tabak ay
"Ee?"
Ormanın yumuşak ışıklarından gözlerimi ayırıp ona baktım. Kuruluktan uzak, yeşillikle dolu huzurlu çimlerde ellerimi yere yaslamış bir halde oturuyordum. Onun aksine benim görüntüm orada olmaktan keyif almaya daha uygundu. Gerçekten, koyu birer çukur gibi gölgeli gözlerinde yaşam enerjisine dair yalnızca birkaç kırıntı vardı.
Aslında ben de öyleydim. Aslında hep öyleydim. Ama onun yanındayken içimdekilerin gerçeğine rağmen durum değişiyordu işte. "Ee ne?"
"Anlat."
Eskiden olduğu gibi yine ben anlatacaktım demek. Enkazımıza rağmen huylarımızda hiçbir şeyin değişmemiş olması canımı acıttı. Ama buna rağmen o an onun yanında olmanın huzuru baskındı, çenemi yukarı kaldırıp gözlerimi kıstım, ağaçların arasından akan gümüşi beyaz ışığı izledim.
"Bir keresinde ay inanılmaz büyük gözükmüştü. Havaların en sıcak olduğu haftaydı, dışarı çıkınca betonlar gözüme şişiyormuş gibi geliyordu. Sanki binalar kademe kademe kavruluyor, biz de içlerinde pişiyorduk.
İyi değildim, her gece o hissi usul usul dinlerken buluyordum kendimi. Kafam boğuluyor ve ben her gece kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum... Hiçbir şeye hevesim kalmamıştı zaten, su içmek bile bir dertti. Bitip duruyor, sonra ölümün kıyından orada hiçbir şey olmadığı için kendimi döndürüyordum, öyle bir şeydi yaşadığım.
Sonra bir gece inanılmaz bir sıcak oldu, hatta o sıcaktan sebep galiba, kafamın içini bile dolduramayacak kadar bitkindim. O aralar sürekli bir şeylere saatlerce bakma huyum vardı, bunalıyordum, içim ferahlasın diye dua eder gibi iç çekip pencereye bakıyor sonra da öyle dakikalarca hiçbir şey düşünmeden ayı izliyordum.
Gece yarısını geçince banyoya girdim, soğuk duş aldım. Gözlerim aya takıldı, soğuk suyun altında derim soğusun diye beklerken onu izledim.
Kapkara gökte kocaman, parlak bir tabağa benziyordu. Ömrümde hiç o kadar büyük, parlak olduğunu görmemiştim. Berbat bir ruh halim vardı, hava felaketti, her şey kavruluyordu. Ama ay inanılmaz güzeldi..."
Bir an dalgınlıkla gözlerimi kırpıştırdım, vücudum yeni bir anlam keşfetmiş ve ona ulaşmaya karar vermiş gibi yavaş yavaş öne eğildi ve o anın dalgınlığıyla toprağa sürüdüğüm ellerimde bir yol gibi kayan nemi hissettim.
"Serinleyince suyu kapattım, ayı izleyerek saçlarımı havluyla kuruladım, sonra odama gittim ve giyinirken yine ona kilitlendim. O parlak tabak gibi görüntüsünü, güzelliğini bir daha kolay kolay görmem diye düşündüğümden ona olabildiğince doyurmaya çalışıyordum kendimi. Berbat, iğrenç bir evde, berbat, iğrenç ruh halli bir hayatım olmasına rağmen o gece bütün yaşam ipimi ayın güzelliğine vermiştim."
"Uyudun mu peki?"
"Uyudum, bir rüya gördüm." Niyeyse kafamda tanıdık bir şarkının bir kısmı bozuk bir plak gibi tekrar edip durmaya başlamıştı, o anı hatırlamak beni aynı o akşamki gibi git gide bulunduğum yerle alakasız bir dalgınlığa sürüklüyordu. "Sen vardın. Gece vakti bir nehirde, kayıkta gidiyorduk. Karşında oturmuş seni izliyordum, kayığı sürerken dik dik bana bakıyordun. Ben de..." Bu sefer net bir kafa karışıklığıyla ellerime baktım. O toprak parçalarını gerçek olup olmadıklarını anlamaya çalışarak inceledim. Sonra içimde bir endişe yükseldi ve gözlerime yavaş yavaş yaşlar yükseldi. Ona baktım. Gözlerini kırpmadan beni izliyordu. Dik dik. Suçlar gibi. Aynı rüyadaki gibi.
Kafamdaki ihtimali atmak istercesine iç çektim, aldığım nefes bir bıçak gibi göğsümü acıttı.
Yüzünde hiçbir değişiklik olmadan "Devam et." dedi.
Gözlerimdeki yaşları geçiştirmeye çalışarak gözlerimi kırptım, derime gömülmüş toprak kırıntılarını dizlerime sürttüm. "Ben şey... Kızgın gibi bakıyordun, niye olduğunu anlamaya çalışıyordum. Neyin olduğunu sordum hep, cevap vermeden her seferinde sorularıma kürek çekerek karşılık verdin. Sonra içimde çok kötü bir acı belirdi. Çok kötü. Dayanamayacağım kadar ağırdı. Ondan kurtulmak istedim. Sana sarılmak için ayağa kalktım ve o an ilk defa konuştun. Oturmamı söyleyecektin, ama ben hareket edince kayığı koca bir el sallamış gibi yana döndü ve devrilip suya düştük. Su koyu mavi ile siyah arası dalgalardan oluşmuş kopkuyu bir alacakaranlık gibiydi, bir önümü görüyor bir göremiyordum. Zar zor kayığı buldum ve ona tutunup yüzeye çıktım, sonra nehrin de senin de yok olduğunuzu fark ettim."
Aklıma gelen son şeyi söylemeden önce bir süre sessizleştim. Ruhumda deli bir fırtına başlamıştı. Acı, bir güve sürüsü gibi çoğala çoğala boğazıma doğru yükselirken dişlerimi sıktım. "Okyanusta yalnızdım."
Sessizliğini bozmadan, sonsuza dek konuşmamı bekler gibi bir ifadeyle beni izlemeye devam etti. O parlak, yıldızsız gökte ışıktan bir tabak gibi asılı duran ayı hatırladım. Gecenin ortasında okyanusun yalnızlık dolu kokusu genzime soyut bir noktadan dolmaya başladı. Ellerime batmış toprak parçaları, onun yanında olmama rağmen onu deli gibi, korkunç bir acıyla özlemeye devam edişim...
Her şey çok açıktı.
"Böyle bir şeyi rüya dışında yaşamanın bir yolu yoktu zaten." Dedi.
"Olsun." Hıçkırıklar boğazımdan dışarı taşmaya, gözyaşlarım akmaya başladı. Ellerimi o an yan yana oturduğumuz toprağa, onu kaybetme korkusuyla geçirip dişlerimi sıktım. "Rüya olsun. Korkağın teki olduğumu zaten söylemiştim. Hak ettiğim de bu kadardı zaten: bir rüya. Ama en azından..."
Biraz önce aralarından gümüşi güneş ışıkları akan ağaçlar şimdi gözyaşlarım yüzünden bulanık gözüküyordu. Ve içimde istemsiz bir tecrübe, bu bulanıklığın gitgide artıp sonunda ip gibi kopacağı ve tamamen yok olacağı bir an geleceğini söylüyordu.
Bir an.
Bir gün.
Bir hafta.
Ya da bir gece.
Ondan bana kalmış son parçaları, o açlığımı ölümden kurtaracak kadar az olmalarına razı olduğum küçük kırıntıları bile kaybedecektim.
"Yaşadıklarımızın tümü benim suçum değil ama neden..." Küçük bir şelale gibi akan gözyaşlarıma eşlik ederek öne eğilip hıçkırıklara boğuldum.
Ve ilk defa o an bana karşı cansızlığın dışında bir tepki verdiğini hissettim. Ağlarken bunu ne gördüm ne de duydum, ama bir şekilde minicik bir anlığına da olsa yüzünden o eski kederin rüzgar gibi geçtiğini hissettim. "Evet, benim de hatalarım var. Kabul ediyorum." Dedi kuru bir sesle.
"Ama bu acımın bir nebze olsun suçlusu olduğunu düşünmüyorsun değil mi?"
Bunu yapmaya bile gerek duymadığını belli eden bir hevessizlikle başını salladı. "Kendine bu acıyı sen yaptın."
İşte o zaman ona net bir öfke duydum. "Bak bu yüzden hiçbir zaman iyileşemeyeceğim işte."
Çenemi yukarı kaldırıp ona dönüyorum. Sıra sıra gözyaşları boğazımdan göğsüme doğru yuvarlanırken "Çünkü tüm bunları bir ben yoğun yaşadım." diyorum.
(inkspired uygulamasındaki bir metnimden kısa bir pasajdır, kopyalayıp başka bir yerde paylaşmayın lütfen. Yayınladığım yerde teliflidir.)










