küçük bir yalanla başladı.
öyle küçüktü ki yalnızca kendime söyledim çünkü birine anlatacak kadar dahi önemi yoktu.
öyle düşünmedim ki üzerine,
ve öyle kolaydı ki yokmuş gibi davranması,
yalnızca gerçeğe baktığıma kendimi inandırması,
adına belki yalan bile denemezdi.
içten içe başıma açtığım belanın farkındaydım.
ama içinde koştuğum fırtınanın gözlerine baktığım ilk an,
yıllardır, küçük bir çocuğun kalbiyle, bu yalanı söylemeyi beklediğimi anladığım kabusun ortasıydı.
benimle yaşıt bir olasılığa ilk nefesini ellerimle vermiştim.
üstü öyle tozlanmıştı ki,
öyle kayıptı ve yitip gitmeye öyle yakındı ki,
saf bir gerçeği önemsiz bir yalanla karıştırmıştım.
son perde düşmeden önce onlarca seyirci önünde kendimi parçalıyor gibi;
ay ışığında hıçkırıklar kustuğum geceler,
uykusuz fazla düşünmeler,
kendimle göz göze gelip defalarca bağırışlarım,
“eğer mutlu yerine normal olabilseydim bunu yapardım.”
sebebini bile yüksek sesle söyleyemeden histerik bir istekle uydurduğum ufak bir oyun,
avuçlarımın arasında üzerindeki kostümü sıyırıp
kendimle ilgili anlayabildiğim tek şey haline geldiğinde
ve bütün geçmişim giderek daha akıl alır bir şekle büründüğünde,
yapmam gereken şey eminim boğazımda bir yumruyla bana durmadan kazıklar atan bu hayata gülümsemek değildi.
belki elimde kalan tek şey doğrulardı.
ama şanslı hissetmediğimi söylediğimde
aynadan bana bağıran kurbanım,
bildiğim her şeyi çöpe attığımı hatırladığında hala benden nefret ediyor olacak mıydı?











