#Repost @coffee.pots ・・・ Cookies 😍🍪 Tabii ki en lezzetlisi @jacquelinecookies #coffeepots #cookies #coffee #modacaddesi (at Kadıköy - Moda)
seen from Yemen

seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from United Kingdom

seen from Germany

seen from United States

seen from United States

seen from Greece

seen from United States

seen from Italy

seen from Saudi Arabia

seen from United States

seen from United States

seen from Maldives

seen from United States

seen from Canada

seen from Türkiye

seen from Greece

seen from T1
#Repost @coffee.pots ・・・ Cookies 😍🍪 Tabii ki en lezzetlisi @jacquelinecookies #coffeepots #cookies #coffee #modacaddesi (at Kadıköy - Moda)
www.thechalcedon.com #tisort #tshirt #tasarimtisort #farklitisort #ozeltshirt #moda #erkekmodasi #streetstyle #sokakmodasi #cadde #modacaddesi #farkliol #motorcycle #motorsiklettutkusu
https://www.thechalcedon.com/shop/kadin-giyim/kont-wolf-skull-bayan-tisort/ #modatrend #modabayan #modamasculina #moda #bikergirl #motorcukız #motorcular #motorcycle #chopper #harleygirl #harley #harleylife #harleyciler #cadde #caddebostan #modacaddesi #skull #skull💀 #kurukafa #tisort #tişört #tisortler (Hard Rock Cafe Barcelona)
https://www.thechalcedon.com/shop/kadin-giyim/hope-anchor-sailor-series-bayan-tisort/ #streetfashion #bayanmodasi #nişantaşıüniversitesi #farkliol #modatisort #modatişört #nisantasi #nişantaşı #cadde #modacaddesi #bağdatcaddesi #bagdatcaddesi #tshirt #sokakmodasi (Avenue des Champs-Élysées)
İnsan Gözlerini Şikayet Ederek Açtı Dünyaya - Ağlayarak
Moda sahilinde, üstüne tepeye tırmanan bir merdiven kondurulmuş, çimenli bayırın tenha bir köşesinde denize karşı oturmuş; “acaba mekanın veya dinlediğim şarkının belki de onu seslendiren sanatçının içinde bulunduğum duruma ve düşünce şekline bir etkisi var mıdır?” diye danışmak için ve aklıma gelen parlak fikrin düşündüğüm gibi parlak olup olmadığını doğrulayabileceğim birilerini bulma umuduyla anlatıyorum bunu.
Puslu Marmara’nın sisli ufkunda hayalet gemiler gibi salınan devasa gemileri ve biraz ötemdeki, hayvanlar için konulmuş olan sudan ihtiyaçlarını gideren kargaları ve topal bir köpeği seyrederken yaklaşık beş (5) litre olan suyun çevresinde yoğunlaşan canlılık dikkatimi çekti. Minik karıncalar, değişik sinek ve böcek türleri suyun çevresine yuvalanmışlar serçeler, güvercinler, kumrular, kargalar arada konup kalkıyor. “Ne kadar ilginç şey şu hayat!” dedim kendi kendime, her gün yaşadığım heyecan ve şaşkınlığı gizleyemeyerek.
Hiç denediniz mi bilmiyorum fakat bölgede olmadıklarına kanaat getirdiğiniz bir yere bir parça şeker koyacak olsanız minik karıncalar hemen gelip etrafını sarar. Garipsenecek bir tarafı yok belki. Ancak o böceklerin nasıl böylesine yüksek seviyede bir farkındalığa sahip olduklarını düşündükçe hayret etmekten alamıyorum kendimi.
O gün de tüm diğer günler gibi İstanbul’un havasına lanetler yağdırarak kendimi Moda sahiline atmış, kitap okuyanlar, manzarayı seyredenler, gezenler, evcil hayvanlarını dolaştıranlar, spor yapanlar, sevişen aşıklar ve bir iki bira eşliğinde sohbet eden gençlere katılıp, yeşilin ve doğanın kokusunu duyabileceğim hoş bir yer bulmuş olmaktan duyduğum kıvançla düşüncelere dalmıştım. Başka fark edeniniz var mı bilmiyorum ama ben çoğu zaman, bu şehirde boğulduğumu hissediyorum. Özellikle havanın sıcak olduğu zamanlar. Binalar tarafından engellenen hava akımı, yüksek nem ve yüksek yapılardan yansıyan güneşle birlikte sıcağın tahammül sınırlarını zorladığı o anlar işte. Lağım kokularına karışmış döner kokuları, parfüm, egzoz, yakıt kokuları, bazı yerlerin artık içine işlemiş olan ter ve kömür kokuları, bir caddeyi boydan boya yürüdüğünüzde muhakkak hissedeceğiniz çöp, kahve, ızgara, sigara, nargile, jöle ve diğer tüm yapay kokular... Belirttiğim gibi özellikle sıcak havayla birleşince bu kokular en doğru ifadeyle benim için bir işkence aleti haline dönüyor.
İşte tüm bu pis kokulardan birazcık olsun uzak hissediyor olmanın verdiği hafiflikle bir yandan düşüncelere dalarken diğer taraftan manzaranın ve ortamın keyfini sürüyordum. Dört bir yanını sarmış şehirden yalıtılmış bu küçük yeşilliğin içinde çöl ortasında bir vahada gibi hissediyordum. Başka bir zamandan gelirmişçesine uzak hissettiren, arada bir duyulan siren ve korna sesleri ninni gibiydi adeta...
Ön ayaklarından sağ taraftaki diğerlerine kıyasla beş (5) santim kadar daha kısa ve zayıf olan ve bundan dolayı uzaktan bakıldığında topal gibi görünen, az önce de bahsi geçen köpek, benden yaklaşık elli metre uzakta yoğun bir gölgelikte yatmakta olduğu yerden kalkıp seke seke suyun yanına geldi. Beni hiç umursamadan suya yaklaştı ve bir miktar içti. Sonra suyun dibinde bulunduğu ağacın köküne işedi. Şu köpeklere has koku bırakma tavrıyla tabii. Oradan “sekerek” on beş metre kadar uzaklaşıp biraz daha serpiştirdi ve o noktanın paraleline gidip biraz açıldı, durdu, havayı kokladı, biraz daha açılıp az daha ıslattıktan sonra seke seke yerine döndü.
O an iki şey dikkatimi çekti. Birincisi köpeğin halinden memnuniyeti ikincisi ise hayat denen olgunun suyla ne kadar iç içe olduğuydu. Bu arada çok fena serbest çağrışıyorum, beynimde “susuz yaz” kelimeleri yankılanıyor.
Sizler için bir önemi var mıydı bütün bunların bilmiyorum. Benim için var. Ben bu şehirde nefes alamıyorum. İnsanların böyle düşünüp düşünmediğini bilmiyorum ve bunu bilmemek bana acı geliyor. İstanbul’da doğup-yaşayıp-ölen insanlara acımak geliyor içimden...
Bu şehir kangrenle boğuşurken her bir dal yeşilin kıymetini bilmek belki de tek çaredir.
Çünkü bir çok doğal güzelliğiyle meşhur İstanbul artık gayet el yapımı hissettiriyor.
Sahiden bu yazıyı neden yazmıştım hatırlayanınız var mı? Peki bir önemi var mı artık bunun? Olan olmuş, bir kere karışmış kafalar ama mesaj gerekli yere iletildi diye düşünüyorum. İletilmediyse de artık ne yapalım... Önemli olan insan olmaktı değil mi?
Hoş kalınız efendim.