Kabaca söylemek gerekirse, gene bir "hayatım roman" romanıyla karşı karşıyayız. Üstelik Alman yazar David Wagner, bizimle dalga geçer gibi kitabın adını da 'Hayat' koymuş(!) Hatta, kendi hayatını anlatıyor. Daha doğrusu, romanda "ben" anlatıcısı olarak başından geçen olayları anlatan kahramanın anlattıklarıyla, yazar David Wagner'in başından geçen olaylar birbirinin aynısı... Ama hiç de kolay bir şeyden söz etmiyor Wagner roman boyunca. Ve girişteki alaycı tavrımın aksine müthiş biçimde yazıyor... 40'lı yaşlarını sürerken, yıllardır kontrol altında tuttuğu karaciğerinin artık iflas etmesi üzerine geçirdiği "iç kanama" ile başlıyor roman. Anlatıcı, çocukluktan beri doktor kontrollerinden sonra başına gelecekleri bilmenin ferahlığıyla(!), vücudunda yaşanan yıkımı an be an aktarıyor. Ambulans çağırmasını, onları bekle(yeme)me anını ve ambulansta giderken, karşısındaki doktoru bile ürkütecek şiddette geçirdiği kanamayı... Sonra gözünü hastane odasında açıyor ve başlıyor anlatmaya. Yine bütün doğallığıyla. Tuhaf derecede ironik bir biçimde aktarıyor, o sancılı süreçleri. Eve dönüşü bir müjde gibi değil, üç yaşındaki kızının gözünde "yürüyemeyen bir baba" haline gelişiyle anlatıyor. Sonra yıllardır hiçbir gelişme olmadığı için çıktığı "organ nakli bekleme listesi"ne dahil oluyor. Çünkü "hayat"tan vazgeçmek o kadar da kolay değil. En azından kahramanımızın sandığı kadar değil... Bitmek bilmez "bekleme" dönemini bütün soğukluğuyla okutuyor bize Wagner. Hatta günlük gazetelerden kestiği "ölüm" haberlerini art arda sıralayarak yine "hayat"ın vazgeçilmezliğine dair vurgularda bulunuyor. Tüm bunların yanında bir o kadar pamuk ipliğine bağlı bir hayat sürdüğümüzü, her şeyin adeta bir düğmeye basıldığı anda sona erdiğini dile getiriyor. Ve nihayet aranan organ bulunduğunda "yeni hayat"ını aktarıyor. Sık sık hastane koridorlarından geçtiğimiz, soluk ışıkların altında sedyelerde beklediğimiz, serumlarla beraber bize bakan hastalarla dolu bir roman bu. Ve yazar David Wagner bu hayatı bütün gerçekliğiyle anlatıyor. William Gaddis'in 'Agapeye Ağıt'ta yaptığını farklı bir şekilde yapıyor. Gaddis, "hasta yatağında" yazıyordu kitabını. Hem tedavinin hissettirdiklerini hem de tedavi sırasında aklından geçenleri, düşündüklerini aktarıyordu, kabaca. Wagner, yine hasta yatağında, hastayken, hastalığı anlatıyor. Türkçede sıklıkla karşımıza çıkan ve kötü kaleme alındığı için basit "kanseri nasıl yendim" hikâyelerine dönen anlatılardan çok daha farklı, olağanüstü bir kitaba imza atıyor bunu yaparken. Kitabın ustalıklı dili, edebi anlatımı kadar, fiziksel hali bile Wagner'in basit bir "hayat" romanı yazmadığının ispatı. Örneğin organ naklinden önceki "kalp durma" anını simsiyah sayfalarla yaşatıyor bize. 6 ana bölümde, sayı başlıklı 277 pasajla, 33 gazete kupürü, hastalığın seyrine ve ameliyat dönemlerine göre farklı girizgâh ve sağlık raporlarıyla birlikte bütün bir sürecin adeta belgesel romanını kaleme alıyor. Wagner, gerçek anlamıyla hayatın en hayatî tarafını, hastalığın başat aktör olduğu bir yönünü anlatıyor. Everest Yayınları tarafından yayımlanan bu bol ödüllü romanı Ayça Sabuncuoğlu Türkçeye aktarmış.