Okay, okay, wait - Luke and Reggie. Are we going with Petterson or PeterPatter?? Because I'm good with either but I need to know what to tag my posts with!

seen from United Kingdom
seen from Vietnam
seen from China
seen from China
seen from China
seen from Malaysia

seen from United Kingdom
seen from Russia
seen from Japan
seen from Philippines
seen from Malaysia
seen from Argentina
seen from China
seen from France
seen from United Arab Emirates
seen from China
seen from Netherlands
seen from China

seen from Singapore
seen from Netherlands
Okay, okay, wait - Luke and Reggie. Are we going with Petterson or PeterPatter?? Because I'm good with either but I need to know what to tag my posts with!
if ship not canon, then why peterpatter?
I propose Peterson(Petterson?) as the new ship name for Reggie/Luke. It is simply so much better than Ruke. The names actually connect perfectly.
Keep Dreaming Like We'll Live Forever
A/N: i finished the fic i was writing yesterday, and here we are. i just wanted to write something luke-centric, and the peterpatter kind of just happened as i went along. juke is being acknowledged as well, though. i would be honoured if you gave it a go.
Summary: A few weeks before the Orpheum, Luke wrote a list of things he wanted to do before he turned 20. Obviously he never got that far, but the list is still there, crammed into his notebook. Death didn’t make him quite as dead as he expected, though, so maybe there is still a chance to do all the things he missed out on when he was alive.
Rating: T ; Words: 10,276 ; Pairing: Luke/Reggie, & everyone else platonically
READ ON AO3
Findus, my childhood friend, swedish little Rascal Catte ♡
NOEL'E AZ KALMIŞTI. Altı ay boyunca makine başında çalışmış ve partinin bütün kararlarını harfiyen uygulamaya uğraşmış ama başarılı olamamıştım. Sendika kulübü komitesi adaylığımı koymuş, dört oy almıştım; ikisi babamın arkadaşlarındandı, biri Elly'den, biri de yerleri süpüren adamdan. Onun kulakları biraz ağır işittiğinden elini yanlış zamanda kaldırmıştı. Bana küçük Stalin diyorlardı, halbuki Stalin hakkında hiçbir şey söylememiştim, ondan nefret ediyordum, her şeyi mahvetmişti. Ama iş iyi gidiyordu, tuhaf olan da buydu. Ötekilerden aşağı kalır tarafım yoktu, hatta A Takımı'nın en hızlısı bendim, en düzgün çalışanı, her şey kolayıma gidiyordu: bandın ritmi, eritme odasının keskin kokusu, plastikle bağlanmış on iki kağıt balyasını forkliftle alıp plastik kapıdan rampa çıkmak, kamyonun arka tarafında kendi etrafımda dönmek, balyaları tamı tamına yerlerine yerleştirmek ve ikincisini almak için tekrar gitmek. Dælenengata'daki üniversiteden tanıdıklarım beni cesur buluyorlardı ama aynı zamanda yaptığım işin sıkıcı olduğunu, hayatım boyunca her gün sürekli aynı hareketleri yapmanın beynime zarar verebileceğini de söylüyorlardı, ama ne dedikleri umurumda değildi doğrusu. İşin, bana önemli gelen pek çok şeyi düşünmeme imkan tanıması, gürültünün en berbat zamanında hayale dalmak başta beni de şaşırtmıştı. Zor bir işti ama belli bir ritmi tutturmayı, başkalarıyla işbirliği yapmayı gerektiriyordu, hem tamirci bulmak için fabrikada koşturmak, malzeme asansörüyle matbaaya inmek ya da her şey tıkır tıkır işlerken bantta Elly'nin yanında durmak, beş dakikalık arada o sırada okuduğum kitabın bir sayfasını daha çevirmek hoşuma gidiyordu. Sven Lindqvist'in Wu Tao-tzu Efsanesi kitabını okuyordum o sırada ve sonunda söyle diyordu: Şiddet olmadan toplumsal ve iktisadi özgürleşme mümkün müdür? Hayır. Şiddetle mümkün müdür? Hayır. Üzerinde düşünmeye değecek bir şeydi, ben de günler birbiri ardına geçerken oturup düşünüyordum ama hiçbir şey beklediğim gibi gelişmiyordu. Benimle diğer işçiler arasında siyasi bir ayrılık vardı ve ne zaman konuşmayı sendika hareketindeki kızıl, devrimci, mavi, muhafazakar hiziplere çekmeye çalışşam, omzumu sıvazlayıp gülüyor ve başlarını sallayarak uzaklaşıyorlardı; moladaysak sigara içmek için bir palete oturuyorlar, öğlen paydosuysa kağıt oynamak için üst kata kantine çıkıyorlardı. Babam senelerce orada çalıştığı ve herkes tarafından sevildiği halde, bana da herkes tıpkı ona benzediğimi söylediği halde onun gibi olmak istemiyordum ve onun gibi işimden zevk almıyordum. Onun gibi hissetmemiştim, asla. Farklı olmak istiyordum. Fark yaratmak. Ama yapamamıştım ve birdenbire yapmaya çalıştığım şeyin mümkün olmayabileceği dank etmişti kafama: Şu ana kadar olduğum Arvid'i geride bırakmak, ona sırtımı dönmek, onu saçlarından tutup daha tanımadığım, bilmediğim başka bir Arvid'in içine indirmek; en sevdiğim insanların sevdiği, selamladığı, evin önündeki kaldırımdan yürürken sevimli lakaplarla çağırdığı Arvid'i, parası bittiğinde annesinden yüz kronluk banknotlar alan ama şu yaptığımı yapıp artık var olmayan, bir anakronizmden ibaret olan proletaryaya katılan Arvid'i azimle geride bırakmak mümkün değildi belki de. Zamanının dışında bir adamdım ben. Ya da karakterimde bir kusur, temelinde her geçen sene büyüyen bir çatlak vardı. İki vardiya çalışıyordum; bir akşam vardiyası bir de sabaha kadar mesai ve artık yorulmaya başlamıştım. Kafam karışıktı ve kandırıldığımı hissediyordum. Eve dönmek için metroya bindim. Adamın biri koridorda bayıldığı için Hasle İstasyonu'nda beklemek zorunda kaldık. Kollarıyla bacaklarını sallıyordu, sara kriziydi herhalde, daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Başını yere vurup duruyordu ama trendeki insanlar öyle uykuluydu ki ne yapacaklarını bilemiyorlardı ya da uykulu balonlarından dışarı çıkmak istemiyorlardı, öyle sessiz sessiz, şapşal şapşal oturuyorlardı. Bu yüzden de kendi balonumdan dışarıdaki bağırgan hayata adım atmak ve kafasını patlatana kadar kapıya vurmasın diye birilerine onu sıkıca tutmasını söylemek bana düştü. Vatmana haber vermek için vagondan vagona koşmak bana düştü, ya komünist olduğum için ya da izci, ikisinden hangisiyse artık. Neyse ki sonunda her şey yoluna girdi, mavi istasyonda trenden inip rampayı çıktım ve kafamda bir rüzgar değirmeniyle dönen kapıdan geçtim. Sabah olmuştu ve havada alışık olmadığım bir soğuk, gözlerimde daimi, yapay bir ışık vardı. Gözlerimi kısmaya ve her havada güneş gözlüğü takmaya başlamıştım. Boğazımda bir enfeksiyon gibi, bir yara gibi bir türlü iyileşmeyen hassas bir nokta vardı. İstasyon kapıları arkamdan kapandı ve birden Carl Berners Plass'lı Grensveien'e doğru yürüyen, açık renk paltolu, mavi deri çantalı, eli sigaralı Elly'i gördüm. Neredeyse birbirimize çarpacaktık. O durdu, ben de durdum, aramızda sadece bir metre vardı. Onu mavi işçi önlüğü dışında bir giysiyle görmek beni biraz çekingen yapmıştı, şaşırtıcı şekilde yabancı ve kadınsı görünüyordu. Kızardığımı hissedebiliyordum. "Merhaba Arvid. İyi görünüyorsun." Kış havasında parfümünün kokusu geldi burnuma, belki biraz fazla kuvvetliydi ama beni mest etti, zaten parfümün asıl işlevi de bu herhalde. "Aslında eve uyumaya gidiyordum, dün akşam ve bütün gece çalıştım." Ona trende kriz geçirip yere düşen adamı anlatmak istedim ama enerjim yoktu. "Kesin başı dönüyordur," dedi, ben de aynen öyle dedim ve ekledim: "Sen normalde Carl Berners Plass'tan binmiyorsun değil mi?" "Taşındım," dedi, "onun için biraz geciktim. Eskiden birlikte yaşadığım adam -neyse ama o geri zekalıdan bahsetmeyelim. Şimdi Tøyenparken'in tam karşısında, Munch Müzesi'nin yakınında bir dairede kalıyorum, yani Tøyen istasyonuna da yürüyebilirim. Bu kadar yakında oturduğuma göre artık mutlaka beni ziyarete gelmen lazım," dedi, "eğleniriz." Güldü. "Evet, tabii, çok iyi olur" dedim, "ama..." Gider miyim bilmiyordum, gitmezdim herhalde, yine de bana adresini verdi. "Dünyada hatırlayamam," dedim. "Madem öyle dur bir dakika," dedi ve mavi çantasını karıştırıp eski bir zarf ve bir tükenmez buldu; o kırkına yakındı, ben yirmiyi daha yeni geçmiştim. "Arkanı dön," dedi ve gülümsedi, "biraz eğil." Dönüp eğildim. Adresini çok yumuşak hareketlerle sırtımdaki zarfa yazdı. Parfümü burnuma daha da fazla geliyordu. Sırtımdaki elleri boğazımdaki yanmayı daha da arttırıyordu. Bana öyle yumuşak dokunuyordu ki içimden ağlamak geldi. Ama ağlamadım ve Elly sokağıyla evinin numarasını yazdığı kağıdı arkamdan usulca cebime koydu, sonra bana sarıldı, ağzını kulağımda hissettim, kokusunu duydum, bilmediğim açık renk paltosu içindeki vücudunu hissettim ve kafam belirsiz, çılgın düşüncelerle doldu. Eve gidip mutfağa girdim. Buzdolabından meyve suyunu alıp tezgaha yaslanarak koca bir bardak içtim. Oturma odasına geçip divanın arkasından çarşafları çıkardım, yatağı yapıp yorganın altına girdim ve gözlerimi tavana dikip yattım. Kafamdakilerin hepsini tek bir düz çizgide toplamaya çalıştım. İkindi vaktine kadar uyudum; sevgilim tramvayla okuldan geldiğinde hala divanda yatıyordum. Kapıyı açıp içeri girdi. Paltosunu, atkısını ve eldivenlerini holde çıkardı. Benim giysilerim de orada asılı olduğundan evde olduğumu anlamıştı ama benimle aynı evde senelerce yaşamış ve birtakım alışkanlıklar geliştirmiş yetişkin bir kadın gibi önce mutfağa gidip çaydanlığı ateşe koydu. Sıcak plaka üzerinde tıslayan su damlalarını duydum. Okuldan eve geldiğinde mutlaka çay demlerdi. Artık sabahları kusmuyor, ailesini görmeye haftada bir-iki kere gidiyordu. Belki artık asıl evi burası olmuştu. Çantasından kitaplarını çıkarıp mutfak masasına koydu ve bir-iki saat ödevlerini yaptı. Ben beklentiyle uyuklayarak oturma odasında yatıyordum. Sonra gelip yorganın altına girdi, sonra her zaman yaptığımız gibi yorgana sarınıp divanda oturduk, hala akşamdı ve bütün aralık akşamları gibi hava erken kararmış ama tam kararmamıştı. İçtiğim sigaranın ucu kırmızı kırmızı parlıyor, gri beyaz duman başlarımızın üzerinde görünmeden halkalanıyor, sonra Finmarkgata'ya açılan pencereden giren esintide dağılıyordu. Dışarıda hala iki yönlü trafik vardı ve farların ışığı büyük camlardan içeri sekip Mao üzerinden divana kadar uzanıyordu. Kavşakta trafik ışıkları yeşilden sarıya, sıkıntılı kırmızıya dönüyor, sonra yine başa sarıyordu. Sıcak sıcak oturuyorduk ve tenimiz ışıldıyordu. Birisi bizi böyle otururken görse asla sahip olamayacağı, hayatında eksik olan, içinde ukde kalacak bir şey görmüş olur diye düşünürdüm hep. Ona sigarayı uzattım ama almadı. Döndüm. Yorgana bakıyordu. "Merhaba," dedim. "Merhaba," dedi. "Bir şey mi oldu?" dedim. "Hayır." "Emin misin?" "Bu sefer farklıydın," dedi. "Nasıl farklı?" "Bilmiyorum. Farklı işte." "İyi değil miydi, hoşuna gitmedi mi?" "Gitti," dedi. "Öyleyse sorun yok değil mi?" "Herhalde," dedi ve dudağını ısırarak yorgana baktı. Ağlıyordu. Belki böyle yan yana uzandığımız müddetçe ağlamıştı da ben farkına varmamıştım. Kolumu omzuna dolayıp onu kendime çektim. "Ama sadece sen ve ben varız," dedim. "sadece sen ve ben ve başka kimsenin bilmediği şeyler yapıyoruz; bilmek için yanıp tutuşuyorlar ve mahzun oluyorlar çünkü bizim gibi hissetmek için can attıkları halde hissedemiyorlar. Hiçbir şey bilmiyorlar. Sadece senle ben böyle hissedebiliriz." Ben ona sıkıca sarılırken kolları gevşek gevşek duruyordu. Kollarını omuzlarıma dolamamış, ellerini her zaman koyduğu yere koymamıştı. Ağlayarak, "Ama ben öyle hissetmiyorum. Herkes ne yaptığımızı anlayabilirmiş gibi geliyor. Sadece biz değilmişiz gibi," dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Onu bırakıp sigaradan son bir nefes çektim ve eğilip sehpadaki kitap yığınları arasında duran kül tablasında söndürdüm. Sırtını okşadım. "Dün gece eve gittin mi?" dedim. Gittiğini biliyordum. "Evet," dedi. "Kötü müydü?" "Evet, kötüydü." "Belki de biraz yorgunsun sadece," dedim, "neden biraz uyumuyorsun, belki biraz erken ama olsun, sana iyi gelmez mi? Ödevin var mı?" "Geldiğimde yaptım. Az bir şey kaldı ama yarın kütüphanenin arkasında bitiririm. Hem o kadar soğuk değil." "Tamam işte. Peki neden uyumuyorsun?" "Biraz yorgunum." "Ben de yanında yatarım. Toplantı filan yok bu akşam." "İyi olur," dedi ve yattık. Yorganı üzerine çekip uyuyana kadar onu sıkıca kollarımda tuttum, sonra kalkıp çıplak çıplak mutfağa gittim ve bir sigara daha sardım. Pencerenin yanında üşümüştüm. Sigaramı yakarken parmaklarım kibriti zor tutuyordu. Başka birini düşündüğümü nerden bildiğini hiç anlayamamıştım. Lanet Olsun Zaman Nehrine, Per Petterson Sf: 141-146