İsmet Paşa, demiryolu propaganda kartpostalı.
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

Kiana Khansmith

⁂
ojovivo

Discoholic 🪩
Cosimo Galluzzi
Keni

JVL
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

tannertan36
almost home
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
One Nice Bug Per Day
Game of Thrones Daily

No title available
Three Goblin Art

roma★
we're not kids anymore.

if i look back, i am lost
Jules of Nature
seen from Mexico
seen from Senegal
seen from Saudi Arabia

seen from Bangladesh
seen from Indonesia
seen from Malaysia
seen from Nepal
seen from Kenya
seen from Russia

seen from United States
seen from Lebanon

seen from United Kingdom
seen from Ecuador
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Türkiye

seen from United States

seen from Ukraine
seen from Malaysia
@takvimarkasi-blog
İsmet Paşa, demiryolu propaganda kartpostalı.
“11 Temmuz hatırası olmak üzere kahraman-ı Hürriyet Enver ve Niyazi Beylere hediyeten yapılan marştır.” İlk resimde nota defterinin ön kapağı için yapılmış illüstrasyon, ikinci resimde ise marşın Arap ve -dönemin imlasıyla- Latin alfabesiyle yazılmış hali bulunuyor.
Yaşar Kemal’in Kimsecik üçlemesi Cumhuriyet Gazetesi’nde 1980 yılında tefrika edilerek yayınlanmış. 1950′lere kadar sanırım genel geçer tefrika biçimi buydu. 1980′e kadar sürmesi ilginç. Bu geleneği Türkiye Gazetesi de yakın zamana kadar sürdürürdü.
Akis Dergisi’nde yayınlanan bu “partilerin kuvvet muvazenesi” 1960 yılına ait. Dergi çıktıktan yaklaşık 2 ay sonra 27 Mayıs ihtilali olacak ve tüm bu çalışmalar çöpe gidecektir. İsmet Paşa Hazretleri’nin damadı Metin Toker’in dergisi olan Akis dönemin her bakımdan en ileri dergilerinden biriydi. Partilerin vaziyetini herkes, bir bakışta, kapak resmimizden anlayabilecektir. Harita bir vesika mahiyeti taşıdığından ilk defa olarak iki sayfa halinde yayınlanmaktadır. Önümüzdeki seçimlerin ne zaman yapılacağı kati şekilde belli olmadığından AKİS'in ortaya koyduğu cevabın doğruluğu hakkında bir fikir yürütmek mümkün değildir. Fakat umumiyetle şartlar D. P. aleyhinde geliştiği ve iktisadi güçlükler, meselâ Marmaranın ve Egenin eşiğine kadar geldiği için seçim tarihi geciktikçe D. P. nin handikapları artacaktır. Zaten D. P. büyüklerindeki seçim arzusu da bu hakikati gayet iyi bilmelerinin neticesidir. Ancak arzunun bir türlü karar haline gelememesi, haritadaki durum ile yakından ilgilidir. Hayaller bir tarafa bırakılırsa, seçim kampanyasında D. P. nin kullanacağı silâhlar ne olursa olsun bunların heyeti umumiyesi ile reylerin rengini değiştiremeyeceği görülmektedir.
1867 tarihli “Türk Kostüm Çizimleri Albümü” isimli Fransızca kitaptan günlük hayatta Osmanlı modası.
- Ana muhalefet; ne yaparsın, analık şefkati. 1953 tarihli Cemal Nadir karikatürü Akbaba dergisinde yayınlanmış. Subcommandante İsmet İnönü Paşa Hazretleri’nin kucağındaki bebeğin elinde MP yazan bir oyuncak var. MP, Fevzi Çakmak’ın kurduğu parti. O tarihte paşa hayatta değil elbette.
1954′te seçim pastası. Baton. Akis, 1954, 1. Sayı
1700'lerde doğmuş 114 yaşında bir kadının 1905 yılında o tarihlerde Osmanlı toprağı olan Makedonyada çekilen videosu. Kadının adı Despina. Muhtemelen videoya alınmış kişiler arasında doğum tarihi en eski olan kişi.
ANNESİNE BENZEYEN ADAMLAR RİSALESİ: MADER, KADERDİR
قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً
`De ki: 'Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.'` (İsra Suresi, 84. Ayet)
Kendime seçtiğim meşgalenin birden fazla ismi var. İlm-i Sima, İlm-i Feraset, İlm-i Kıyafet ya da adet ve karizmatik olduğu üzere Latince söylersek, "fizyonomi". Yoluna baş koyduğum bu ilmin kapılarını Aristo'dan Gall'a, İmam Şafii Hazretleri'nden İbrahim Hakkı Hazretleri'ne türlü din, kültür ve zaman dilimlerinden pek çok alim, feylesof, medyum ve kafe falcısı arşınlamıştı.
Bu büyük üstadlar, bu yolumun sönmez ışıkları kah alın şekli üzerinden kişinin evine sadakatini, kah bacak kıllarından şehvetinin şiddetini, kah el ve yüz biçiminden ne tıynette olduğunu ölçerek bazen mümtaz şahsiyetlerin eş seçimlerine, bazen İslam hanedanlarının saraylarının insan kaynakları yönetimine rehberlik etmişlerdi. Değil midir ki bu ahlaksız dünyada en arzulanan şey karşımızdaki beşeri o anlatmadan bilmek, ona karşı mevziler bulmak, zararı en hafif şekilde atlatmak? İşte bu insanın fiziki görünümünün bir tesadüf olamayacağını, o burnun, o alnın, o kulakların, o ellerin, o saçların mutlaka manevi bir manası olduğunu tespit ve ifşa eden, bizlere bir ilim bırakan bu yüce insanlardan Allah razı olsun! Bakmayı bilen gözlere anlamanın, anlamayı bilen dimağa görmenin ilmini anlatan bu kutuplar, ilmimde geldiğim derecenin basamaklarıydı.
Ben, dostları ve takip etmeye değer bulanlarının adlandırmasıyla, Kızıl Keseyl Efendi, simayı anlamlandırma ilminin değeri bilinmemiş deryasına yeni bir nehir açtım. Açtım ki bu yüce ilim bir yatak daha bulsun. Bu nehir, tüm ustalarımdan başka olarak kişinin fizksel özelliklerini tek başına değerlendirmek yerine, o kişinin maderine mi yoksa pederine mi benzediği bilgisi üzere şekilleniyor. Bu risalemde ortaya atacağım iddia, bir insanı tanıma yolunda, bir insanın açık ve gizli özelliklerini bilme yolunda binlerce kez denenmiş, doğruluğu şaşkınlıkla izlenmiştir. Ancak, iddiamı Yüce Allah'a sığınarak anlatmadan önce söylemeliyim ki, bu iddia yalnızca erkekleri tanımayı, onların özelliklerini kestirmeyi sağlar. Erkek milletinin, yani benim de içimde bulunduğum bu doyamama ümmetinin, en masum, en kadirşinas, en gerçek, en içten, adeta tümden Yengeç Burcu taifesini, annesine benzeyen erkekleri anlatacağım.
Bismillahirrahmanirrahim.
Kaderi maderin simasına nakşeden Allah'ın adıyla,
Bir erkek, erkek olmanın ona yüklediği dışarıdan güç, iktidar, kayıtsızlık, kalpsizlik gibi gözüken açmazlarla, çelişkilerle, zorunluluklarla yaşar. Ancak, erkeklerin büyük kısmı zaman içerisinde bu vahşi ormana uyum sağlamış, yüzünde çıkan sakalları tıraşlayıp bir şekle sokmakta nasıl maruf olmuşsa, kalbini de istediği biçimde yönlendirmeye, bir yer veya kişide sabit tutmamaya alışmışlardır. Denilebilir ki erkeği kadından ayıran en büyük fark, yaklaşık onbeş santim olan diğerinden hariç, kalbi üzerindeki bu mutlak egemenliğidir.
Ancak her kaidede bir istisna, her sepette bir çürük elma, her şakada bir gerçek, her hayrın altında şer, her şerrin altında hayır olduğu gibi bu erkek milletinin içerisinde de kalbi üzerinde mutlak egemenliği, dünyaya karşı kayıtsızlığı sağlayamamış kişiler de bulunur. Bu kişiler şiir, felsefe, resim, sosyal demokratlık, zamanında anlaşılamamış sanatçılık gibi alanlarda nam yapabilir ancak bu namdan hemen hiçbir şey elde edemezler. Bu kişileri birkaç müskirat kadehiyle geçmeyen aşk acılarıyla, her şeyi doğru yapmasına rağmen bir şeylerin elinden gitmesini izlerkenki haliyle ya da kadın haklarını savunan bir eylemde bulabilirsiniz.
Bu kişiler ki hepsinin ortak özelliği annelerine benzemeleridir. Tüm annelerine benzeyen erkek çocukları, yüzlerinde kötü bir kaderi, ona kıyametler getirecek bir empatiyi, küçük hayatlarda sahip olunan iktidar zevkinden mahrumiyeti ve anlama belasını büyütürler. Baktığı her kadında annesini değil, kendi simasının bir aksini gören maderine benzeyen erkek, egemenliğin, iktidarın birincil ve biricik şartı olan acımasızlığı gösteremeyecektir. Bu, onu tüm hayatında bir başarısızlığa ve mutlak yalnızlığa sürükleyecektir. Bundan kaçış, mümkün değildir.
Bu muhteşem tespiti yapmadan evvel izlediğim tüm denekler, bana bu gerçeği haykırıyordu. Maderi yerine pederine benzeme şansına -tövbe! nimetine- doğuştan sahip olmuş çocukların hayatları kadınlar konulu başarı ve iktidar hikayeleriydi. Bunlardan iyi forvet olurdu, geçtiğimiz 25 yılın Avrupa ligleri gol kırallarının yüzde 97'si tartışmasız biçimde babasına benziyordu. Buna karşılık başarılı defans oyuncu ve kalecilerinde de ağırlık maderine benzeyen erkeklerdeydi. Birkaç istisna dışında, hiçbirinin adı, futbol popüler kültüründe sık tekrarlanmıyordu. Maderine benzemek, bir unutulma garantisiydi. Maderine benzemek kötü bir kaderdi. Maderine benzemek bir bataklıkta çırpınmak, çırpındıkça batmak, battıkça daha da çırpınmak ama bir türlü Allah belasını versin ki ölememekti.
Elbette her şeyin bir nedeni var. Annesine benzeyen erkek, bir yönüyle kadındır. Bu yönüyle bir kadına benzemeyi, bir kadını anlamayı, bir kadını sevmeyi yüzündeki çizgilerde, gözlerinin şeklinde, burnunun biçiminde, ellerinin narinliğinde, kaşlarının feminenliğinde, teninin solukluğunda, vücudunun şeklinde taşır. Bu yönüyle annesine benzeyen tüm çocuklar, kadınlar için, "onları üzemeyeceği yüzünden belli" kişilerdir. Acı ve onun kaynağı, insanın ve özellikle kadın taifesinin en bağımlı olduğu şeydir. Kadınlar, kendilerini üzen erkeklere bayılır. Tam da bu yüzden, annelerine benzemesi nedeniyle onları üzemeyecek erkeklere uzak durur ve onları üzmekte, bir hemcinsini yenmenin derin zevkini bulurlar.
İşte, binlerce şanssız erkeği kah konuşarak, kah gizlice takip ederek, kah dostlarından sorarak bulduğum bu muhteşem netice budur. Mader, buruk bir kaderdir! Dileğim o ki, yeni nesil psikoloji öğrencileri bu risaleme gereken değeri verir ve daha ilk yaşlarında maderine benzeyeceğini belli eden o şanssız erkek çocuğuna erken müdahalelerde bulunur. Dünyanın biraz daha az üzgün olmasında bu tespitimin payı olması, bir maderinin adi kopyası olan beni, Kızıl Keseyl Efendi'yi, iki cihanda da mes'ut edecektir. Ben, Keseyl, anneme benziyorum çünkü, bütün ömrüm emzirmektir.
1870′lerde İstanbul ve İzmir’de kullanılmaya başlanan atlı tramvaylarla seyahat 1928 yılına kadar devam etmiş.
Müziğin ölümünün sekizinci yılı
Piyanosuyla birlikte beşinci kattan aşağı atlayan lise arkadaşımın cenazesinden dönüyorum. Murat, bu şekilde intihar eden belki de onuncu arkadaşım. Kemanının yayını boynuna dolayanlar, üflemeli çalgılarını boğazından içeriye sokanlar, mızıkayla bileğini kesmeye çalışıp beceremeyince sıkılarak hap içip ölenler. Müziğin ölümünün üzerinden geçen sekiz yıl içerisinde müzisyenler arasında ustası oldukları müzik aletiyle birlikte intihar etmek oldukça yaygın bir şeydi. Murat’ı parçalara ayrılmış piyanosuyla birlikte gömdük.
Bu sekiz yıl içerisinde yalnızca müzisyenler değil, bir şekilde müzikten para kazanan her gruptan pek çok kişi intihar etmişti. Enstrüman üreticileri, Grooveshark’ın sahibi ve pek çok hissedarı, tüm metal gruplarını bateristlerinin ayakkabı numaralarına kadar bilen metal gurmeleri, nargile kafe sahipleri ve VJ Bülent. Eurovision’un da müziğin ölümüyle birlikte fiilen bitmesinin ardından artık aralarında hiçbir bağ kalmayan Balkanlar’daki komşu ülkeler ve Yunanistan ile Kıbrıs birbirleriyle savaşın eşiğine gelmişti. Bütün insanlık olarak çok sıkılmıştık.
Müziğin öldüğü haberini Murat’la birlikte okumakta olduğumuz konservatuarın üçüncü yılında almıştım. O sabahı çok iyi hatırlıyorum. Müziğe yeteneği olmayan insanların müzikten kopmamak için uydurdukları Müzikoloji dersinin hocası kapıyı içeri girdikten sonra sert biçimde kapatıp müziğin ölümünden haberimiz olup olmadığını sormuştu. Bütün sınıf elbette ki şaşırmıştık, müziğin başına bir şey gelecek olsa ilk biz duyarız diye düşünüyorduk ve soyut kavramlar için “ölüm” kelimesinin o şeyin döneminin bitmesi veya icracısının kalmaması anlamında kullanıldığını biliyorduk. Fakat durum farklıydı. Müzik, ölmüştü. Hem de gerçekten ölmüştü.
Müziğin ölümüyle ilgili çıkan tüm bilimsel yayınları okudum. Herkes neden artık müziğin onlara anlamsız geldiğini merak ediyordu, televizyonda tek konuşulan konu buydu. Konuya Diyanet bile el atmıştı. Komplo teorilerini bir kenara bırakırsak gerçek şuydu, müzik bir sanat değildi, deniz kabuğu misali durduğu yerde ses üreten bir madendi ve doğadaki kaynakları sınırlıydı. Bu madenin sesi, onunla birlikte olan diğer tüm sesleri bir düzene sokuyordu ve müzik dinlemek, müziği sevmek dediğimiz şey bu maddeyle düzene giren karmaşık notalara olan bağımlılığımızdan başka bir şey değildi. Bize o karmaşık seslerin muhteşem şeyler olarak gelmesini sağlayan şey o maddenin bestenin kayıt veya icra esnasında etkileşime sokulmasıydı. Müziği seviyorduk çünkü o maddenin yarattığı uyuma bağımlıydık. Bir şarkıda o madde ne kadar varsa o şarkı o kadar güzeldi. Madde yoksa, şarkı da yoktu. İyi müzisyenler bu maddeye iyi para yatıran adamlardı sadece.
Bu maddeyi tekelinde bulunduran aile yüzlerce, binlerce yıl boyunca dünyanın her yerinde müzisyenlerle bağlantıya geçmiş, para karşılığı maddeyi müzisyenlere sunmuştu. John Lennon’a kestikleri faturayı bir televizyon programında gördüğümde şok olmuştum. Kaynakların bitmeye başladığını fark eden aile Youtube, Myspace, iTunes, modern konservatuarlar ve buna benzer pek çok kuruluşla müziği tekeline almaya kalkışmıştı. Çünkü, müzik maddesi, tek kullanımlık değildi. Şarkıların dinlenebilir kalması için maddenin sürekli olarak yeniden besteye katılması gerekmekteydi. Bir dönem ortalığı kasıp kavuran şarkıların bir süre sonra tek bir dinleyeni bile kalmamasının, sadece birkaç yıl popüler olabilen müzik akımlarının da sorumlusuydu bu durum. Sanat dalı dediğimiz şey baştan aşağı bir komplo, bir madde bağımlılığıydı.
CD çaların kahve tutacağı olarak kullanıldığı otobüsün en ön koltuğunda eve dönüyorum. Müziği hiçbir zaman sevmemiş biri olarak bu ölüm artık benim bile canımı sıkmaya başladı. Düğün, parti, konser ve festival gibi şeyler artık kalmamıştı. Youtube yoktu. iPod’lar ayakkabı çekeceği olarak kullanılıyordu. Müziğin ortadan kalmasıyla ilgili tek iyi şey seçilmiş sahnelerde baamm diye giren müzik sayesinde seyircileri korkutan korku filmlerinin artık daha kaliteli hale gelmek zorunda olmasıydı. Müzik maddesinden hala biraz kalmış olabileceğini düşünen defineciler çeşitli haritalarla dünyanın her yerine kazıya gidiyordu. Üstelik tam müziğin öldüğü gün doğan bebekler artık ilkokul ikiye geçmişti ve biz onlara ne müziği ne de neden canımızın çok sıkkın olduğunu anlatabiliyorduk. Müzik sanatının ardında bir madde olduğu gerçeği resim, şiir gibi diğer sanat dallarına karşı şüpheyi de arttırmıştı. Jingle diye bir şeyin kalmamasıyla reklamcılık da ölüm noktasına gelmiş, pek çok reklam ajansı logosunu değiştirip artık dijital bir ajans olduklarını duyurmuştu. Sanki müzikle birlikte, hayata eğlence katan tüm diğer detaylar da ölmüştü.
Eve döndüğümde her gün yaptığım gibi bilgisayarımdaki şarkıları açarak onları sevmeye çalıştım, “madde yoksa bile emek var” diye kendimi zorladım. Sonra tüm o büyük zannettiğim müzisyenlerin, Müzeyyen Senar’ın, Pink Floyd’un, Caethe’nin aslında basit birer madde aracısı olduğu aklıma geldi, bunlar bildiğin torbacıydı.
Telefonum titredi (müzik öldüğü için, zil sesi de kalmamıştı), açtım. Telefondaki Mehmet’ti, belki de bininci kez olduğu gibi yine telefonda şarkı söylüyordu, müziği diriltmek için. Yapamayınca ağlayarak kapattı. Ağlamak müziğe en çok benzeyen şey olduğu için sık sık yapardık, müzik grupları yerine ağlama grupları ve ağlama ses kayıtları yayınlayan internet siteleri bile çıkmıştı. Biraz darbuka çalmaya çalıştım, çıkan sesler hiçbir şeye benzemedi. Artık kuşların ötüşü bile anlamsızdı (sonradan kuş ötüşünün müziğe benzemesinin nedeninin havaya karışan müzik maddesi olduğu ortaya çıkmıştı). Konservatuar öğrencileri olarak olan bize olmuştu.
Binlerce yıl müziği niye sevdiğimizi bilememiştik, kimse bunu açıklayamamıştı. Uyum mu, matematik mi, doğadaki bir şeye benzerlik mi, hiç bilemedik. Sormadık da. Şimdi, tüm insanlık olarak tüm olan bitenin bir madde etkisi olduğunu öğrenmiştik. Müziğin ölümünden sonra bir daha hiçbir şeyi sevmedik. Halihazırda sevmekte olduğumuz diğer şeyleri de neden sevdiğimizi sorgulamaya başladık, eğer bir neden bulamazsak belki o da bir tür madde yüzündendir deyip o ölüp gitmeden biz onu sevmeyi bıraktık.
Hayat, ona katlanmamızı sağlayan en büyük şeylerden birini kaybetti. Artık yaşamak istemiyorum. Murat’ı düşündüm. Piyanoyu balkona kadar nasıl taşıdığını düşündüm. “Keşke daha hafif bir çalgı çalsaydı dingil, onunla intihar ederdi de piyanoyla uğraşmak zorunda kalmazdı” diye espri yaptım.
Sadece kendim güldüm. Bir darbukayla nasıl intihar edebileceğimi düşünmeye başladım.
Türk Diline Alfabe Nakli: elif’ten ye’ye A’dan Z’ye
Natama 2015 Ocak-Mart sayısında yayınlandı.
The Grand Old Party, Troll’ler ve Bir Ürünü Markette Bulabilmek
Dün koalisyon görüşmelerinin olumsuz sonuçlandığının iki parti liderinin de basın açıklamalarıyla kamuoyuna duyurulduğu andan itibaren Mansur Yavaş'a "sizi Ankara'da vekil adayımız olarak görmek isteriz" mention'ı atan ve ardından bu yönde atılmış tweet'leri RT'leyenlerden biri de benim. İlk kimden gördüğümü bilmiyorum, sanırım Ciovanni Drago'dan gördüm, sonra bir başka arkadaştan.
Bunu belirtme ihtiyacı duydum çünkü sanıldığı, ifade veya iddia edildiği gibi Twitter'da bir CHP'li troll takımı yok. Gerçekten yok. CHP seçmeni olan, çoğunlukla genç ve hepsinin Twitter'da yazmak dışında da işleri olan ve bilhassa Gezi'den bu yana birbiriyle yakınlaşmış bir grup var. Emanet oy, HDP, Kürt meselesi, milliyetçilik, Komünistler, liberaller, Suriye, Barzani, ABD, Batı bloğu ve Ayşe Hatun Önal'ın Onurr ile yaptığı şarkı gibi pek çok konuda birbirinden hep farklı düşünmüş bir grup bu. CHP'li troll takımı yok demek şu anlama gelir: tek ortak noktaları ve becerileri CHP'li olmak olan, önceden belirlenmiş bir gündem doğrultusunda "operasyonlar" yapan, sosyal mecralarda kendileri olarak değil yarattıkları persona'larıyla var olan bir grubun varlığından söz edemeyiz. Bu yönde bir tespit ve iddia incitici ve haksızdır. Mansur Yavaş, sağa açılma, merkeze çekme, solcu olup-olmama, bir parti olarak CHP'nin kimliği ile ilgili olarak da söylemek istediğim şeyler var. Bu görüşlerin Twitter'da ya da başka bir yerde etkin bir hizbin değil sadece benim görüşlerim olduğunu ifade etmek isterim.
Seçim sonucu pastası
Herkesin siyaset kelimesini duyduğu anda kafasında beliren şeyler var. Örneğin biri siyaset dendiğinde bir şeyle "mücadeleyi" anlıyor olabilir. Gözünde eylemler, polisle girişilen meydan muharebeleri, grevler canlanabilir. Ben siyaset dendiğinde iki şeyi anlıyorum: oyunun içinde olmak ve siyaset yapılan yerin kaderini tayin etmek. Gözümde de seçim sonucu pastasındaki büyük dilimin CHP'ye ait olması beliriyor. Bu "burjuva" bir şey midir? Bilmiyorum, sosyalist mitolojiyle ilgilenmiyorum. CHP'nin en önemli sorunlarından biri kapsama alanı. Ya da marketing'in ünlü 4P'sindeki place de diyebiliriz. Açalım: CHP, gittiğimiz her markette bulamadığımız bir ürün. CHP bir Çikolatalı Gofret ya da Hanımeller Bisküvi değil. Bulmak için kimi zaman bakkal bakkal dolaşmak gereken, tadını anlamak için damağınızı bir miktar eğitmiş olmanız gereken bir ürün. Ve artık böyle olmaması gerekiyor. CHP'yi herkes yemeli. CHP'yi her bakkal satmalı. CHP'ye her yerde rastlanılmalı.
Bunalımlı tüketici Bu ifade ettiğim şey özellikle de bu dönemde olmalı çünkü merkez tüketici aradığı ürünü artık bulamıyor. Her zaman gitmeye alıştığı marketlerde tadı çok keskin, maliyeti çok yüksek başka bir ürün var. Ambalajı tanıdık geliyor, satın aldığı yer hep gittiği bir yer. Fakat alıp eve gittiğinde üründen çıkan koku komşularını rahatsız ediyor. Evin oğluna evi terkettiriyor, çiçekleri solduruyor. Müşterinin memnuniyetsizliği artıyor, eli artık eskisi gibi adeta otomatikleşmişçesine rafın aynı bölümüne gitmiyor. Bir iki adım geri atıyor, rafa daha uzun süre bakıyor. Fakat bulamıyor.
Tam bu noktada ne yapılmalı sorusuna çeşitli cevaplar vermek mümkün. Her şeyden evvel şu denebilir, "biz zaten mükemmel bir ürünüz, neden herhangi bir değişiklik yapalım ki?" Açıkçası buna katılmamak mümkün değil. Ama şunu da sorabiliriz: neden ürün gamımızı arttırmıyoruz? Neden farklı tüketim alışkanlıklarına sahip kişileri birebir bulan ve vuran yeni ürünleri piyasaya sürmüyoruz? Aynı ürünün şekeri düşük, çikolatası fazla, hamuru kalın, acılı, acısız, baharatlı pek çok farklı versiyonunun olması; kime ayıp olur ki?
Ürün yerleştirme
Darbeci, vesayetçi, elitist, dindar düşmanı, orducu, halktan kopuk, otokrat, tekpartici, devletçi.. Bilhassa son 10 yıldır, AKP'nin yarattığı bu etiketler, balon kelimeler, çarpık analizler yüzünden siyasetin bir alanına sıkışıp kaldık. Bu sözler etkili olduysa, AKP'nin tam da apartmanımızın karşısına açtığı zincir mağaza şubeleri, yetkili servisleri sayesinde oldu. Bu laflar oradan yayıldı. Karşı mahalleden değil bizzat kendi sokağımızdan duyduğumuz için üst komşumuzu bile etkileyebildi.
Derslerini ve yazılarını ilgiyle takip ettiğimiz hocalar, az takipçili güzel kızlar, sosyoloji ikinci sınıftan Emre, kadın çalışmaları yapan Burcu, şu aralar Tarkovski'ye takılan Bülent.. Pek çok makul, aklı başında gibi görünen insanı bu balon kelimelerin bir ucundan tutarken gördüysek işte bu sayede gördük. AKP, kendi klasik seçmeninin dışına; değişim talep eden, adını koyamadığı şeylerden tam olarak ifade edemediği bir rahatsızlık duyan kesimleri tek tek tespit edip, hepsine uygun alt ürünler, yeni ambalajlar çıkararak ulaştı. Bir cehalet ideolojisine dayandığı, vasatlığa tapılan bir hareket olduğu için devamını getiremedi. Bu yolu takip etmek egemenine öykünmek değil çünkü bu AKP'ye özel, onun yarattığı, onun uyguladığı bir şey değil. Türkiye pazarına çikolata, enerji içeceği, ayakkabı ya da tişört satmak isteyen her şirket aşağı yukarı bunu yapıyor. Bunlar pazarlamanın, iletişimin, bir ürünü birilerine satmanın altın kuralları. Ve evet, seçmen bir çeşit müşteridir. Bizim artık CHP derken tek bir ürünü değil, bir ürün ailesini kastetmemiz gerekiyor. Aksi davranmak; müşterinin bu memnuniyetsizliği fark eden birilerinin bizden önce bunu yapmasına geçit vermek demektir. Ve hayır, 25 güzel bir oran değildir.
BAB-I ALİ’Yİ NASIL BASTIK?
Zat-ı Şahane’nin baş mütercimi olarak teşkilatın bana verdiği vazife Padişah’ımızın müptelası olduğu yabancı roman veya matbuatı tercüme ederken eseri olduğundan daha karmaşık, okuyanı herkesten şüphe ettirecek hale getirmekti. Zat-ı Şahane’yi payitahtın yarısını zaptiye, zaptiyelerin yarısını da zaptiyelerin zaptiyesi yapacak hale getiren de buydu. Benim vazifem, daha açıkça, Padişah’ımızın edebiyata olan bu zaafından istifade ederek, yanlış tercümelerle onu daha buhranlı hale getirip, hakikati idrak melekesini yitirmesini sağlamaktı. Akıl sağlığına saldırmıştık, gerisinin çorap söküğü gibi geleceğini düşünüyorduk.
Abdülhamid-i Sani, romanları okudukça daha da şüpheci olacak, tıpkı o eserlerdeki gibi cümle alemi katil, ajan, İttihatçı ya da Yahudi zannedecekti. Gizli ihtilalciler olarak, hem memleketimize, hem mefkurelerimize hem de teşkilatımıza faydası olacağını düşündüğümüz şeyleri de kitapların içerisine, baş karakterin dilinden överek ekliyordum. Genç dimağları eğitebileceğimiz, Frenk usülü eğitim yapan bir mekteb kurmak icap ettiğinde; böyle mekteplerin memlekete ne kadar faydalı olduğunu, hakiki Hercule Poirot’ların böyle mektepler olmadan yetişemeyeceğini kitabın içine yanlış tercüme ile ekliyordum. Galatasaray Sultani’sini böyle kurdurduk. Kız mektepleri, donanma yerine demiryoluna meyledilmesi, işte bunlar hep benim yanlış tercümelerimden peydah olmuş projelerdi.
Plan, bize durduk yere Malta’ya sürgün gitmek durumunda kalan onlarca insana mal olsa da, işe yaramıştı. Agatha Christie kitaplarını yanlış tercüme ederek ihtilale zemin hazırlamıştık. Bu dünyada diye düşündüm, insan için varsa bir imtihan, o da her şerait ve ahvalde hakikat ile bağını koparmamak, olanı olduğu gibi görmeye devam etmektir.
Enver’i Pera’daki odasında bulduğumda bir kağıda sardığı soru işaretini içiyordu. İttihatçılar arasında soru işareti içmek İhtilal ile birlikte gelen iktidar ve itibarın yaz yağmuru misali şöyle bir serinletip gitmesiyle birlikte yaygın bir iptila olmuştu. Çılgınlar gibi soru işareti içiyorduk. Hürriyet kahramanları olan bizler, bir anda istenmeyen adamlar olmuş, iktidarı da kaybetmiştik. Dünya kaynıyordu ve bizim aklımızda dağınık halde yaşayan Türk boylarını tek bir bayrak altında toplamak gibi daha evvel sayısız kez işe yaramış bir fikir vardı. Daha evvel hiç Kırgız görmemiştik, ancak aynı bayrak altında yaşamak için can atıyorduk. Bizi Turancı yapan, Turan halklarına olan sevgimiz değildi. Devleti kurtarmak gerekiyordu, devlet bizim için kurtulunması değil kurtarılması gereken bir şeydi ve şimdilik daha iyi bir fikir bulamamıştık. Enver’in güneş ışıklarının bile girmeye çekindiği için perde arkasında saklandığı odasına destursuz girebilen birkaç kişiden biriydim. Enver, hem hizmetlerimden, hem de domuza benzeyen çehreme olan sempatisinden ötürü beni severdi.
Enver soru işaretini imla tablasında söndürüp “Bunlar Edirne’yi Bulgar’a verecek” dedi. Bir eski zaman payitahtını kaybetmek üzereyken burada öylece oturmaya devam edemeyeceğini söyledi. Birazdan odaya gelecek olan Yakub Cemil, Sapancalı Hakkı ve Mithat Şükrü Bey’ler de onunla hemfikir oldular. Seçmen ve adaylarını dövmediğimiz sürece seçim kazanamayacağımızın farkındaydık, bu yüzden hükümeti yeni bir seçime zorlayamazdık. O esnada aklıma Zat-ı Şahane’ye çevirdiğim ihtilal kitapları geldi ve soru işaretimi kibritle yakmaya çalışırken sakince söyledim: “Hükümet dediğiniz insanlardan oluşur ve bunlar bir binada otururlar. O insanları vurur, o binayı yakarsak hükümeti de ortadan kaldırmış oluruz.”
Bütün İstanbul’u hükümetin Edirne’yi Bulgar’lara vermek üzere olduğu ve Edirne için Bulgar’lara verilmekten daha kötü bir şey olamayacağını anlatan bildirileri dağıttık. Ateşli konuşmacılar meydanlarda, kahvehanelerde hükümetin bu dehşet planını anlatmakta, son 50 yıldır yenilmeye doymamış milleti yeni bir savaş için galeyana getirmekteydi. Hedefimiz biz Bab-ı Ali’yi militanlarımız ile bastığımızda dışarıda bizi bir kalabalığın destekliyor olmasıydı. İşte ihtilal, böyle yapılırdı. Çoğunluğa gerek yoktu, gerekli olan yerde çoğunluk olmak yeterliydi. İhtilal, neticede basit bir fizik problemiydi, doğru yere doğru kuvvet ile vurduktan sonra, her şeyi devirmek mümkündü.
Menzil Müfettişliği’ndeydik, haber bekliyorduk. Elime ilk kez silah alıyordum ve birazdan çıkacak temaşada bir nazır vurmam mümkündü. İlk ihtilalin şaşalı günlerinde hala kimliğimi gizlemem gerektiği için kimseyi vuramamıştım, kıyamet koparken, kitap tercüme ediyordum. Bir kişinin gördüğü son adam olmak bende tarifi imkansız bir merak uyandırıyor. Domuza benzeyen bu çehremin, bir insanın uzun ya da kısa hayatında, nazarına düşen son akis olması.. Bunu yaşamadan, bu çehrenin bir manası olduğuna inanamayacağım.
Enver’in “Hadi domuz, giriyoruz.” sözüyle derin hülyalarımdan uyanmıştım. Sadaret binasının önünde kötü edebiyatçı Ömer Seyfettin halkı galeyana getiriyordu. İçeriye ben, Enver, Yakub Cemil birlikte girdik. “Pezevenkler!” sesiyle irkildik, galiba ihtilal yapmaya gelmiş bir grup hayduta edilebilecek en saçma hakaretti, Nazım Paşa silahını bize doğrultmuştu “Sadaret basmak sizin neyinize! Haddinizi bilin!” diye haykırdı. Enver asker selamı verirken, Yakub Cemil silahını ateşledi. Paşa’nın vücudu devrilirken uğursuzca fısıldadı: “Bunlar bu dilden anlar!” Bir adam vurma şansını daha kaçırmıştım. Parabellum’uma utanç içinde baktım.
Kamil Paşa’nın odasına girdiğimizde bizi masasının başında bekliyordu. Elleri titreyen Paşa’nın karşısında adeta hürriyet günlerindeki gibi dimdik duruyorduk. Enver, silahını Kamil Paşa’nın alnına dayadı. Ben de dayadım. Artık bir fırsat daha kaçırmayacak, domuza benzeyen çehrem, hem de bir Paşa’nın, gördüğü son şey olacaktı. Tercümesini yeni ve yanlış bitirdiğim bir romanı daha Zat-ı Şahane’ye sunarken yüzüme yerleşen tebessümün yeniden belirdiğini hissettim. Gözümü kapadım.
Gözlerimi açan, parabellumumdan çıkan merminin değil Enver’in sesiydi. Kamil Paşa, padişaha sunmak üzere istifa mektubu yazmayı kabul etmişti. Ancak bir asker olarak bu mektubu kendi yazmayı izzeti nefsine yediremeyeceğini söyledi. Enver, mektubu benim yazmamı istedi.
Kıyamet koparken, bana düşen yine cümle kurmaktı. Bir soru işareti ateşledim, derin derin içtim.
Huzur-ı Âlî-i Hazret-i Padişahî
Ahali ve cihet-i askeriyeden vuku bulan teklif üzerine huzur-ı şahanelerine istifanâme-i acizanemin arzına mecbur olduğum muhat-i ilm-i âlî buyuruldukta ol babda ve katibe-i ahvalde emr-ü ferman hazret-i veliyyü'l-emr efendimizindir.
„
—10 Kânûn-i sânî 328, Sadrazam Kâmil[
Natama 8, Hasan Rua
SİGARA VE REKLAMCILIĞIN GARİP İŞ ORTAKLIĞI:
DOKTORLAR CAMEL İÇMENİZİ TAVSİYE EDİYOR! Son yıllarda gittiğiniz bir doktorun size özellikle Camel sigarasını içmenizi tavsiye ettiğini ya da böyle bir tavsiye almış birini duydunuz mu? Muhtemelen cevabınız hayır, ama bu sorunun cevabının “evet” olduğu araştırmalar ve bunun üzerinden üretilen reklam kampanyaların olduğu yıllar vardı. Bu yıllar yirminci yüzyılın en hızlı büyüyen ve belki de en çok tartışılan iki kavramını da beraberinde getirdi: sigara endüstrisi ve reklamcılık.
James Albert Bonsack, 1880 yılında sigara sarma makinelerini icat edip sigara endüstrisinin ilk adımlarını attığında, bir günde 200 sigara sarıp satan “tütün kızlarından” günde 120 binden fazla sigara üretilebilen yeni döneme geçişin yaratacağı değişimi öngöremiyordu muhtemelen, ancak çeyrek yüzyıl sonra Amerika’da belirgin bir sigara endüstrisi ve reklam bütçeleri ile modern reklamcılığı yaratacak olan sigara markaları oluşacaktı. Artık yüzbinlerce paket sigarayla büyük bir arz üretebilen endüstrinin bu arzı karşılayabilecek bir “talep” de yaratması gerekiyordu. Bu talebi karşılamak için atılan adımlar, modern reklamcılığı doğurdu. Yirminci yüzyılın başında pek çok reklam ajansının tek sağlam ve yüksek bütçeli müşterisi sigara markalarıydı.
Abdülhamid suikastten 1 dakika 42 saniye ile kurtulmuştu
21 Temmuz 1905 günü Yıldız Camii'nin çıkışında büyük bir patlama meydana geldi. Patlamada 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı. "Cehennem makinası" olarak da bilinen bir bombalı at arabası düzeneğiyle gerçekleştirilen eylemin hedefinde dönemin hükümdarı Sultan II. Abdülhamid vardı.
1 dakika 42 saniye
Patlamanın ardından yapılan soruşturmada, eylemin dönemin Ermeni kurtuluş hareketlerince gerçekleştirildiği iddia edildi. Soruşturmaya göre Ermeni örgütler bu suikast planı için Rusya ve Belçika'dan "profesyonel anarşistler" getirmişti. Bu suikastçılardan biri, Belçika vatandaşı Edward Jorris'ti. İddiaya göre Jorris, eşiyle birlikte İstanbul'a taşınıp Singer firmasında işe başlamış ve her Cuma selamlığında Abdülhamid'in Yıldız Camii'nin önündeki yolu ne kadar sürede aldığını dikkatle izlemişti. O gün de her zaman olduğu gibi camiiden çıkan Abdülhamid, her zamankinin aksine yola çıkmadan önce dönemin Şeyhülislam'ıyla sohbet etmeye başladı. Zaman ayarlı olan cehennem makinası da böylece Abdülhamid yanına gelmeden infilak etti. Patlamanın olduğu yerde 70 santimlik bir çukur açılmıştı.
İdam, müebbet, salıverilme
Suikastten hemen sonra Edward Jorris ve Hacı Nişan Minasyan yakalanmıştı. Sorgu sırasında tuvalete giderek oradaki ibriğin keskin kenarıyla bileklerini ve karnını kestiği iddia edilen Nişan Minasyan hayatını kaybetmişti. Jorris ise yargılanarak idama mahkum edildi. Ancak, Belçika'nın baskısıyla Jorris'in cezası önce müebbete çevrildi, ardından ülkesine gönderildi. Bazı "Osmanlıcı" tarihçiler Jorris'in Avrupa'da Abdülhamid lehine ajanlık faaliyetleri yaptığını söylese de, Jorris'in salıverilmesi Osmanlı'nın Belçika ile olan anlaşmaları ve diplomatik acziyetinin bir sonucuydu.
Jorris, suçsuz olduğunu iddia etti
19 Haziran 1908 tarihinde New York Times gazetesine konuşan Jorris, bir ajanın yanlış ifadesi nedeniyle haksız yere tutuklandığını ve günlerce işkence gördüğünü iddia etti. Patlamada eşini de kaybeden Jorris, tutuklu kaldığı süre boyunca ekmek ve suyla beslendiğini söyledi.
Tevfik Fikret'in şiiri
Sansürün ve devlet baskısının yoğun biçimde arttığı ancak muhalif hareketlerin de gözü kara biçimde mücadele ettiği Abdülhamid'e yönelik suikast, Osmanlı aydınlarını da heyecanlandırmıştı. Dönemin ünlü şairi Tevfik Fikret, suikastçıları öven "Bir Lahza-i Taahur" (bir anlık duraklama) şiirinde şu mısralara yer verdi:
"Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın. Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın"
Komünistlerin dünya üzerindeki büyük oyunu: Tetris!
Dünya’da ve ülkemizde oldukça popüler bir oyun olan Tetris; Guinness Rekorlar kitabı tarafından dünyanın en popüler ikinci oyunu seçilmişti. 1984 yılında hayatımıza giren oyun, bugün bile popülerliğini korumaktadır. Apple’ın ücretli aplikasyonları arasında en çok indirilen on oyundan biri olan Tetris, Facebook’ta her gün 11 milyon kez oynanıyor.
Ancak Tetris, sadece bir oyun değil. Tetris ismi Yunanca’da “dört” anlamına gelen “tetra” kelimesi ile oyunun mucidinin en sevdiği sporun adı olan tenis kelimesinden geliyor. Tetris, 1984 yılında o dönem hala ayakta olan Sovyetler Birliği’ne bağlı Dorodnik Bilgisayar Bilimleri Merkezi’nde üretildi. Oyunun mucidi, 1956 doğumlu Alexey Leonidovich Pajitnov, oyunu icat eden kişi olmasına rağmen telifini üzerine almamıştı. Oyunun telif hakları mucidin bağlı olduğu devlete, yani Sovyetler Birliği’ne aitti!
Sovyetler Birliği, Tetris’i “Sovyet Zeka Oyunu: Tetris” ismiyle bir kültürel meta olarak bütün dünyaya başarılı biçimde pazarladı. İcadından iki yıl sonra Tetris Batı’ya ayak bastı ve o günden beri en popüler oyunlardan biri oldu. Bazı araştırmacılar Tetris’in SSCB’nin en kalıcı ve evrensel işlerinden biri olduğunu söylüyor.
1996 yılına gelindiğinde ise o güne kadar oyunun mucidi olmasına rağmen oyundan çok az para kazanmış olan Alexey Pajitnov telif haklarını üzerine alarak The Tetris Company isimli şirketi kurdu. Daha öncesinde Amerika’ya taşınan Pajitnov, Microsoft için de çalışmış ve MSN Games için projeler üretmişti.