Yıl 1852. Paris'teki bir otelin dördüncü katında bir oda. Odada, bir süredir orada kalan bir sanatçı: Luc Maspero.. Belki zırhı çoktan soyulmuş ellerinin bitkinliğiyle ağır ağır, belki çıldırmışlığın o büyük güç patlamasıyla hızlı hızlı bir şeyler karalıyor kağıda..
Sonra kağıdı komodinin üzerine bırakıyor ama kalemi yanına koymayı unutuveriyor; elinde kalemle, önce sağ, sonra sol bacağını güçlükle pencereden aşağıya sarkıtıyor, çerçevenin iskeletine oturuyor ve son kez "O"nu düşünüyor. İçinden çıkamadığı o dudakları.. Sırrına vakıf olamadığı gerçeği.. Delirten güzelliği..
Maspero, göz kapaklarını ağır aksak kapatıp açıyor ve ömrü boyunca ona musallat olmuş bu hayalin son saniyelerini yaşıyor olmasından memnun biçimde aşağıya bakıyor. Derin bir nefes çekiyor hırıltılı ciğerlerine ve çılgın bedenini gayet kararlı bir biçimde Paris kaldırımlarına bırakıyor.. Bir bohem rapsodisi daha son notasını çalıyor işte..
Maspero'nun geride bıraktığı not, bir saat geçmeden Fransız polisinin avucunda:
"Yıllarca onun gülümsemesiyle umutsuzca boğuştum. Ölmeyi tercih ederim.."
"Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor
Bıktım artık canımın sıkıntısından
İçimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi:
Müzeyi
gezmek iyi
müzelik olmak fena..." (NAZIM HİKMET, "Jokond ile Si- Ya- U", 1929)
"İpek tüccarlığı yapan, zengin İtalyan Francesco del Giocondo'nun karısıydı ölümüne sebep: Lisa Gherardini. Evlendikten sonraki adıyla Lisa del Giocondo.. Fransızların deyişiyle: "La Joconde".. yani hepimizin bildiği adıyla MONA LISA..
Uzun bir sürenin ardından 1502'de Floransa'ya geri dönen Da Vinci, birçok varlıklı kişiden sipariş almıştı. kabul ettiği işlerden biri de Lisa del Giocondo'nun portresini yapmaktı. Modeli Lisa neşeli görünsün diye tablonun yapım aşamasında odayı çalgıcılar ve soytarılarla dolduran Da Vinci, yüzlerce yıl boyunca, ona göre asla tamamlanmamış olan bu eserin, nelere yol açabileceğini -her ne kadar dahi olsa da- tahmin edememiştir. Ne yazının en başında adı geçen Maspero'nun, Lisa Joconde'un tebessümü yüzünden intihar edeceğini ne de Zishang Xiao adında bir Çinli ademin ona aşık olup iki yıl boyunca her gün onu görmeye geleceğini..
Her aşkın kendi kuralları, kendi mahkemesi, kendi infaz yöntemleri vardır. Her aşk, ötekilerin gözünde sık sık gülünç duruma düşer. Her aşk,saçma olabildiği ölçüde güçlüdür. Ayrıca hiçbir aşk, başkalarının mahkemelerinde yargılanmaktan da kaçamaz. Böylece, bir aşk başka mahkemelerce ne kadar yargılanır ve saçma kuralları açığa çıkarılırsa o denli yüklerinden kurtulur ve özgürleşir. Aksi takdirde bir saplantı halini alır.. 1920'de Paris'e öğrenim görmeye gelen devrimci Xiao, Fransa'da kendine "Aimei" ismini almıştı. Kısa zamanda ise tüm arkadaşlarının dilinde adı "Emi Siyau" oluverdi. Siyau, neredeyse her gün Louvre'a gidiyor, "Jokond"u uzun uzun izliyor, gözlerini onun gözlerinden ve tebessümünden alamıyordu. Paris'e gelirken, en yakın çocukluk arkadaşıyla yolları ayrılmıştı. Arkadaşı eğitim için Paris'e gitmek istemeyip Çin'de kalmıştı. O arkadaşı, çok geçmeden devrimi yapacak ve Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuracak olan Mao Zedong idi.. Mao devrimi planlarken, Siyau Paris'te Jocond'un aşkına esir düşmüştü..
"Hayatımın aşkı Mona Lisa.. Sürekli onu seyretmeye giderim" diyen Siyau, 1922 yılında Çin'e geri döndü, Komünist Parti üyesi oldu ve 1923'te eğitim görmesi için Moskova'ya gönderildi. Orada bir şairle aynı odayı paylaşmaya başladı. Birbirlerine aşklarını anlatıyorlar, devrimden ve geleceğin nasıl gelmesi gerektiğinden bahsediyorlar, şiirlerini paylaşıyorlardı. Devrimin yüzü, Jocond'un yüzü gibiydi sanki; ağız dolusu gülmeye çok yaklaşmış da mutluluktan ve zaferden bir saniye önce de, sonsuzlukta asılı kalmış bir an gibi..
Siyau, 1924'te Moskova'dan Çin'e geri döndü. Yurttaki oda arkadaşı Nazım Hikmet ise 1928'de Türkiye'ye gelmişti ki, Siyau'ya dair kötü bir haber aldı: Devrim yolundaki Siyau'nun Çin'de kafası kesilmişti.. Ve Nazım, oturdu kağıdın kalemin başına, bir destan, bir kitap yazdı o günlerde arkadaşına: "Jokond ile Si-Ya-U"..
Jokond yanmış, Mona Lisa kül olmuştur; Nazım tüm bu hikayede Jokond'la neleri ateşe vermiş, nelerin çöküşünü müjdelemiş ya da hangi keder ateşini resmetmiştir, bilinmez. Payına düşeni alsın her okuyucu.. Nazım'ın payına düşen ise önce bu kitap yüzünden yargılanmak, sonrasında da en büyük ödülünü 1951 yılında Viyana'da düzenlenen Dünya barış Konferansı'nda almaktı: Jokond'un aşkı, devrimci Çinli şair Siyau ölmemişti (1983'te 87 yaşında ölecekti) ve başı omuzlarının üstünde dimdik, o gün oradaydı.. ."
(KAAN KOÇ, "Sonsuzlukta Asılı Bir An")















