İki kirpiğimin arasında saklıyorum her şeyi. Nasıl incitiyor beni bu temsil. Hiçbir şeyde gerçeklik aramıyorum. O kocaman şey gelip gırtlağıma oturuyor, yutkunamıyorum. Bir tören alayı gibi geçiyor önümden cümle hayat.
Gideceğim buralardan, çok uzaklara gideceğim, gideceğim ya, uyuyamıyorum işte. Pencereden şehrin karanlığına bakıyorum. Kulağımda cızırdayan bir radyo. Göğsüme basılmış gibi birazdan ağzımdan fırlayacak sanki ciğerim. Yalnızlık değil bu, hayır hiç değil. Her hissin başka bir adı olmalı. Dünyanın bu kadar kuvvetli ve vahşi, benimse bu kadar küçük ve savunmasız olmamın da bir adı olmalı. Bacaklarım bir karıncanınki gibi incecik. Bir sivrisinek vızıltısına benziyor belki de sesim. Küçük yeşil bir yaratık, çirkin, değersiz! Dünyadaki yerim bu.
Neyin devamlılığı, değişen hiçbir şey yok... Her gün aynı tarakla tarıyorum saçlarımı: siyah bir tarak. Her gün aynı aynaya bakıyorum: gri bir ayna. Aynı çelenkleri taşıyorlar oradan oraya. Cenaze arabalarının bile rengi aynı mesela. Sesler, ifadeler, sokak adları, sokak kambalarının kırıkları. İki günde bir çantamı topluyorum, o da aynı. Birkaç güne, benim de üzerime bir gazete parçası örtecekler. Bu değişmezliğin de bir adı olmalı.
Uyumalıyım!.. Unutmak için uyumalıyım! Uzun uzun uyumalıyım!
Zaman yavaşladı. Saat sabahtan beri olduğu yerde duruyor. Bazen takılıp kalıyor insan bir vakitte. Öyle bir vakitteyim işte.
Oysa iyiliğe ve şeylerin büyüsüne inanmak istiyorum hâlâ. Masum bir öpücük bozabilsin yüzyıllık büyüyü. Fişi prize takınca lamba yansın yine ama bir matematik formülü olmasın bunun karşılığı, Tanrı’nın eli gibi düşünmek istiyorum. Bilgi ve gerçeklik duygusu var ettiği kadar yok da ediyor insanı.
Hâlâ bu pencerenin önünde neyi bekliyorum? Olmayacak olan neyi? Gelmeyecek olan kimi?
Mehtap Ceyran, Mevsim Yas