Başladık bakalım... #abilmuhsinozsonmez #nuralan #natama #jengi #evkitabiyedinciavaz #karakirazerkan (Buca Yedigöller) https://www.instagram.com/p/Bx3KJLtljWLx7pH73GnryL1OAtVgmfbbsnKfQ00/?igshid=rw88cbjbh5ey
seen from Malaysia
seen from Malaysia

seen from Canada

seen from Czechia
seen from Canada
seen from Russia
seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from Taiwan

seen from Czechia
seen from Macao SAR China
seen from United States

seen from Germany
seen from United States
seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from Taiwan
seen from China

seen from United States
seen from China
Başladık bakalım... #abilmuhsinozsonmez #nuralan #natama #jengi #evkitabiyedinciavaz #karakirazerkan (Buca Yedigöller) https://www.instagram.com/p/Bx3KJLtljWLx7pH73GnryL1OAtVgmfbbsnKfQ00/?igshid=rw88cbjbh5ey
Good mixes
Boxout.fm - Nightwave mix: https://www.mixcloud.com/boxoutfm/guest-mix-189-nightwave-20-03-2018/
Electronic explorations - Evigt mörker: https://soundcloud.com/rob_booth/evigt-morker-496-electronic-explorations
NatAma - Berlin spring (Panther mix): https://soundcloud.com/nathanael_a/natama-berlin-spring-panther-mix?in=nathanael_a/sets/natama-mixsets-2018
reklam yapıyorum: natama çok güzel bir dergi. sahipleri hayat memat dergisi demiş. başlangıçta, adındaki bir harfin eksik oluşu da sempati yarattı doğrusu. içi dolu dolu. siz de okuyun. evet natama... zaten ne tamam ki? :)) yalan deyil.
Institut rodinné péče NATAMA zahajuje kampaň
Institut rodinné péče NATAMA zahajuje kampaň
Institut rodinné péče. Kampaň oslovuje veřejnost i potenciální nové náhradní rodiče. Zdůrazňuje důležitost péče o děti v bezpečném rodinném prostředí. “Česká republika prosazuje kvalitu v oblasti péče o děti, které nemohou vyrůstat se svými biologickými rodiči. I když je již téměř tři roky v platnosti novela Zákona o sociálně právní ochraně dětí, stále existují názory, a to i mezi politiky, že…
View On WordPress
ANNESİNE BENZEYEN ADAMLAR RİSALESİ: MADER, KADERDİR
قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً
`De ki: 'Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.'` (İsra Suresi, 84. Ayet)
Kendime seçtiğim meşgalenin birden fazla ismi var. İlm-i Sima, İlm-i Feraset, İlm-i Kıyafet ya da adet ve karizmatik olduğu üzere Latince söylersek, "fizyonomi". Yoluna baş koyduğum bu ilmin kapılarını Aristo'dan Gall'a, İmam Şafii Hazretleri'nden İbrahim Hakkı Hazretleri'ne türlü din, kültür ve zaman dilimlerinden pek çok alim, feylesof, medyum ve kafe falcısı arşınlamıştı.
Bu büyük üstadlar, bu yolumun sönmez ışıkları kah alın şekli üzerinden kişinin evine sadakatini, kah bacak kıllarından şehvetinin şiddetini, kah el ve yüz biçiminden ne tıynette olduğunu ölçerek bazen mümtaz şahsiyetlerin eş seçimlerine, bazen İslam hanedanlarının saraylarının insan kaynakları yönetimine rehberlik etmişlerdi. Değil midir ki bu ahlaksız dünyada en arzulanan şey karşımızdaki beşeri o anlatmadan bilmek, ona karşı mevziler bulmak, zararı en hafif şekilde atlatmak? İşte bu insanın fiziki görünümünün bir tesadüf olamayacağını, o burnun, o alnın, o kulakların, o ellerin, o saçların mutlaka manevi bir manası olduğunu tespit ve ifşa eden, bizlere bir ilim bırakan bu yüce insanlardan Allah razı olsun! Bakmayı bilen gözlere anlamanın, anlamayı bilen dimağa görmenin ilmini anlatan bu kutuplar, ilmimde geldiğim derecenin basamaklarıydı.
Ben, dostları ve takip etmeye değer bulanlarının adlandırmasıyla, Kızıl Keseyl Efendi, simayı anlamlandırma ilminin değeri bilinmemiş deryasına yeni bir nehir açtım. Açtım ki bu yüce ilim bir yatak daha bulsun. Bu nehir, tüm ustalarımdan başka olarak kişinin fizksel özelliklerini tek başına değerlendirmek yerine, o kişinin maderine mi yoksa pederine mi benzediği bilgisi üzere şekilleniyor. Bu risalemde ortaya atacağım iddia, bir insanı tanıma yolunda, bir insanın açık ve gizli özelliklerini bilme yolunda binlerce kez denenmiş, doğruluğu şaşkınlıkla izlenmiştir. Ancak, iddiamı Yüce Allah'a sığınarak anlatmadan önce söylemeliyim ki, bu iddia yalnızca erkekleri tanımayı, onların özelliklerini kestirmeyi sağlar. Erkek milletinin, yani benim de içimde bulunduğum bu doyamama ümmetinin, en masum, en kadirşinas, en gerçek, en içten, adeta tümden Yengeç Burcu taifesini, annesine benzeyen erkekleri anlatacağım.
Bismillahirrahmanirrahim.
Kaderi maderin simasına nakşeden Allah'ın adıyla,
Bir erkek, erkek olmanın ona yüklediği dışarıdan güç, iktidar, kayıtsızlık, kalpsizlik gibi gözüken açmazlarla, çelişkilerle, zorunluluklarla yaşar. Ancak, erkeklerin büyük kısmı zaman içerisinde bu vahşi ormana uyum sağlamış, yüzünde çıkan sakalları tıraşlayıp bir şekle sokmakta nasıl maruf olmuşsa, kalbini de istediği biçimde yönlendirmeye, bir yer veya kişide sabit tutmamaya alışmışlardır. Denilebilir ki erkeği kadından ayıran en büyük fark, yaklaşık onbeş santim olan diğerinden hariç, kalbi üzerindeki bu mutlak egemenliğidir.
Ancak her kaidede bir istisna, her sepette bir çürük elma, her şakada bir gerçek, her hayrın altında şer, her şerrin altında hayır olduğu gibi bu erkek milletinin içerisinde de kalbi üzerinde mutlak egemenliği, dünyaya karşı kayıtsızlığı sağlayamamış kişiler de bulunur. Bu kişiler şiir, felsefe, resim, sosyal demokratlık, zamanında anlaşılamamış sanatçılık gibi alanlarda nam yapabilir ancak bu namdan hemen hiçbir şey elde edemezler. Bu kişileri birkaç müskirat kadehiyle geçmeyen aşk acılarıyla, her şeyi doğru yapmasına rağmen bir şeylerin elinden gitmesini izlerkenki haliyle ya da kadın haklarını savunan bir eylemde bulabilirsiniz.
Bu kişiler ki hepsinin ortak özelliği annelerine benzemeleridir. Tüm annelerine benzeyen erkek çocukları, yüzlerinde kötü bir kaderi, ona kıyametler getirecek bir empatiyi, küçük hayatlarda sahip olunan iktidar zevkinden mahrumiyeti ve anlama belasını büyütürler. Baktığı her kadında annesini değil, kendi simasının bir aksini gören maderine benzeyen erkek, egemenliğin, iktidarın birincil ve biricik şartı olan acımasızlığı gösteremeyecektir. Bu, onu tüm hayatında bir başarısızlığa ve mutlak yalnızlığa sürükleyecektir. Bundan kaçış, mümkün değildir.
Bu muhteşem tespiti yapmadan evvel izlediğim tüm denekler, bana bu gerçeği haykırıyordu. Maderi yerine pederine benzeme şansına -tövbe! nimetine- doğuştan sahip olmuş çocukların hayatları kadınlar konulu başarı ve iktidar hikayeleriydi. Bunlardan iyi forvet olurdu, geçtiğimiz 25 yılın Avrupa ligleri gol kırallarının yüzde 97'si tartışmasız biçimde babasına benziyordu. Buna karşılık başarılı defans oyuncu ve kalecilerinde de ağırlık maderine benzeyen erkeklerdeydi. Birkaç istisna dışında, hiçbirinin adı, futbol popüler kültüründe sık tekrarlanmıyordu. Maderine benzemek, bir unutulma garantisiydi. Maderine benzemek kötü bir kaderdi. Maderine benzemek bir bataklıkta çırpınmak, çırpındıkça batmak, battıkça daha da çırpınmak ama bir türlü Allah belasını versin ki ölememekti.
Elbette her şeyin bir nedeni var. Annesine benzeyen erkek, bir yönüyle kadındır. Bu yönüyle bir kadına benzemeyi, bir kadını anlamayı, bir kadını sevmeyi yüzündeki çizgilerde, gözlerinin şeklinde, burnunun biçiminde, ellerinin narinliğinde, kaşlarının feminenliğinde, teninin solukluğunda, vücudunun şeklinde taşır. Bu yönüyle annesine benzeyen tüm çocuklar, kadınlar için, "onları üzemeyeceği yüzünden belli" kişilerdir. Acı ve onun kaynağı, insanın ve özellikle kadın taifesinin en bağımlı olduğu şeydir. Kadınlar, kendilerini üzen erkeklere bayılır. Tam da bu yüzden, annelerine benzemesi nedeniyle onları üzemeyecek erkeklere uzak durur ve onları üzmekte, bir hemcinsini yenmenin derin zevkini bulurlar.
İşte, binlerce şanssız erkeği kah konuşarak, kah gizlice takip ederek, kah dostlarından sorarak bulduğum bu muhteşem netice budur. Mader, buruk bir kaderdir! Dileğim o ki, yeni nesil psikoloji öğrencileri bu risaleme gereken değeri verir ve daha ilk yaşlarında maderine benzeyeceğini belli eden o şanssız erkek çocuğuna erken müdahalelerde bulunur. Dünyanın biraz daha az üzgün olmasında bu tespitimin payı olması, bir maderinin adi kopyası olan beni, Kızıl Keseyl Efendi'yi, iki cihanda da mes'ut edecektir. Ben, Keseyl, anneme benziyorum çünkü, bütün ömrüm emzirmektir.
Müziğin ölümünün sekizinci yılı
Piyanosuyla birlikte beşinci kattan aşağı atlayan lise arkadaşımın cenazesinden dönüyorum. Murat, bu şekilde intihar eden belki de onuncu arkadaşım. Kemanının yayını boynuna dolayanlar, üflemeli çalgılarını boğazından içeriye sokanlar, mızıkayla bileğini kesmeye çalışıp beceremeyince sıkılarak hap içip ölenler. Müziğin ölümünün üzerinden geçen sekiz yıl içerisinde müzisyenler arasında ustası oldukları müzik aletiyle birlikte intihar etmek oldukça yaygın bir şeydi. Murat’ı parçalara ayrılmış piyanosuyla birlikte gömdük.
Bu sekiz yıl içerisinde yalnızca müzisyenler değil, bir şekilde müzikten para kazanan her gruptan pek çok kişi intihar etmişti. Enstrüman üreticileri, Grooveshark’ın sahibi ve pek çok hissedarı, tüm metal gruplarını bateristlerinin ayakkabı numaralarına kadar bilen metal gurmeleri, nargile kafe sahipleri ve VJ Bülent. Eurovision’un da müziğin ölümüyle birlikte fiilen bitmesinin ardından artık aralarında hiçbir bağ kalmayan Balkanlar’daki komşu ülkeler ve Yunanistan ile Kıbrıs birbirleriyle savaşın eşiğine gelmişti. Bütün insanlık olarak çok sıkılmıştık.
Müziğin öldüğü haberini Murat’la birlikte okumakta olduğumuz konservatuarın üçüncü yılında almıştım. O sabahı çok iyi hatırlıyorum. Müziğe yeteneği olmayan insanların müzikten kopmamak için uydurdukları Müzikoloji dersinin hocası kapıyı içeri girdikten sonra sert biçimde kapatıp müziğin ölümünden haberimiz olup olmadığını sormuştu. Bütün sınıf elbette ki şaşırmıştık, müziğin başına bir şey gelecek olsa ilk biz duyarız diye düşünüyorduk ve soyut kavramlar için “ölüm” kelimesinin o şeyin döneminin bitmesi veya icracısının kalmaması anlamında kullanıldığını biliyorduk. Fakat durum farklıydı. Müzik, ölmüştü. Hem de gerçekten ölmüştü.
Müziğin ölümüyle ilgili çıkan tüm bilimsel yayınları okudum. Herkes neden artık müziğin onlara anlamsız geldiğini merak ediyordu, televizyonda tek konuşulan konu buydu. Konuya Diyanet bile el atmıştı. Komplo teorilerini bir kenara bırakırsak gerçek şuydu, müzik bir sanat değildi, deniz kabuğu misali durduğu yerde ses üreten bir madendi ve doğadaki kaynakları sınırlıydı. Bu madenin sesi, onunla birlikte olan diğer tüm sesleri bir düzene sokuyordu ve müzik dinlemek, müziği sevmek dediğimiz şey bu maddeyle düzene giren karmaşık notalara olan bağımlılığımızdan başka bir şey değildi. Bize o karmaşık seslerin muhteşem şeyler olarak gelmesini sağlayan şey o maddenin bestenin kayıt veya icra esnasında etkileşime sokulmasıydı. Müziği seviyorduk çünkü o maddenin yarattığı uyuma bağımlıydık. Bir şarkıda o madde ne kadar varsa o şarkı o kadar güzeldi. Madde yoksa, şarkı da yoktu. İyi müzisyenler bu maddeye iyi para yatıran adamlardı sadece.
Bu maddeyi tekelinde bulunduran aile yüzlerce, binlerce yıl boyunca dünyanın her yerinde müzisyenlerle bağlantıya geçmiş, para karşılığı maddeyi müzisyenlere sunmuştu. John Lennon’a kestikleri faturayı bir televizyon programında gördüğümde şok olmuştum. Kaynakların bitmeye başladığını fark eden aile Youtube, Myspace, iTunes, modern konservatuarlar ve buna benzer pek çok kuruluşla müziği tekeline almaya kalkışmıştı. Çünkü, müzik maddesi, tek kullanımlık değildi. Şarkıların dinlenebilir kalması için maddenin sürekli olarak yeniden besteye katılması gerekmekteydi. Bir dönem ortalığı kasıp kavuran şarkıların bir süre sonra tek bir dinleyeni bile kalmamasının, sadece birkaç yıl popüler olabilen müzik akımlarının da sorumlusuydu bu durum. Sanat dalı dediğimiz şey baştan aşağı bir komplo, bir madde bağımlılığıydı.
CD çaların kahve tutacağı olarak kullanıldığı otobüsün en ön koltuğunda eve dönüyorum. Müziği hiçbir zaman sevmemiş biri olarak bu ölüm artık benim bile canımı sıkmaya başladı. Düğün, parti, konser ve festival gibi şeyler artık kalmamıştı. Youtube yoktu. iPod’lar ayakkabı çekeceği olarak kullanılıyordu. Müziğin ortadan kalmasıyla ilgili tek iyi şey seçilmiş sahnelerde baamm diye giren müzik sayesinde seyircileri korkutan korku filmlerinin artık daha kaliteli hale gelmek zorunda olmasıydı. Müzik maddesinden hala biraz kalmış olabileceğini düşünen defineciler çeşitli haritalarla dünyanın her yerine kazıya gidiyordu. Üstelik tam müziğin öldüğü gün doğan bebekler artık ilkokul ikiye geçmişti ve biz onlara ne müziği ne de neden canımızın çok sıkkın olduğunu anlatabiliyorduk. Müzik sanatının ardında bir madde olduğu gerçeği resim, şiir gibi diğer sanat dallarına karşı şüpheyi de arttırmıştı. Jingle diye bir şeyin kalmamasıyla reklamcılık da ölüm noktasına gelmiş, pek çok reklam ajansı logosunu değiştirip artık dijital bir ajans olduklarını duyurmuştu. Sanki müzikle birlikte, hayata eğlence katan tüm diğer detaylar da ölmüştü.
Eve döndüğümde her gün yaptığım gibi bilgisayarımdaki şarkıları açarak onları sevmeye çalıştım, “madde yoksa bile emek var” diye kendimi zorladım. Sonra tüm o büyük zannettiğim müzisyenlerin, Müzeyyen Senar’ın, Pink Floyd’un, Caethe’nin aslında basit birer madde aracısı olduğu aklıma geldi, bunlar bildiğin torbacıydı.
Telefonum titredi (müzik öldüğü için, zil sesi de kalmamıştı), açtım. Telefondaki Mehmet’ti, belki de bininci kez olduğu gibi yine telefonda şarkı söylüyordu, müziği diriltmek için. Yapamayınca ağlayarak kapattı. Ağlamak müziğe en çok benzeyen şey olduğu için sık sık yapardık, müzik grupları yerine ağlama grupları ve ağlama ses kayıtları yayınlayan internet siteleri bile çıkmıştı. Biraz darbuka çalmaya çalıştım, çıkan sesler hiçbir şeye benzemedi. Artık kuşların ötüşü bile anlamsızdı (sonradan kuş ötüşünün müziğe benzemesinin nedeninin havaya karışan müzik maddesi olduğu ortaya çıkmıştı). Konservatuar öğrencileri olarak olan bize olmuştu.
Binlerce yıl müziği niye sevdiğimizi bilememiştik, kimse bunu açıklayamamıştı. Uyum mu, matematik mi, doğadaki bir şeye benzerlik mi, hiç bilemedik. Sormadık da. Şimdi, tüm insanlık olarak tüm olan bitenin bir madde etkisi olduğunu öğrenmiştik. Müziğin ölümünden sonra bir daha hiçbir şeyi sevmedik. Halihazırda sevmekte olduğumuz diğer şeyleri de neden sevdiğimizi sorgulamaya başladık, eğer bir neden bulamazsak belki o da bir tür madde yüzündendir deyip o ölüp gitmeden biz onu sevmeyi bıraktık.
Hayat, ona katlanmamızı sağlayan en büyük şeylerden birini kaybetti. Artık yaşamak istemiyorum. Murat’ı düşündüm. Piyanoyu balkona kadar nasıl taşıdığını düşündüm. “Keşke daha hafif bir çalgı çalsaydı dingil, onunla intihar ederdi de piyanoyla uğraşmak zorunda kalmazdı” diye espri yaptım.
Sadece kendim güldüm. Bir darbukayla nasıl intihar edebileceğimi düşünmeye başladım.
Müziğin ölümünün sekizinci yılı
Piyanosuyla birlikte beşinci kattan aşağı atlayan lise arkadaşımın cenazesinden dönüyorum. Murat, bu şekilde intihar eden belki de onuncu arkadaşım. Kemanının yayını boynuna dolayanlar, üflemeli çalgılarını boğazından içeriye sokanlar, mızıkayla bileğini kesmeye çalışıp beceremeyince sıkılarak hap içip ölenler. Müziğin ölümünün üzerinden geçen sekiz yıl içerisinde müzisyenler arasında ustası oldukları müzik aletiyle birlikte intihar etmek oldukça yaygın bir şeydi. Murat’ı parçalara ayrılmış piyanosuyla birlikte gömdük.
Bu sekiz yıl içerisinde yalnızca müzisyenler değil, bir şekilde müzikten para kazanan her gruptan pek çok kişi intihar etmişti. Enstrüman üreticileri, Grooveshark’ın sahibi ve pek çok hissedarı, tüm metal gruplarını bateristlerinin ayakkabı numaralarına kadar bilen metal gurmeleri, nargile kafe sahipleri ve VJ Bülent. Eurovision’un da müziğin ölümüyle birlikte fiilen bitmesinin ardından artık aralarında hiçbir bağ kalmayan Balkanlar’daki komşu ülkeler ve Yunanistan ile Kıbrıs birbirleriyle savaşın eşiğine gelmişti. Bütün insanlık olarak çok sıkılmıştık.
Müziğin öldüğü haberini Murat’la birlikte okumakta olduğumuz konservatuarın üçüncü yılında almıştım. O sabahı çok iyi hatırlıyorum. Müziğe yeteneği olmayan insanların müzikten kopmamak için uydurdukları Müzikoloji dersinin hocası kapıyı içeri girdikten sonra sert biçimde kapatıp müziğin ölümünden haberimiz olup olmadığını sormuştu. Bütün sınıf elbette ki şaşırmıştık, müziğin başına bir şey gelecek olsa ilk biz duyarız diye düşünüyorduk ve soyut kavramlar için “ölüm” kelimesinin o şeyin döneminin bitmesi veya icracısının kalmaması anlamında kullanıldığını biliyorduk. Fakat durum farklıydı. Müzik, ölmüştü. Hem de gerçekten ölmüştü.
Müziğin ölümüyle ilgili çıkan tüm bilimsel yayınları okudum. Herkes neden artık müziğin onlara anlamsız geldiğini merak ediyordu, televizyonda tek konuşulan konu buydu. Konuya Diyanet bile el atmıştı. Komplo teorilerini bir kenara bırakırsak gerçek şuydu, müzik bir sanat değildi, deniz kabuğu misali durduğu yerde ses üreten bir madendi ve doğadaki kaynakları sınırlıydı. Bu madenin sesi, onunla birlikte olan diğer tüm sesleri bir düzene sokuyordu ve müzik dinlemek, müziği sevmek dediğimiz şey bu maddeyle düzene giren karmaşık notalara olan bağımlılığımızdan başka bir şey değildi. Bize o karmaşık seslerin muhteşem şeyler olarak gelmesini sağlayan şey o maddenin bestenin kayıt veya icra esnasında etkileşime sokulmasıydı. Müziği seviyorduk çünkü o maddenin yarattığı uyuma bağımlıydık. Bir şarkıda o madde ne kadar varsa o şarkı o kadar güzeldi. Madde yoksa, şarkı da yoktu. İyi müzisyenler bu maddeye iyi para yatıran adamlardı sadece.
Bu maddeyi tekelinde bulunduran aile yüzlerce, binlerce yıl boyunca dünyanın her yerinde müzisyenlerle bağlantıya geçmiş, para karşılığı maddeyi müzisyenlere sunmuştu. John Lennon’a kestikleri faturayı bir televizyon programında gördüğümde şok olmuştum. Kaynakların bitmeye başladığını fark eden aile Youtube, Myspace, iTunes, modern konservatuarlar ve buna benzer pek çok kuruluşla müziği tekeline almaya kalkışmıştı. Çünkü, müzik maddesi, tek kullanımlık değildi. Şarkıların dinlenebilir kalması için maddenin sürekli olarak yeniden besteye katılması gerekmekteydi. Bir dönem ortalığı kasıp kavuran şarkıların bir süre sonra tek bir dinleyeni bile kalmamasının, sadece birkaç yıl popüler olabilen müzik akımlarının da sorumlusuydu bu durum. Sanat dalı dediğimiz şey baştan aşağı bir komplo, bir madde bağımlılığıydı.
CD çaların kahve tutacağı olarak kullanıldığı otobüsün en ön koltuğunda eve dönüyorum. Müziği hiçbir zaman sevmemiş biri olarak bu ölüm artık benim bile canımı sıkmaya başladı. Düğün, parti, konser ve festival gibi şeyler artık kalmamıştı. Youtube yoktu. iPod’lar ayakkabı çekeceği olarak kullanılıyordu. Müziğin ortadan kalmasıyla ilgili tek iyi şey seçilmiş sahnelerde baamm diye giren müzik sayesinde seyircileri korkutan korku filmlerinin artık daha kaliteli hale gelmek zorunda olmasıydı. Müzik maddesinden hala biraz kalmış olabileceğini düşünen defineciler çeşitli haritalarla dünyanın her yerine kazıya gidiyordu. Üstelik tam müziğin öldüğü gün doğan bebekler artık ilkokul ikiye geçmişti ve biz onlara ne müziği ne de neden canımızın çok sıkkın olduğunu anlatabiliyorduk. Müzik sanatının ardında bir madde olduğu gerçeği resim, şiir gibi diğer sanat dallarına karşı şüpheyi de arttırmıştı. Jingle diye bir şeyin kalmamasıyla reklamcılık da ölüm noktasına gelmiş, pek çok reklam ajansı logosunu değiştirip artık dijital bir ajans olduklarını duyurmuştu. Sanki müzikle birlikte, hayata eğlence katan tüm diğer detaylar da ölmüştü.
Eve döndüğümde her gün yaptığım gibi bilgisayarımdaki şarkıları açarak onları sevmeye çalıştım, “madde yoksa bile emek var” diye kendimi zorladım. Sonra tüm o büyük zannettiğim müzisyenlerin, Müzeyyen Senar’ın, Pink Floyd’un, Caethe’nin aslında basit birer madde aracısı olduğu aklıma geldi, bunlar bildiğin torbacıydı.
Telefonum titredi (müzik öldüğü için, zil sesi de kalmamıştı), açtım. Telefondaki Mehmet’ti, belki de bininci kez olduğu gibi yine telefonda şarkı söylüyordu, müziği diriltmek için. Yapamayınca ağlayarak kapattı. Ağlamak müziğe en çok benzeyen şey olduğu için sık sık yapardık, müzik grupları yerine ağlama grupları ve ağlama ses kayıtları yayınlayan internet siteleri bile çıkmıştı. Biraz darbuka çalmaya çalıştım, çıkan sesler hiçbir şeye benzemedi. Artık kuşların ötüşü bile anlamsızdı (sonradan kuş ötüşünün müziğe benzemesinin nedeninin havaya karışan müzik maddesi olduğu ortaya çıkmıştı). Konservatuar öğrencileri olarak olan bize olmuştu.
Binlerce yıl müziği niye sevdiğimizi bilememiştik, kimse bunu açıklayamamıştı. Uyum mu, matematik mi, doğadaki bir şeye benzerlik mi, hiç bilemedik. Sormadık da. Şimdi, tüm insanlık olarak tüm olan bitenin bir madde etkisi olduğunu öğrenmiştik. Müziğin ölümünden sonra bir daha hiçbir şeyi sevmedik. Halihazırda sevmekte olduğumuz diğer şeyleri de neden sevdiğimizi sorgulamaya başladık, eğer bir neden bulamazsak belki o da bir tür madde yüzündendir deyip o ölüp gitmeden biz onu sevmeyi bıraktık.
Hayat, ona katlanmamızı sağlayan en büyük şeylerden birini kaybetti. Artık yaşamak istemiyorum. Murat’ı düşündüm. Piyanoyu balkona kadar nasıl taşıdığını düşündüm. “Keşke daha hafif bir çalgı çalsaydı dingil, onunla intihar ederdi de piyanoyla uğraşmak zorunda kalmazdı” diye espri yaptım.
Sadece kendim güldüm. Bir darbukayla nasıl intihar edebileceğimi düşünmeye başladım.