Çek yazar Bohumil Hrabal’a ait. Tamamıyla hem de. Öyle ki, hayatının bir döneminde hidrolik pres ile atık kağıt işçiliği de yapan yazar, hayatının tam da o zamanından bu romanı çıkarmış. İnci gibi. Preslediği kitapların arasından tüm kıymetlileri tek tek hatmetmiş, her ebedi cümlenin tadını çıkarmış, imha sürecini törensel bir ayin ritüeline dönüştürerek yaptığı her balyaya sanatsal bir dokunuş katan Hanta’yı okuyun derim.
‘‘Otuz beş yıldır atık kağıt işinde çalışıyorum, bütün love story’m bu benim. Otuz beş yıldır kitapları ve atık kağıtları presliyorum, otuz beş yıldır, ağır ağır, harflerinb kirine pasına bulanıyorum, öyle ki ansiklopedilere benziyorum artık -bunca zamandır üç tonu bulmuştur preslediğim ansiklopediler. Hem ölüm hem yaşam suyuyla dolu bir testiyim ben, güzel düşüncelerden bir ırmağın içimden akıvermesi için biraz eğilmem yeterli. ...’‘
Sonsözde Vaclav Jamek ‘’ tanrının hiçliği için’’ başlığı atsa da, bunca yılın ardından Hanta, belki de Hrabal, Vanitas vanitatum’a(*) hiç inanmadı. Çok sevgili çingenesini alan auschwitz’den sonra umduğu ebedi bir yaşam değil, kalbinde bekleyen ‘’cevap’’tır sanki. Kiliselerde kimsenin görmediği yerlerde sadece tanrı görsün diye yerleştirilen tablolar gibidir Hanta’nın balyaları da. Aralarında mutlaka büyük bir esere ait belki Goethe’den belki Camus’dan bir sayfa ve dış cephesinde bir ressama ait meşhur bir tablosunun yok edilmeyi bekleyen röprodüksiyonları.
Çok anlattım küçücük kitabı. farkındayım.