RUTUBET
Çocukluğunda bir pilot olup uçmayı düşünürken, gün gelir sürüklersin ağırlaşan bedenini kalabalıklar içinde... Ya sabah işe gidiyorsundur ya evine dönüyorsundur uykusuz gözlerle ya bir ırgatsındır ya bir öğrenci... Kalabalıklar içinde bir insansındır. Kimseler seni fark etmez, kimseler hatırını sormazken, sen başın önüne eğip yüzünü yere eğdiren şeyi sorgularsın. Ya bir ömür harcayıp terk edilmişsin ya bir ağır sözle yıkılırken dilini lal etmişsindir ya ihanet... Kalabalıklar arasında sürüklerken ağırlaşan bedenini; düşünüp cümle olanları, kendini asarsın caddelerde. Sonra yeniden devam edersin dirilip. Gelirken insanların taklit gülüşleri kulaklarına; sen, sen, yakan sesleri dinlersin. Yüzündeki çocuksu nuru alıp zehir çeviren gözyaşlarını sürüklersin. Sürüklersin içindekileri kendi rayında salınan bir yük katarı gibi; oysa kimseler bilmez gerçekte kimin dev olduğunu. Omuzlarını düşüren şeyin romatizma değil yüreğindeki rutubet olduğunu... Kafasındaki kasabaya suyu elektriği getiremeyip olan servetini hayvanlığa yatırıp, yükselttiği kibirli tepelerde inatçı keçilerini otlatanlar ederken dedikodunu; sen susar beynindeki ütopyaya söversin. Dualarla ısıtırken üç kuruşluk mermilerle vurulup toprağa düşen karındaşlarını; görüp kudurursun, elinde tekel birası, pazar filesinden bozma çorabıyla, post modern türkü çığıran kızı. İrkilirken simit satan Fatma'nın zatüre sesiyle; taralı tüyü, el örgüsü kazağıyla paçana yapışan o küçük finoyu da sürüklersin. Sürükle... Sürüklersin işte git gide ağırlaşan bedenini, ayağa düştüğün şehirlerde. Ruhun perhizi sürerken, duraklarda yalnız kalırsın. Otobüslerde en arka koltukta... Hatırladıkça annenin iç kabartan birkaç sözünü, başını kaldırıp göklerde bir temiz nefes ararsın. Herkes bir yandan dürüstlük diye inlerken, yalar birileri yine riyakar külahları. Ve sen susarsın! Sürüklerken ağırlaşan bedeni, takılıp düşenlerden körlerden af dilersin. Yakarsın okuduğun kitapları. Kırarsın büyüttüğün pencereleri. Gördükçe kudurursun hayata kapı deliğinden bakan röntgenci gerçekçileri, bütün gerçeklerini atarsın pencerelerden. Bildiğin her şey acıtırken ve artık yorarken içindeki adamı, bir an koşmaya başlarsın, gelip de seni uçurmayan rüzgara inat. Yorulup düşersin hantal bedeninle. Torbalanmış gözlerinle bakarsın; pis bir dere gibi akıp, ahire dökülen hayata. Tutunmaya çalışırsın kaygan yosunlara. Tırnakların kopuncaya kadar tutunursun... Seyrelen saçlarını oynaştırırken bir serin meltem, kaybolup gidersin kalabalıklar arasında. Yarın yeniden diyerek... Ya terk edilmişsindir, terkler edip geldiğin şehirlerde ya herkes yaşarken sen gömmüşsündür gencecik bir yüreği istemeden ya da söyleyemeyip kudurmuşsundur son sözlerini. Sürünüp gidersin mana verilen eşyalara çarparak. Sonra devirip birinin testisini susuzluğa mahkum edilirsin. Parmaklarınla gösteremezsin içini kavuran şeyi. Bir vakit ellerinle yüreğine yazdığın kişileri silersin yine o ellerle. Çıkmayanları gömersin bir mezarcı yorgunluğuyla, içindeki derinlere. Ve içinde ki yüklerle düşersin yollara. Sürüklersin bedenini. Sevdaları ekerken baharlara, artık baharların da bittiğini, artık yağmurların yağmadığını hatırlayıp ağlarsın, felakete dönüşen dünyaya... ' Düşünüyorum o halde varım.' diyen rahmetlinin sözleri geldikçe aklına; sorarsın mademki 'Düşünüyorum o halde varım.'' Peki neden düşündüklerimiz yıktı varlığımızı? Asuman...









