
#dc comics#dc#batman#bruce wayne#tim drake#dick grayson#batfamily#batfam#dc fanart


seen from Poland

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Spain

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Mexico
seen from United States

seen from Australia

seen from Malaysia
seen from Italy
seen from Australia
Gun icinde, bir elin parmagini gecemeyecek kadar "Allah" demeyen, mevlayi hatrina dahi getirmeyen insanlar gunde en az 5000 kere "Allah" diyen, bir an dahi zikirden gaflete dusmemek icin cabalayan tarikat ehlini hor gorur olmus!
Hepiniz buyuk adamsiniz da o şeyhler, piri faniler dinden sapmiş ha?! Daha namaz icindeki mekruhlari vacipleri sunnetleri bilmezken, omrunu Hakka adamis insanlari nasil bu kadar kolay yargilayabiliyorsunuz? Şeriat Bilmeyen Bilmez Tarikat, Tarikat Bilmeyen Bilmez Hakikat, Hakikat Bilmeyen Bilmez Şeriat, Nihayet İstikametle Şeriat, Şeriat Habliyle Hakka Gidelim, Cemali Ba Kemale Seyredelim. -İsmet Garibullah(k.s.)- Evvel şeriati öğrenin, sonra tarikatlar hakkinda atar tutarsiniz(!).
Türkiye'de Şeriat
“Siz de benimle gelecek misiniz Ahmet Abi?” diye soruyorum adamın gözlerine bakmamaya dikkat ederek. Gittiğim camiideki otuzlu yaşlarındaki sakallı, cübbeli tarikat reisi gözgöze gelmememiz gerektiğini, bunun şeytanı çağıracağını az evvel itiraf etti. Bir insanın içinde yetmiş şeytanlık güç varmış.
Sorumu duyan Ahmet Abi’nin yanında etrafı süpürmesinden camiinin temizlik görevlisi olduğunu tahmin ettiğim yirmili yaşlarındaki sakallı, terlikli, dişleri eksik ve yelekli adam bana bakıp gülümsüyor. Dudağının köşesinde kahverengi bir yağ lekesi var. Ondan bir adım uzağa adım atıp, ayaklarıma bakıyorum.
“Ben nasıl oraya gireyim? Hiç beni içeri koyarlar mı?” diyor Ahmet Abi. Fatih’in Çarşamba semtindeki kızlara özel bir Kuran kursunu kastediyor. Yüzünü göremesem de gülümsediğini hissediyorum. “Sen git Sabiha hocan ile tanış, görüş.” diyor. Sabiha Hoca Ahmet Abinin tarikatındaki lider kadınlardanmış. Gideceğim Kuran kursunun kurucusu ve eğitmenlerindenmiş.
Ahmet Abi’nin tarif ettiği binayı bulup, kapısını çalıyorum. Fakat kimse oralı olmuyor. Birkaç dakika sonra, kara çarşafa bürünmüş, sadece gözleri ve burnu görünen bir kadın geliyor ve anahtarıyla dışarıdan Kuran kursu olabileceği anlaşılmayan, diğer binalardan farksız apartmanın dış kapısını açıyor. Beni içeri buyur ediyor.
Ağır yemek kokan apartmandan içine girdiğimizde, kare desenli beyaz bir halının üzerinde, birazdan Sabiha Hoca olduğunu öğreneceğim orta yaşlı kadın çarşafını çıkarıyor. İçine bol, mavi bir elbise giymiş. Çevremizi sarmalayanlara “Kızlar, lacivert eşarbımı getiriverin” diyor.
Minik burunlu, beyaz dişli, geniş gülümsemeli ve sıfır makyajlı bir kadın Sabiha hoca. Minik elleri, ojesiz parmakları var. Belirgin göz altı torbalarına rağmen güzel bir kadın. Ellili yaşlarda.
Dışarıda kara çarşafa bürünen genç kızlarsa baharda açmış çiçekler gibiler Sabiha hocanın çevresinde. Çimen yeşili, cam göbeği, kırmızı, sarı, toz pembe, leopar desenli... Her renk eşarp ve ona uygun uzun ve bol elbise giyenini görmek mümkün. Bu genç kızlar Kuran kursunun öğrencileri ya da gönüllü hocaları. Toplamda on beş öğretmen ve seksen öğrenci var.
Bahsettiğim Kuran kursu genç kızlar için yatılı okul görevini görüyor. Öğrencileri liseye gitmek yerine dinlerini öğrenebilmek için bu okulu tercih etmiş. Eğitimleri bir ile dört yıl arası sürüyor. Programlarını tamamladıklarında hiçbir yerde geçerliliği olmayan bir sertifika alıyorlar. Yine de Sabiha hoca durumdan memnun çünkü o dini eğitimini tarikatın siyah perdelerle örtülü Kuran kursunda alırken polis baskınları olurmuş ve hocaları terörle mücadele ekiplerince mahkemeye çıkarılır, kimi zamansa tutuklanırmış. Kuran kursları kapatılırmış. “Ama biz Türkler herhalde mücadeleciyiz. Bunlar bir başkasına yapılsa şuurunu yitirir. Depresyona girer mesela. Fakat bizim kursumuzu kapatıp kapısını mühürleseler hemen başka bir yer kiralıyorduk, vazifeye orada devam ediyorduk. Korkmuyorduk yani, hemen düzeliyorduk.” diyor Sabiha hoca onun eğitim aldığı Kuran kursunu hatırlarken.
On yıl önce benim bugün ziyaretimi gerçekleştirdiğim Kuran kursunu kardeşleriyle birlikte açmış Sabiha hoca. Burada Kuran, Kuranı daha anlaşılır kılmak için Arapça, İslam tarihi, namaz ve orucun kuralları, Kuranın felsefesi gibi dersler öğretiliyor. Tipik bir günde nöbetçi öğretmen öğrencileri sabah namazı için saat beşte uyandırıyor. Namazını kılan öğrenciler sonra tekrar sekize kadar uyuyorlar. Onlar tekrar uyanmadan öğretmenleri onların kahvaltılarını hazırlıyor. Saat dokuzda kahvaltılarını bitirip derse başlıyorlar. Saat başı on dakikalık ve öğlen arasında bir saatlik molaları var. Dersleri akşam beşe kadar sürüyor. Ardından akşam yemeği yiyip namaz kılıyorlar. Akşam ona kadar etüd yapan kızların saat sekizde kantin molaları oluyor. Bu ara esnasında kışları çayla bisküvi, yazlarıysa dondurma yiyorlar.
Kızların aileleri aylık ortalama 100 lira ödeme yapıyorlar bu okula. “Aslında öğrencilerin masrafları bu miktarın çok üzerinde.” diyor Sabiha hoca. Ailesinin Taksim’deki beş yıldızlı otelinden edindikleri gelirle kursun yemek ve temizlik masraflarını hallediyorlarmış. “Öğrencilerimizin aileleri için para önemli. Onlardan on lira alsak bile öğrencilerin derslerine verdiği emek artıyor. Bu yüzden onlardan para alıyoruz” diyor.
Sabiha Hoca beni öğretmenler odasına yönlendiriyor. Camları siyah demir parmaklıklarla çevrili, yere yakın mavi koltuklu bir oda bu. Dışarıdan meltem estikçe camı örten beyaz tül içeri doğru kıpırdanıyor. Odanın ortasında yaklaşık yirmi kişilik bir masa var ve üzeri çatal, kaşık ve bıçak ile dolu. Saatime bakıyorum. Öğlen biri gösteriyor.
“Yemek vakti geldiniz, Meltem kızım” diyor Sabiha hoca. “Siz de bizimle öğlen yemeğinizi yiyin. Sonra sorularınızı cevaplarım.”
Yemekte kıvırcık salata, kurufasülye pilav ve bolca ayran var. Ben laktoz intolerant olmama rağmen gelir gelmez kötü izlenim vermemek için ayrana hayır demiyorum. Sabiha hocanınsa yemek esnasında tülbenti habire düşüyor. İğne ile tutturulmamış. Yerinden çıktıkça Sabiha hoca onu tekrar eliyle sarıyor.
“Sabiha hocam, siz Çarşamba doğumlu musunuz?” diye soruyorum kurufasülyemden bir kaşık alarak.
“Hayır” diyor Sabiha Hoca. “Ben Beylerbeyi’ndeki yalımızda doğdum. Liseyi Nişantaşı’nda okudum. Üniversitede de Boğaziçi’nin Kimya Mühendisliği bölümündeydim.”
Ağzımdaki lokma neredeyse nefes boruma kaçıyor. Derin bir nefes alıyor ve bir sonraki sorumu soruyorum: “Kardeşleriniz de mi Boğaziçi’nde okudu?”
“Yok, herkes Boğaziçi’nde okumadı. Kız kardeşim Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü bitirdi. Erkek kardeşim de Londra’da Ekonomi okudu.” diyor Sabiha hoca. Onu duyan bütün Türkiye’nin doktoralı bireylerden oluştuğu izlenimine kapılabilir.
“İnanılmaz! Peki dindar bir aileden mi geliyorsunuz?” diye sorup ayranımdan bir yudum alıyorum.
“İlgisi yok. Ben ve kız kardeşim kapanacağımızı açıkladığımızda babam şiddetle karşı çıkmıştı.”
“Öyle mi? Niye?”
“Çok mücadele ettik babamla. O bizi kız erkek diye ayırmadı. En güzel şekilde yetiştirdi. En pahalı okullarda okuttu. En prestijli üniversitelere gönderdi. Bizi tam bir dünya insanı olarak yetiştirmek istiyordu. ‘Yurtdışına gidin. İngiltere ya da Amerika’ya. Orada iş deneyimi edindikten sonra Türkiye’ye dönün ve kariyer basamaklarını tırmanın’ derdi babam.” diyor Sabiha hoca salatasına uzanırken. “Bizim tasavvuf yoluna girmemizi istememişti rahmetli. Bu dünyada kadın da olsak en yüksek noktalara çıkmamızı arzulardı. Kapalı olmamız ona göre değildi. ”
Babalarının itirazına rağmen Sabiha hoca ve kardeşleri tarikata girdiler. Ona göre bir şeyh, talebelerini ana rahmine düştüklerinde seçermiş ve onları gözetmeye başlarmış. “Bize tasavvuf şunu söyler: şeyh, seni Allah’a ulaştırmak için elinden tutan, daima manevi gözetiminde bulunduran kişidir.” diyor Sabiha hoca. “Demek ki ruhlar alemindeyken, yaradılış esnasında Allah ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediğinde ‘Evet!’ demişim. Allah da kurtuluşu bana bu tarikatta tattırdı. Şeyhimi vesile ederek beni bu yola doğru çekti.” diyor Sabiha hoca.
O ve kardeşleri, Türkiye’nin askeri müdahaleler öncesindeki sağ-sol gerginli olduğu dönemde, Beylerbeyi’ndeki Boğaza nazır yalılarında otururlarken, kapıları her akşam onun tabiriyle anarşistlerce “Siz zenginler, açın kapıyı” denilerek sallanırmış. Bu dönemde tesadüfen görüp katıldıkları şeyhlerinin bir öğrencisinin sohbetinde tarikat ile tanışmışlar. Anlatılanlar mantıklı gelmiş. Zaten öncesinde de Sabiha hoca dininin özünü öğrenmeye meraklıymış. “Namaz kıl, oruç tut o kadar. Çünkü Allah bunları sever diyordu annem ve babam. Fakat dinin felsefesi ve özü bizde eksikti. Kendimce bu eksikliği doldurma çabasındaydım.” diyor.
Yemeğimizi bitirdikten sonra gönüllü eğitmenler bize çayla badem ezmeli çikolatalı pasta ikram ediyorlar. İçimden bir ses yemeklerden sonra pasta yemenin bir alışkanlık olmadığını, misafir geldiği için kızlardan birini gönderip aldırdıklarını söylüyor. Bu sırada Sabiha hoca konuşmaya devam ediyor:
“Dünya Müslümanlardan korkuyor. Neden anlamıyorum. Biz ister istemez dindar olmayan kesimi tanıyoruz. Ama onlar bizi gerçekten tanıma çabası içerisinde değiller. Onlar medya yoluyla kendi duygu, istek ve hayat tarzlarını ifade edebildikleri için biz onların sunduklarını içselleştirdik. İcabında bunları bünyemizden atabilme mücadelesi veriyoruz.”
“Peki dindar olup da sizin gibi çarşaflı olmayanlarla, örneğin türbanlı kadınlarla aranız nasıl? Onlar sizi tanıma çabası içinde mi?” diye soruyorum. Badem ezmeli çikolatalı pastam nefis. Çayla birlikte ağzımda eriyor.
“Asıl türbanlı kadınlar bizden en çok nefret edenler. İnan Meltem, açık bir insan bile beni başörtülüden daha kolay kabullenebiliyor” diyor Sabiha hoca.
“Nasıl yani? Mümkün mü bu?”
“Yahu onlar düşünüyorlar ki biz çarşaflı kadınlar yüzünden türbanlılar toplumda kabul görmüyor. Mesela bilmiyorum hiç yaşadınız mı? Anneniz kapalıdır ve diğer anneler açıktır. Okulda veli toplantısı olduğunda annesi kapalı olan çocuk onun okula gelmesini istemez. Türbanlılar da biz çarşaflılar için böyle hissediyor. Bizi gördükleri zaman utanıyorlar.” Sabiha hoca yemeği bırakıyor.
Çayımdan bir yudum aldıktan sonra, Sabiha hocanın hoşuna gitmeyeceğini bilsem de laiklik anlayışından bahsediyorum. Bazılarının özellikle radikal olan Müslümanlardan korkmalarının arkasındaki sebep Türkiye’de laikliğin sarsılıp yerine şeriatın gelmesi olabilir. Sabiha hoca cevap vermekte gecikmiyor:
“Bir Müslüman laiklik yerine Allah’ın kurallarını ister tabii. Ben Allah’ın kurallarına inanırım çünkü bu kainatın sahibi oysa kuralları da o koymak zorunda. Şimdi benim evime gelip de kuralları siz koyabilir misiniz? Ben ne derim? Burada benim kurallarım geçerli. İstiyorsan kal, istemiyorsan çek git. Dünya da Allah’ın evi, Allah’ın yurdu. Ben onun kurallarının geçmesini isterim tabii. Fakat mühim olan laik düzen olsa bile benim bir müslüman gibi yaşayabilip yaşayamamam. İslam bu işte. Şeriat bu. Devlet dinini yaşamana izin veriyor mu? Her türlü emri yerine getirebiliyor musun? Ben yapabiliyorum. İcabında mirasımı bile ben İslama göre aldım. Eşit almadım. 1/2 aldım. Abime iki verdik biz kızlar hep bir aldık. Biz bunu bu ülkede de olsa yapabiliyoruz. Benim için önemli olan bu değil mi? Ben erkeklere karışmadan hayatımı sürdürebiliyorum. Orucumu tutuyorum. Bu benim şeriatım. Ben bunu yaşıyorum. Budur aslında İslam. Kimse sana zorla bir şey yaptırmıyor. Biz AKP hükümetinin göreve gelmesiyle hayatımızı huzur içinde yaşayabiliyoruz. Bizim için de bu ve başkalarının hayatlarını kurtarabilmek önemli. Bizim ve bütün gönüllü hocalarımızın tek niyeti bu. İslamı daha çok sevdirmek ve Allah’ın ne dediğini iyice öğretebilmek.”
“Aslında-” sözümü bitiremeden Sabiha hoca devam etti:
“Şeriat dediğin şey işte bu. Herkesin korktuğu bu. Benim hayatım korkunç bir hayat mı?”
#al#sana#seriat