Üzücü bir hikaye gibi... Gözünü ilk defa dünyaya açtığında etrafında pamuktan karlar vardı, adını kar kadar "beyaz" koymuştular bu yüzden. O kadar temizdi ki tüm kötülüklere git demişti, siyahın tam aksine. Ta ki üstüne bir çift kirli pabuç basıncaya dek... Artık kar kadar beyaz değildi, "koyu renk" beyaz olmuştu işte. Hepimiz kadar beyazdı, hepimizinki kadar kirli pabuçlar geçmişti üzerinden. Ama yine de beyazdı adı...
Siyah vardı, karanlık bir gecede açmıştı gözlerini, karanlık bir yerde. Tüm kötülükler toplanmıştı etrafına, iyilikler ona olabildiğince uzak, umut ondan saklanmış, güneşse hiç doğmamışçasına üzerine. O da gözlerini açtığı dünyadan almıştı adını; karanlıktan, karanlığın renginden "siyah"...
Ama onun suçu değildi gözlerini karanlığa açmak, tıpkı beyazın gözlerini ışığa açmasındaki kadar elinde değildi onun da bu durum...
Üşüyordu, üzerinde bir soğukluk vardı, ama karanlıktı, bilmiyordu bu üşümenin sebebini. Bir gece ansızın bir ışık düşmüştü umuttan yoksun dünyasına, yolunu kaybeden bir yıldızın ışığı aydınlatmıştı onu. İlk defa o gün görmüştü ışığı... Ve bakınca üzerine o an hiç görmediği bir rengin üşüttüğünü görmüştü onu. Üzerine yayılan bir, bir... acayip bir şeydi bu, tarif edemiyordu. Ve rengi çok farklıydı, o an anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini. Biz onun anlamadığına "kar" diyormuşuz kendi lisanımızla. İşte o gün orada, beyazı ilk defa görmüştü, ilk defa üzerinde bir beyaz vardı. Ama karanlıktı, bir beyaz ne yapardı ki ona; sadece beyazın buğusundaki "siyah"tı onun adı. Ya da kimimizin bildiği gibi "açık renk" siyah...
Her ne kadar siyah olsa da bir beyazlık vardı üzerinde, yönü belliydi; beyazaydı istikameti. Umuda, mutluluğa, huzura... Hiç olmadığı kadar özlemle hem de...