sözcükleriyle konumladığı bir kamusal hayat sürecini, kamusal mekanda buluşabilmek için cinsiyetinden sıyrılan toplumsal figürleri tanımladı. “Burada feodalizm var” diyen Kortun toplumsal düzeyde devam eden ilişkilere referans veriyordu. Kapitalizm öncesi üretim yöntemlerine atıfta bulunan bu kavramı belki Pelin Tan’ın “Bu ülkede hangi tip binalar yasal?” sorusuyla düşünmek gerekir. Yerel ve küresel ekonomiyle feodalizmin nasıl örtüştüğü açıkça tartışılmasa da, Tan’ın şehrin dokusunu anlatırken kullandığı “tolerans gösterilmiş usulsüzlük” sözleri önemliydi. Hız ve montaj kavramlarıyla anlattığı mimari ve kentsel yapılanma, değişen ulaşım ağları, güvenlikli siteler ve tüm bunların ortasında tartışıla gelen “modernlik”... Tan’ın “Sizin için modern ne demek” sorusu, salondaki bir çok kişiyi “bahsi geçen kavramların çağrışımlarında mutabık mıyız?” düşüncesine sevk etti. Yine de dört günün sonunda sezilen genel havadan anlaşılıyordu ki, tüm bunları tartışmak için yeterli zaman ve zemin oluşmadı.
Hırvatistan, İtalya, Belçika, Canada gibi değişik ülkelerden katılımı olan küratör, sanatçı, şehir planlamacısı küreselleşen kentlerin geleceklerini ve uygulanan genişleme modellerini tartışmaya başladılar. Küresel bağlamda tüm kentler için ortak bir kopyala- yapıştır modeli var, evet. Helsinki, Honk Kong, Milan, Paris, Berlin gibi kentlerde uluslararası yatırım ve akışkan para, aynı zamanda yerel güçler ve kanunlar konuşuldu. Milan’da İsola’nın yarattığı dirence bakıldığında görülüyor ki teslim olmak tek seçenek değil. Yine de Paris’in orta yerinde bir gökkafes dikilemeyeceği aşikar. Berlin’de bir çok bölgede soylulaştırma devam ederken şehrin bu işten çok da para kazanmadığı konuşulan başka bir gerçek. “Türkiye’de parayı veren düdüğü çalmaya devam ediyor.” şeklinde bir görüş geldi en sonunda. Katılımcılardan biri modernleşme sürecini üç güce bağladı: “Bireyin oluşması, endüstriyelleşme ve çeşitlilik.” Avrupa’da endüstrinin yavaşlaması ve üç gücün Asya’da hızla gerçekleşiyor olmasına uzandı konu. Kültürün bu tarz bir modernlikten nasıl azat edileceği merak konusuydu, tabii Türkiye özelinde değil, başka yerlerde var -Doğu Avrupa örneğinde olduğu gibi.
Ertesi gün, İstanbul’a 80 km. uzaklıktaki Dilovası Demirsan Haddecilik Fabrikası’na gidildi. Üretiminin %80’ni dışarıya satan fabrikada senede yarım milyon tona yakın çelik işleniyor. Ömer Ali Kazma, “Sanat deneyimi için böyle bir turu gerçekleştirmenin ilginç açılımları olacağını düşündüm. Bir iş ne zaman sanat olur ve nasıl bir metodoloji izlenir? Farklı katmanlarla okunsa da sanat, gerçeğin bir temsili. Üç boyutlu, yaşayan ve kendini yenileyen bir mekanı ve kendi sanat üretim sürecimi paylaştım. Bu sürecin sonunda gerçekleşen kristilizasyonu orada sıcağı sıcağına hissetmek önemliydi” diyor. Çelik Fabrikası’nın gösterimi fabrika kantininde oldu.
Map Office’in Galata sandığı Eminönü turunda gündem kayıt altına alınmak isteyen kayıt dışı ekonomiydi. Map Office “Made in Honk Kong”dan “Made in China”ya uzanan üretim tarihini, mekanın üretim dinamiklerine odaklanarak çalışmış. Üzerinde durdukları yerellik, modernlik, kayıt dışı ekonomiyi, burada da iki sene önceki şehir araştırmalarında incelemişler. Seçkin Uysal (sanatçı), bu gezide bir kentte yerel olmakla ve yabancı olmak arasındaki farka şöyle dikkat çekiyor: “Map Office ‘ghost’ (görünmez) olabildiklerini ve bu sayede bu kayıt dışı ekonomiyi belgeleyebildiklerini anlattı. Bu burada yaşayan birisi için kolay olmayabilir.” Uysal, Cuma günü kayıt dışı ekonomiyi fotoğraflama isterken tepki almış: “Cuma günleri cami yakınlarında boş buldukları her yere kartonları seccade yaparak namaz kılan insanlar var. İnsanlar namaz kıldıktan sonra o kartonları toplayan bir de kağıt toplayıcısı var. Namaz için karton satan biri var, daha sonra karton seccadeye dönüştürülüyor. Sonra da kartonları satmaya götüren bir başkası onları “geri dönüşüm” için topluyor.”
Son günkü panelde bu gezilerin ve kavramların bir sonuca bağlanmasını bekleyen katılımcılar destekçilerin konuşmalarını dinlemekle yetindiler. Açık katılımın olduğu günkü panel başlığı “Art, Design and Architecture: different ideas of modernity” (Sanat, Tasarım ve Mimarlık: modernliğin farklı fikirleri). “Oysa yanlış başlık atmışlar,” diyor Anna Heidenhain (sanatçı). Santral İstanbul’un duvarında Ömer Ali Kazma ve Map Office’in videoları yan yana gösterildiğinde, sözü edilen küresel ve yerel kavramlarının görünürlüğü, filmlerin benzerliğiyle şaşırtmış izleyicileri. Kısa ve yoğun geçen dört gün bir çok katılımcı için bir sonuca bağlanamadan bittiyse de, düşündürücü bir deneyimdi denilebilir. DENİZ GÜL.